13 Ağustos 2011 Cumartesi

Martin Eden



Jack London

Jack London 33 yaşında Martin Eden’i yazdığında Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş ve Deniz Kurdu ile uluslar arası başarısını kanıtlamıştı. Fakat London ünlü olunca birden düş kırıklığına uğradı ve Güney Pasifik’te bir deniz yolculuğuna çıktı. İki yıllık zorlu yolculuğunda, yorgunluk ve bağırsak hastalıklarıyla mücadele ederken, içinde düş kırıklıklarına, ergenlik çağında yaptığı çete kavgalarını ve yazar olarak tanınmak için verdiği mücadeleyi anlattığı Martin Eden’i yazdı. Kitaptaki Ruth Morse adlı karakter Jack London’un ilk aşkı Mabel Applegarth’tır.
Jack London’un 1909 yılında yazdığı klasikleşmiş romanıdır. Bir gemi işçisinin yazar olma çabasının anlatıldığı romanda, tutkulu, âşık, kalıplaşmış düşüncelere karşı duran, sorgulayan, inanan ve idealleri uğruna, çıkarına olmasa da düşündüklerini cesurca ifade eden gemi işçisi Martin Eden anlatılır.

Radikal’de bu kitap ve yazar ile ilgisi şöyle bir yazısı var A. Ömer Türkeş’in:


Jack London mı, Martin Eden mi?

‘ Martin Eden’, genç bir adamın yükselişini anlatan bir roman. Ün ve para söz konusu yükselişin önemsiz bir boyutu aslında. Jack London’un esas meselesi Martin’in aydınlanması.

80’lere kadar Türkiye’de –özellikle solcu çevrelerde- çok okunan yazarların başında geliyordu Jack London. Şahsına ve kitaplarına gösterilen bu ilgide, onun, sosyalizme sempati duyan bir ABD vatandaşı olmasının etkisini inkar edemeyiz. Ne var ki, pek çoğu özensizce yapılan çeviriler, romanları hakkında bir fikir verse de, Jack London’un edebi yanını ortaya koymak açısından çok yetersizdiler. Romanları ‘gereksiz’ edebi teferruattan ‘arındırılmış’, hızlı ve hareketli hikâyeler haline getirilmişlerdi. Doğrusunu söylemek gerekirse para kazanmak için kaleme aldığı bu tarz romanları da vardı. Sonuçta, sanki gençlikte okunacak bir yazar muamelesi gördü London. Oysa, Vahşetin Çağrısı (1903), Demir Ökçe (1907) ve Martin Eden (1909) gibi önemli romanlara imza atmış bir yazar, kuşkusuz daha ciddi okumaları hak ediyordu.
London’ın Martin Eden’le başlayan yeni edisyonu Jack London’ı böyle bir değerlendirme yapabilmek için iyi bir fırsat veriyor…

Bir yaratıcının çektikleri

Hikaye ABD’de, 1800’lü yılların ikinci yarısında başlar. Kapitalizmin en çıplak ve vahşi sömürüsünün yoksul kitleleri ezip geçtiği bu yıllarda, genç bir adam zengin bir kızla karşılaşır. İlk görüşte aşk diyelim isterseniz buna; ama hislerden ziyade hırslara dayalı bir aşk… Genç adam, yani Martin Eden, eğitimsiz yoksul bir denizcidir. Ruth’sa zengin bir ailenin üniversite öğrencisi narin kızı. Ruth’un yaşadığı ev, dış görünüşü, bilgisi ve kültürü Martin’in dünyasının öylesine dışında ve öylesine parıltılıdır ki, Martin imgeleminde melekler katına çıkaracaktır Ruth’u. Belki de kızın maddi gücüne erişmesinin ilk elde imkânsızlığından, onun bilgi ve kültürüne sahip olmayı hedefler kahramanımız. Günlerini halk kütüphanesinde geçirmeye başlayan Martin, kitapların dünyasına açılır. Başlangıçta bir şey anlamasa bile, bıkmadan usanmadan okur; Marx okur, Nietzsche okur, en çok da edebiyat metinleri okur. Kafasına yazar olmayı koymuştur artık. Sadece edebiyat aşkından değil, yazarak zengin olabileceğine de inanmaktadır.
Bir yandan geçimini sağlamak için gemilerde çalışmayı sürdürürken, diğer yandan büyük bir sebatla hiç durmadan üretir; makaleler, hikâyeler ve şiirler yazar. Ancak ürünlerini gönderdiği gazete ve dergi editörlerinden gelen yanıtlar hiç yüreklendirici olmaz. Neyse ki aralarındaki sınıfsal farklara rağmen Ruth’la ilişkileri kopmamış, tersine kızda da Martin’e karşı gizli duygular uyanmaya başlamıştır. Ruth, Martin’i edebi heveslere boşverip para kazanmasını sağlayacak gazetecilik mesleğine yönlendirmeye çalışır. Martin’se gazeteciliğin yazarlık becerisini baltalayacağını düşünmektedir. Maddi manevi her türlü zorluğu göğüsleyerek kendi bildiği yoldan ilerleyecek ve sonunda edebi çevrelere kendisini kabul ettirecektir. İlk kitabı çok kısa zamanda büyük satış rakamlarına ulaştığında yayıncıların yeni kitap, makale ve hikâye taleplerini karşılayamaz hale gelir. Hatta, bir zamanlar burun kıvrılan şiirleri bile göklere çıkarılmış, büyük telif ücretleri ödenerek yayınlanmıştır. Şöhret ve parayla birlikte zengin çevrelerin ilgisini de kazanan Martin’in sevgilisiyle bir araya gelmelerinin önündeki engeller aşılmıştır…
İlk bakışta Yeşilçam ve Hollywood sinemalarının salon romantizmini hatırlatan, ‘Hani bir zamanlar hakir gördüğünüz yoksul ama onurlu bir genç vardı’ repliğiyle özetlenebilecek bir roman gibi görünüyor. Ne var ki Martin’in hikâyesi henüz bitmedi; daha önce değersiz buldukları yeteneği önünde ancak başarıya, üne ve paraya kavuştuğunda saygıyla eğilen burjuva sınıfının ikiyüzlü değerlerinden, içi boş estetizminden, kofluğundan tiksinecektir genç adam. Ekmeğini kas gücüyle kazandığı günlerdeki coşkulu ve tutkulu kişiliğini özlemektedir. Yükselmek için verdiği onca mücadelenin sonunda ‘Amerikan Rüyası’nı gerçekleştirmiş ama o rüyadaki cennetin aslında cehennemi andırdığını fark edebilmiştir. Şöhret ve servet merdivenine tırmanırken içinden çıkıp geldiği kesimlerle de bağlarını koparan Martin için bundan böyle ‘iş bitmiştir’…

Bireyci mi, sosyalist mi?

Jack London’ın Martin Eden romanını kendi hayat hikâyesinden yola çıkarak yazdığı söylenegelmiştir ki Martin Eden’in başından geçenleri London’un biyografisi ile karşılaştıran her okuyucu bu sonuca kolaylıkla ulaşabilir. Ancak benzerlik sizi yanıltmasın; London, zorluklarla dolu yaşamını edebiyata aktarırken ‘hayatım roman’ basitliğe kapılmamış, roman gerçekliği ile dış gerçeklik arasındaki sınır çizgisini çekmesini bilmiştir.
Martin Eden genç bir adamın yükselmesiyle ilgili bir roman. Ün ve para söz konusu yükselişin önemsiz bir boyutu aslında. Jack London’un esas meselesi Martin’in aydınlanması. Kahramanın aydınlanma süreçleri üzerindense yaşadığı dönemin siyasal ve toplumsal ilişkilerine radikal eleştiriler getiriyor. Edebiyat çevrelerindeki iktidar yapılarının ve piyasa düzeninin hâkimiyetini öne çıkaran hikâye, bugünün edebi üretim ve tüketim süreçlerine de işaret ediyor. Ürünlerini yayınlatmakta güçlük çeken ya da yayınlanan ürünleri sessizlikle kuşatılan genç yazarlar Martin Eden’in çilesine kolaylıkla eşlik edeceklerdir. Roman boyunca burjuvalara saldırılmasına, zengin çevrelerinde sosyalist damgası yemesine rağmen, Martin Eden bireycidir. Zaten bireyciliğidir onu roman sonunda dünya üzerinde yapayalnız bırakan. Zaten Jack London da romanını değerlendirirken kahramanıyla kendisi arasındaki mesafenin altını çizecektir; ‘Martin Eden öldü, ben yaşıyorum, çünkü o bireyciydi ben sosyalistim!’ Elbette kişileri söyledikleriyle değil somut varoluşlarıyla değerlendirmek gerekir: Jack London, kapitalizmin emperyalizm aşamasında, emperyal yayılmanın ayak seslerinin top tüfek sesleriyle karıştığı bir çağda yoksul kesimlerin yaşam koşullarının ağırlığını bizzat deneyimlemiş ve gözlemlemiş bir yazardı. Gördükleri onu sosyalizme yaklaştırdı. Tıpkı Martin Eden gibi, o da Marx’ı okumuş ve yine kahramanı gibi Marx’ın anlattıklarını yeterince kavrayamamıştı. London’ı asıl etkileyen Nietzsche’ydi; Marx’ın kuruluşçu öğretisini Nietzscheci bir perspektifle okuyan London’un üstün insan mitine bağlanan bireyci yanı ağır basar. Güçlünün zayıfa egemen olacağı düşüncesinden bir türlü sıyrılamamıştır. Sadece toplumsal çatışmaları ele alırken değil, Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş gibi insan-doğa mücadelesini işlediği romanlarında da üstün insan mitinin (hatta bir kurt köpeğinin) etkisi açıktır. Ancak söz konusu üstünlüklerin ne kendisini ne başkalarını kurtaramayacağı, sonu kahramanların ölümleriyle biten hikâyelerle vurgulanmıştır. Bu çözümsüzlük Jack London’un trajedisini yansıtır. Kısacası, çelişkili bir zihin yapısı, fırtınalarla dolu bir iç dünyası vardı London’un. Başarmak hırsının ateşlediği bir üretkenlik, hiç sarsılmayan bir özgüven, serüven dolu bir hayat… Bütün bu çelişki ve fırtınalar hikâye ve romanlarında dolaysızca görülür. Kahramanlarında somutlanan insani dramları eylemi öne çıkaran hızlı hikayelerle aktarırken insani davranışların ardındaki zihinsel ve ruhsal süreçleri yakalamayı başarmıştır.  Jack London romanlarına çekiciliğini veren tam da budur işte. Kusursuz bir anlatımı yoksa bile okuyucuyu hemen kavrayan anlatma şehveti, müthiş bir gözlemciliği var.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder