22 Kasım 2017 Çarşamba

Anılar Akın Akın

         


         Halikarnas Balıkçısı’nın Kızından Anılar Akın Akın
         İsmet Kabaağaçlı Noonan
         Bilgi Yayınevi

         Balıkçı’dan mektup gelir sel gibi
            Merhaba’sı püfür püfür yel gibi
            Bir Akdeniz var sanki yüreğinde
            Saçar dünyaya cömert bir el gibi
            (Sabahattin Eyüpoğlu’nun 1946’daki Mavi Yolculuktan sonra babama gönderdiği dizeler)

            Bizim avluya bir masa kondu. Safiye Abla (Safiye Ayla) masanın üzerine çıktı; tüm benliğiyle, yüreğiyle, büyük bir heyecanla birbiri adına, sevilen şarkılarını söylüyor; insanlarda çıt yok, sadece gözyaşı ve alkış…
            Kimler yoktu ki… Madam Roji Sabo, Sabahattin Ali, Sabahattin Eyüpoğlu, Ruhi Su… Biraz demlendikten sonra Ruhi Su’nun “Bin destan azdır sana, bir koca kurtarana!” diyen gür ve bas sesi duyuldu. Ne sesti o yarabbim!
            Babam gibi deli-dahi bir insanla bu kadar uzun bir yaşam sürmek zordu. Ama babam da tercihini hep annemden, Hatico’dan yana kullandı.
            Hatırladığım sadece, mavi atlasa sarılmış, narenciye dalları, kalalar, palmiyeler, begonviller, mimozalara bulanmış babamı Bodrumluların omuzlarına almalarıydı. Ben babamın bu insan selinde, yukarıya doğru uzanan eller üzerinde, bir elden diğerine uçarcasına geçip gittiğini gördüm…
            (Arka kapaktan…)

         Bir gün vize işlemlerimi bitirmiş ofise dönerken hep önünden geçtiğim kitapçının vitrinine bakıyordum ve İsmet Kabaağaçlı Noonan adını okudum. Kafamda bir soru yandı söndü o an. Nasıl Kabaağaçlı? Bizim bildiğimiz Kabaağaçlı mı dedim ve zınk durdum. Geri dönüp bu kez dikkatlice bakınca gördüm ki Balıkçı’nın kızından diyor. Tabii ki daha fazla bakmama gerek yoktu. Hemen içeriye girip kitaba bakmak istediğimi söyledim. Elime alınca baktım ki gerçekten Halikarnas Balıkçısı’nın kızının ağzından bir anı kitabıydı bu. O dakikadan sonra fazla düşünmeme gerek yoktu açıkçası. Hemen aldım kitabı.
         Bilenler bilir Balıkçı’yı adeta dedem gibi sevdiğimi, kendisinden bahsederken gözlerimin parladığını ve kendisiyle tanışamamış olduğum için ne kadar üzgün olduğumu. Bu blogda da okuduğum kitaplarının yazılarını bulabilirsiniz.
         Balıkçı’nın kitaplarını okurken hep ailesini merak ederdim açıkçası. Çok bahsetmez kitaplarında ailesinden Balıkçı. Özellikle karısı Hatico’yu çok merak ederdim doğrusu. Böyle bir adamın karısı nasıl biridir? O kadar sürgün, tutukluluk, yoksulluk zamanlarını nasıl geçirmiş… gibi gibi bir sürü soru vardı aklımda.

         Kitapta Balıkçı’nın kızı İsmet Kabaağaçlı Noonan’ın çocukluğundan günümüze kadar olan anıları yer alıyor. Zaman zaman gözlerim dolarak hatta bazı yerlerde ağlayarak okudum. Siz bilmezsiniz ben çok sulugöz bir insanım. :) Halikarnas Balıkçısı’nın hala ülkemizde değerinin çok anlaşılmadığını düşünüyorum. Müthiş bir değer ama kıymetini bilmiyoruz. 

12 Kasım 2017 Pazar

Can

         


         Can
         Andrey Platonov
         Çeviren: Günay Çetao Kızılırmak
         Metis Yayınları
        
         “Biliyorum o halkı ben, orada doğmuştum,” dedi Çagatayev.
            “Bu yüzden gönderiyorlar ya seni oraya,” diye açıkladı sekreter. “Ne denirdi o halka, hatırında mı?”
            “Bir şey denmezdi,” diye yanıtladı Çagatayev. “Ama kendi kendisine kısa bir ad vermişti.”
            “Nasıl bir ad?”
            “Can. Ruh ya da tatlı hayat anlamında. O halkın, ruhundan ve kadınların, anaların ona bağışladığı tatlı hayatından başka hiçbir şeysi yoktu – halkı doğuran analardır çünkü.”
            Sekreter kaşlarını çattı ve kederlendi.
            “Demek varı yoğu göğsündeki yüreğiymiş, o da çarptığı sürece…”
            “Sırf yüreği,” dedi Çagatayev onaylayarak, “bir tek yüreği; vücudunun dışında kalan hiçbir şeye sahip değildi. Zaten hayat da onu sayılmazdı, yaşadığını sanırdı sadece.”

            Gerek dili gerekse dünyaya bakış açısıyla sadece çağının değil tüm zamanların edebiyatında apayrı bir yere sahip olan Platonov’un bu kısa romanı, “İnsan ne için yaşar?” sorusu üzerine derin, sarsıcı ve özgün bir tefekkür niteliğinde. Hayata duyulan inancın dönüştürücü gücünün öyküsü Can; açlığın, yokluğun, unutulmuşluğun ve süreğen acının hissizleştirdiği bir halkın uyanışının öyküsü. En tanıdık konuyu bile ilk kez ele alınıyormuşçasına ilginç kılan ve tüm eserleri sadece insana değil, bir bütün olarak doğaya yönelik muazzam bir sevgi ve şevkatle ışıldayan Platonov’un Can’ı, edebiyatseverleri derinden etkileyecek güçlü bir roman.
            (Arka kapaktan…)

         Bu kitabı bir başka kitap ile birlikte iş arkadaşım hediye etmişti. Oldukça merak ederek okudum.
         Adına Can denilen bir halkın hikâyesi anlatılıyor kitapta. Sovyet Birliği’ni övücü söylemler geçse de severek okuduğum bir kitap oldu. Çölde geçiyor olması ise beni asıl çeken noktalardan biriydi. Çünkü ben Sahra Çölü’nü fotoğraflamak istiyorum. Evet, öyle değişik değişik yerleri fotoğraflama hayallerim var. İkincisi ise çevirinin muhteşemliği oldu.
         Aslında bu kitabı okuyalı çok oldu ama yazmayı hep erteledim. Aklımda yazacak çok fazla şey olmasına rağmen şu an fark ettim ki kitap ile ilgili bir çok şeyi kendime saklamak istiyorum. Kitap hala bende bitmemiş ve onu yaşamaya devam ediyorum.





                    

10 Kasım 2017 Cuma

Çiçek Caddesi'nin Köpek Patronu

         


         Çiçek Caddesi'nin Köpek Patronu
         Rita Ray
         Çeviren: Çiğdem Köfüncü
         Martı Yayınları

         Şipşak, Çiçek Caddesi’nin köpek patronudur. Hem görevini hem de yaşadığı caddeyi çok sevmektedir. Fakat bir gün, sahipleri Ada ve Hasan, aniden başka bir mahalleye taşınmaya karar verirler. Peki, Şipşak ne yapacaktır? Çiçek Caddesi’nin bir köpek patrona ihtiyacı vardır.
            (Arka kapaktan…)

         Yine bir çocuk kitabı okudum. Ne yapayım, seviyorum. :) Bu kitap 1. ve 2. sınıflara uygun bir kitapmış.
         Kahramanımız Şipşak’ın sahipleri oturdukları mahalleden taşındıktan sonra nasıl bir yöntemle eski mahallesine gidip patronluk yaptığını anlatıyor kitap. :) İşten dönerken trafikte iyi oluyor böyle kitaplar.
         Tavsiye ederim. :)



9 Kasım 2017 Perşembe

Nehrin Karşı Kıyısındaki Turtalar

         


         Nehrin Karşı Kıyısındaki Turtalar
         Nick Warburton
         Çeviren: Çiğdem Köfüncü
         Martı Yayınları
        
         Rodney Bodney’in görevi, fırıncı babasının yaptığı beş tane, bol şekerli turtayı nehrin karşı kıyısına götürmektir. Fakat köprü yıkıldığı için karşıya geçemez. Bunun üzerine Rodney’nin aklına harika bir fikir gelir. Acaba bu fikir işe yarayacak mıdır?
      (Arka kapaktan…)
        
         Kitap kaç yaş grubu için uygun bilemiyorum ama oldukça küçükler için uygun olduğunu düşünüyorum. :) Ama bu benim çocuk kitabı okumam için engel mi? Tabii ki hayır. Ki bence büyüklerin çocuk kitaplarını –kesinlikle- okuması gerekiyor. Malum çocuk kitaplarının bile içini nelerle doldurduklarını her gün görüyor ya da okuyoruz. Taze beyinleri korumamız gerekiyor.
         Kitapta Rodney isimli bir karakterimiz var ve babası bunları nehrin karşısındaki bir dükkâna götürmesini istiyor ama karşıya geçeceği köprü yıkık. Bu yüzden türlü türlü çareler düşünüyor. Onun bulduğu çareleri okuyorsunuz hem de çocuğun sayı saymasında ve bir olaya çözüm üretmesi konusunda faydalı buldum ben.

         Muhtemelen küçük çocuğu olan anneler biliyordur ama bilmeyen varsa öneririm. :)

1 Kasım 2017 Çarşamba

Herkes Kendi Kitabının İçini Tanır


Herkes Kendi Kitabının İçini Tanır*
Hazırlayan: Halim Ağaoğlu
Adelet Ağaoğlu’nun yazarlığının 55. yılı onuruna…
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Elinizdeki kitap, değerli yazarımız Adalet Ağaoğlu’nun 55 yıllık yazarlık uğraşı içinde söze ve yazıya yansıyan seçme örnekleri bir araya getiriyor. Eşi Halim Ağaoğlu’nun kendi arşivinden derlediği bu çalışmada;
Hakkında yazılanlar
Eserlerindeki sav ve özdeyişler
Eserlerinin eleştirileri
Yazı, demeç, soruşturma ve söyleşilerinden alıntılar
Aldığı ödül ve unvanlar
Belgeler ve fotoğraflar yer alıyor.
(Arka kapaktan…

Kitabın içinde tam da arka kapakta geçen konu başlıkları var. O yüzden bu tip çalışmalardan hoşlanıyorsanız okuyun derim. Ama benim asıl söylemek istediğim başka bir şey var.
Ben Adalet Ağaoğlu’nun Yazsonu kitabını okumuştum ve resmen nefret etmiştim kitaptan. O yüzden de hep uzak duruyordum Ağaoğlu kitaplarından. Ama bu kitabı okuyup kendisi ve kitapları hakkında bir fikir edindikten sonra diğer kitaplarını mutlaka okumaya karar verdim. O yüzden bu kitap benim için önemli bir okuma oldu.

Neymiş efenim, tek kitaba dayanarak önyargılı olmamak lazımmış. :)

29 Ekim 2017 Pazar

Katran Bebek

         


         Katran Bebek
         Toni Morrison
         Çeviren: İlknur Özdemir
         1993 Nobel Ödülü
         Can Yayınları

         Bütün yapıtlarına “1993 Nobel Edebiyat Ödülü” verilen Toni Morrison, üçüncü romanı Katran Bebek’te “Beyazların kültürüne göre” yetiştirilen, her bakımdan “aydın” ve aynı zamanda soluk kesecek kadar güzel bir Zenci manken ile onun hem korktuğu, hem de tutkuyla arzuladığı her şeyi temsil eden bir Zenci “serseri” arasındaki yakıcı, yok edici aşkı anlatmaktadır. Öykü, bir beyaz milyonerin Karayipler’deki lüks malikânesinde başlar, Manhattan’ın ışıltılı karmaşasında ve Güney’in katı gerçekleri arasında sürer gider. Katran Bebek, göz kamaştırıcı, insanı büyüleyen şiirsel anlatımıyla bu aşkı aktarırken, aynı zamanda, siyahlar ve beyazların yaşadığı bir dünyada kadın ile erkek arasındaki duygusal açmaz ve seçenekleri de sergiler. Roman, bu özelliği ile, sanki “insan”ın portresini de çizmektedir. Yayınevimiz, Katran Bebek ve yayınlanır yayınlanmaz okurlarımızın sıcak ilgisiyle karşılanan En Mavi Göz’den sonra, yazarın Sula adlı romanını da yakında okurlarına sunacaktır.
            (Arka kapaktan)

         Merhaba,
         Yine yıllardır kitaplığımda bekleyen bir kitabı okumanın mutluluğunu yaşıyorum. Bir kitap daha eksildi.
         İsmi çok ilgimi çekiyordu bu kitabın. Biraz da o yüzden okudum. Kitap Karayipler’deki malikânede geçiyor ve ben kitabın neredeyse yarısına kadar Katran Bebek diye bahsedilen kişinin malikânenin sahibi Valerian’ın karısı Margeret olduğunu sandım. Kitap o kadar çok onlarla doluydu ki Katran Bebek diye anılan Janide’nin bahsedildiği yerler bana çok az geldi ve çok da tatmin olmadım açıkçası. Janide’nin Oğul ile yaşadığı aşk geçiyor kitapta. Bana göre şiddetli bir ilişkiydi aralarındaki.
         Onun haricinde beyazlar ile zencilerin kültürleri arasındaki fark çok fazla hissediliyor.
         Bence ortalama bir kitaptı ve yine bence sonu yine bir sonuca bağlanmadan bitti. Zaten benim sonu olmayan kitap bulmakta üstüme yok. :)

         Ama Nobel ödüllü kitapları okumak istiyorum. O yüzden pişman değilim okuduğuma. 

15 Ekim 2017 Pazar

Üçüncü Kadın

         


Üçüncü Kadın
Alev Aksoy Croutier
Çeviren: Leyla Özcengiz
Remzi Kitabevi

İSTANBUL, 1904… Paris’te Belle Epoch yaşanırken, İstanbul Meşrutiyet’e hazırlanıyor… Hem Avrupa hem Osmanlı İmparatorluğu, büyük bir değişimin ve çatışmanın eşiğinde…
Zinnur ve Nuriye, Babıâli’de görev yapan yüksek derecede bir memurun, iyi eğitim görmüş ve tutucu anlayışa karşı koyan kızları… Onlara katılan üçüncü kadın olan Madam Lera ise cesur yazılarıyla erkeklerin dünyasında varolma savaşı veren bir Fransız gazeteci… Bu üç akıllı kadının gizemli bir ilişkiye girdikleri kişi ise, İstanbul’a bir deniz subay olarak gelen ve Doğu hakkında yazdıklarıyla ün kazanmış olan Pierre Loti…
Bu kitap, kafes arkasındaki tutsak yaşama başkaldırışta ulus, din, eğitim farkı tanımayan bir kadın dayanışmasının hikayesidir. Avrupa devletleri “Hasta Adam” için çeşitli planlar yaparken, bu üç kadın da, özgürlük özlemlerini dile getirmek için bir plan yapmışlardır. Bu amaçla kurdukları tuzağa düşürecekleri kişi de Loti’den başkası değildir…
Alev Aksoy Croutier, yapıtları 21 dile çevrilmiş olan bir Türk kadın yazar. Harem: The World Behind the Veil (Harem: Peçenin Ardındaki Dünya), Taking the Waters ve The Palace of Tears (Gözyaşı Sarayı) adlı romanlarıyla ünlenen Croutier, sinema ve edebiyat alanında birçok ödül sahibi.
Ortadoğu kadınları, Türk kültürü ve oryantalizm üzerine çeşitli konferansla sürdüren Croutier, San Francisco’da yaşıyor.
(Arka kapaktan)

Kitaplıkta okunmayı bekleyen kitapları okumaya devam… Bu kitabı da Kuşadası’ndan almıştım ama uzun zamandır kitaplıkta okunmayı bekliyordu. Kısmet bu zamanlaraymış.
Kitabın gerçek bir hikaye olduğunu okuyunca çok şaşırmıştım. İki genç Osmanlı hanımı ve bir üçüncü kadın var başrolde. Bu hanımlar o dönemin şartlarına göre oldukça ileri görüşlere sahipler. Üçüncü kadın ise bir orta yaşlarda yabancı gazeteci olmasına rağmen planları doğrultusunda bir Türk kadınına dönüşüyor. Hem de genç ve acılar içinde bir Türk kadını… Ve planlarını Pierre Loti ile yazışarak kitaplaştırıyorlar.
Açıkçası Loti’nin hiçbir kitabını okumadım ve kitabın sonuna kadar bu üç kadının başrolünü oynadığı o kitabın gerçek olabileceğine inanmadım ama kitap bitince biraz araştırdım ki o kitap gerçekten var. İşte ancak o zaman bu kitabın gerçekten gerçek hayattan alındığına ikna oldum. Ve Loti’nin kitaplarını en kısa zamanda edinip okumaya karar verdim.

Oldukça akıcı bir kitap olduğunu da eklemeden edemeyeceğim. Benim gibi okumaya geç kalmış olanlar var ise şiddetle tavsiye ederim. 

30 Eylül 2017 Cumartesi

Türk Mitolojisinden Masallar

         


         Dede Korkut Elinden, Anka Dilinden Türk Mitolojisinden Masallar
         Sacide Çobanoğlu
         Yurt Kitap Yayın

         Bozkırda büyük göçlerin kahramanlıkların ve sevdaların Türk dünyasının dilden dile dolaşan, bilinen ve az bilinen masalları
      Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, deve tellal, pire berber iken, ben babamın beşiğini, derede odun yükler iken, alem uykuda ben pusuda iken, bir varmış bir yokmuş, ademoğulları pek çokmuş… Bu kullar içinde bir Altın Arıa varmış… Bunun masalını anlatayım sana, sen de İstanbul’u verirsin bana. O yalan bu yalan, fili yuttu bir yılan. Yılan urgan, yapraklar yorgan iken, arı kaplan, sinek haberci iken, biz samandan börek satar, karını cebimize atar iken, derken, sabahleyin erken, keçiler koyunları traş eder iken, tahtakurusu saz çalar, sıçan cirit atar iken… Evvel zamanda kalbur kazanda, bir varmış bir yokmuş…
    (Arka kapaktan…)

         Bu kitabı okumaya 3 Nisan 2017’e başlamışım. Çok uzun zamandır bitirmeye çalışıyorum ama çok sevmedim kitabı. O yüzden elimde süründü durdu.
         Sevmememin sebebi şu: Bize yıllarca destan ile masal arasındaki fark öğretildi ve hep destan diye okuduklarımız bu kitapta masal olarak yer alıyor. Masal gibi girişi ve sonu var yani. Ama içerik okuduğumuz destanlarla aynı.
         Bilmediğim bir şeyle karşılaşır mıyım diye okumuştum ama olmadı ne yazık ki. Oysa masalları severim ama hep bunlar destan değil miydi karmaşasıyla okuduğumdan bir süre sonra sıkıldım. Mesela Oğuz Kağan Destanı… Hani destandı bu hikaye. İşte bu kitapta masal!
         Kitabın sonunda ise Dede Korkut hikayeleri kitaba göre masalları var. Çocukken Dede Korkut hikâyelerinden korkardım. :D Yeniden okumak iyi oldu. Gerçi pek unutmamışım.
         Neyse! Tüm Türk yurtlarının hikâyelerini, kahramanlıklarını öğrenmek isterseniz güzel bir kitap. İyi yönünden bakalım. 

24 Eylül 2017 Pazar

Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında

         


         Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında
         Haruki Murakami
         Çeviren: Pınar Polat
         Doğan Egmont Yayıncılık

         Okuru kıskıvrak yakalayan, akıllardan çıkmayacak bir eser. The New York Observer
            Tokyo’nun varlıklı mahallelerinden birinde, sıradan ve sorunsuz gibi görünen bir hayat süren Hacime, hiçbir zaman sahip olduklarından daha fazlasını istememiştir. İyi bir evliliği, iki kızı vardır. Şehirdeki iki caz kulübünün sahibi olarak kıskanılacak bir kariyere sahip olmuştur. Yine de hayat ve kariyeriyle ilgili sinsi bir yetersizlik duygusuna kapılmaktan kendini alamaz. İlk gençliğinde aşık olduğu, akıllı ancak tuhaf bir yalnızlık duygusu uyandıran Şimamoto’nun anısı, kalbini gölgelemektedir. Yağmurlu bir gecede, eskisinden çok daha güzel ve etkileyici görünen Şimamoto yeniden karşısına çıkar. Hacme artık gerçek anlamda bir dönüm noktasında olduğundan emindir.
            (Arka kapaktan…)

         Murakami’nin daha önce iki kitabını okumuştum: İmkansızın Şarkısı ve Koşmasaydım Yazamazdım. Ve iki kitabı da çok sevmiştim. Hem Japonca öğrendiğim ve Japon yazarlardan daha fazla okumak istediğimden hem de Murakami’nin dilini sevdiğimden tüm kitaplarını okuma hedefim var. Geçen gün Ali sana bir kitap alabilirim deyince Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında’dan yana kullandım tercihimi.
         Seveceğimi bildiğim için büyük bir merakla okudum kitabı. Murakami’nin dili çoğu kişiye durgun gelebilir Japon olduğu için. Japon yazarlarının ve kültürünün genel özelliği bu bence. Sakin bir çerçeve içerisinde ilerliyor kitaplar. Ama ben bu sakinliğin içindeki akıcılığı seviyorum.
         Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında’da Hacime’nin hayatının çocukluğundan 30’lu yaşlarının sonlarına kadar olan kısmını okuyoruz. Şimamoto ile olan ilişkisinin nasıl hayatını etkilediğini demeliyim daha doğrusu.
         Kolay okunur, sakin ama akıcı bir kitaptı bence.

         Tavsiye ederim. 

Kayıp Kız

         


         Kayıp Kız
         April Henry
         Çeviren: Çiğdem Dirhemsiz
         Yakamoz Kitap / Sonsuz Kitap

         Kaderini gerçekten değiştirebilir misin?
      Gabie bir Mini Cooper kullanıyordu. Aynı zamanda yarı zamanlı pizza teslimatı yapıyordu. Bir gece Kayla, Pete’nin Pizzası’nda çalışan teslimat yapan başka bir kız, bir sipariş için dışarıya çıktı ve hiç geri gelmedi. Gabie’nin korkusu, sahte pizza siparişi veren adamın, Mini Cooperlı kızın bu gece çalışıp çalışmadığını sorduğunu öğrenmiş olmasıydı. Kayla’nın kaderi Gabie’ye mi bağlıydı? Kayla’yı bulmayı takıntı haline getiren Gabie, yine Pete’nin yerinde çalışan Drew ile takım oldu. Birlikte Kayla’nın ölmediğini kanıtlamak ve ölmeden önce onu bulmak için yola çıktılar.
    (Arka kapaktan)

         Güzel vakit geçirmek için marketten aldığım kitaplardan biri bu kitap da. Güya New York Times Bestseller’larındanmış. Ay başından beri bir durgunluk var üzerimde ve pek kitap okuyasım yok. Ama okumak da istiyorum. Bu yüzden çerezlik bir şeyler okuyayım dedim ama bunu da beğenmedim. Bana göre bestseller diye nitelendirilen bir kitabın biraz albenisi olmalı. Ama bu kitabın ne kapağı ne de içindekiler çekici gelmedi bana. Klişe hatta!
         Bir adam Gabie yerine Kayla’yı kaçırıyor. Olay bu yani. Tam bir kötü Amerikan filmi gibiydi.
         Vakit kaybı oldu ama neyse ki bundan sonra güzel bir kitap okuyarak durumu düzelttim. :)

         

9 Eylül 2017 Cumartesi

Güneşin Şarkısı

         


         Güneşin Şarkısı
         Prof. Dr. Eva de Vitray-Meyerovitch
         Çeviren: Cemal Aydın
         Şule Yayınları
        
Eva de Vitray-Meyerovitch, Müslüman olduktan sonraki adıyla Havva Hanımefendi’yi okurlarımız İslam’ın Güleryüzü adlı eseriyle tanıdı ve sevdi.
Yazarın Duanın Ruhu adlı incelemesi de okur tarafından büyük ilgiyle karşılandı.
Son olarak sizlere sunduğumuz Güneşin Şarkısı, önceki iki eserden daha derinlere götürüyor okurunu. Yazarımız gerçek mutluluğu nasıl bulduğunu ve insanların böylesi bir mutluluğa nasıl yönelmeleri gerektiğini anlatıyor bu kitabında.
Güneşin Şarkısı, madde ve gündelik kaygılar içinde boğulan gönüllere; bir yığın telaş ve bitip tükenmek bilmeyen acı ve ıstıraplarla bunalan ruhlara, ferahlık ve dinginlik veriyor. Güneşin Şarkısı, Mevleviler döndükçe geceyi aydınlatıyor.
(Arka kapaktan…)

Bu kitabı en son İstanbul’a gittiğimde Gülşah vermişti. 2015 yılı olması lazım. O zamandan beri de kitaplıkta bekliyordu ve benim bir türlü elim gitmiyordu.
Yazar hakkında Gülşah biraz bilgi vermişti ama dediğim gibi uzun zamandır kitaplıkta beklediğinden unutmuşum. Eva de Vitray-Meyerovitch, Müslüman olmuş ve İslam ve Tasavvuf üzerine kitaplar yazmış.
Güneşin Şarkısı, tabii ki Mevlana hakkında. Kendisinden Güneş diye bahsedildiğini duymuşsunuzdur. Mevlana’nın çocukluğundan başlayıp Mevlana olduğu zamanlara kadar anlatıyor kitapta. Son kısımda ise semanın yapılışını ve her hareketin anlamlarını açıklıyor.
Benim için çok bilinmedik şeyler yoktu kitapta. Çünkü sağolsun üniversitede Mesleki İngilizce dersinde Yeşim Hoca Mevlana’nın hayatını ve semanın tüm aşamalarını tek tek çevirtmişti bize Türkçeye. :)
Güzel, hızlı okunur bir kitaptı. Artık Mesnevi’yi okumam gerektiğini biliyorum, evet. Ertelemeyi bırakmalıyım.
Tasavvufla ilgileniyorsanız okumanızı tavsiye ederim. Ya da bizim topraklarımızda yaşamış önemli bir değerin hayatı için de okuyabilirsiniz.

         

8 Eylül 2017 Cuma

Bazuka

         


         Bazuka
         Aşk, yalnızlık ve şiddete dair hikayeler
         Murat Uyurkulak
         Metis Yayınları

         “İnsanlar çocukken bir büyük saadet ülkesinde yaşıyor, sağa sola şuursuzca koşturup neşeyle kişniyor. Sonra büyüyor, büyüdükçe salaklaşıyor, salaklaştıkça unutuyor o mesut diyarı, bir nevi ölüyor. Çocuklukla yaşlılık arasındaki o dönem araf misali; kitabesi ağır mesailerle, küçük hesaplarla, kesif mutsuzluklarla yazılan bir mezartaşının gölgesinde azap gibi boktan hayatlar. Yetişkinler zombilere benziyor…”
            İki romanından, Tol ve Har’dan sonra Murat Uyurkulak bu kez hikayeleriyle okur karşısına çıkıyor: Tutkular Kitaplığı, Kurtuluş On İki, Kuş Yuvası, Pembe, Şarap, Derviş, Kırmızı, Gülsüm ve kitabın ismine esin veren Aşk, Yalnızlık ve Bazuka.
            (Arka kapaktan…)

         Metis Yayınları’ndan bir alışveriş yaptık geçen gün. Kampanyalı kitaplara bakarken Bazuka’yı gördüm. Murat Uyurkulak da okumak istediğim bir yazar olunca hemen sepete ekledim.

         Hikaye kitabı okumayı çok sevdiğimden bu kitabı da seveceğimi düşünmüştüm. Öyle de oldu zaten. Tek sıkıntım kitabın çabucak bitmesiydi. Güzel hikayeler vardı içinde.

4 Eylül 2017 Pazartesi

Kitapçı Dükkânı

         


         Kitapçı Dükkânı
         Deborah Meyler
         Çeviren: Özde Nesil Gezici
         Yakomoz Kitap / Sonsuz Kitap

         Her şeye sahip olabilirsin, eğer onun için her şeyi feda etmeye hazırsan.
            İdealist biri olan Esme Garland, kazandığı saygın burs ile Kolombiya Üniversitesi’nde eğitim almak için Manhattan’a taşınır.
            New Yorklu Mitchell, çekici görünüşü ve yakışıklılığıyla Esme’nin kalbini çaldığında hayat muhteşem görünüyordu. Ta ki Esme’nin düzenli planında ufak bir sorun çıkana kadar… Esme, Mitchell’a hamileliğini açıklamak için bir fırsat bulamadan, Mitchell ona, özel hayatlarının artık eskisi kadar heyecan vermediğini söyleyecek ve her şey bitecekti.
            Bebek bezinden, gaz çıkarmaya kadar her şeyde uzmanlaşmakta kararlı olan Esme, bir kitapçı dükkânında çalışmaya başlar ve orada, dükkanın sahibi George ve yöneticisi Luke ile teselli bulur.
            Hayallerinizden vazgeçmeden, hayatın gerçekleriyle yüzleşmek üzerine yazılmış, baştan sona cesur ve keyifli bir hikaye.
            (Arka kapaktan…)

         Bu kitabı yanında iki kitapla birlikte A-101’den 3.95 TL’ye aldım. Alırkenki düşüncem hoş birkaç saat geçirebilmekti. Bayram için de Balıkesir’e gideceğim için yolda okur bitiririm diye düşünmüştüm.
         Açıkçası o kadar eğlenceli bir kitap değildi. Ben kapağından ve arka kapak yazısından dolayı öyle olacağını düşünmüştüm daha doğrusu.
         Kitabın arkasında Mitchell mükemmel bir adammış gibi anlatılsa da bana göre tam bir dengesiz ve korkak kendisi. Ayrıca ne istediğini de bilmiyor.
         Kitapçı dükkânı –The Owl- içindeki atmosferle güzeldi ama bana her şey, her sahne hatta her konuşma fazla zorlama geldi.
         Kısacası pek sevemediğim bir kitap oldu. Yani okumasaydım da hayatımda pek bir eksiklik olmazmış.

         Umarım diğer iki kitap da böyle çıkmaz. 

31 Ağustos 2017 Perşembe

Yeşil Bir At Sırtında

         


         Yeşil Bir At Sırtında
         Necati Cumalı
         Can Yayınları

         Çok değişik rüyalar görürüm. Bir dönemler at tutkunuydum. Bir gece rüyamda yeşil bir at sırtında gördüm kendimi. Koşu yeri, hara gibi çayır çimen bir alanda atımı dörtnala sürüyor, bayram yerlerine benzer kalabalıklara girip çıkıyordum. Yeleleri rüzgarlı, kuyrukları kabarık, çıplak yeşil atlar koşuşuyorlardı sağımda solumda. Sevinç içinde uyandım. Annem sağdı henüz. Rüyalarımı her sabah anneme anlatırdım. Gördüğüm yeşil atları dinlerken mutlu oldu, gözleri ışıdı, yüzü güldü: “Yeşil at murattır,” dedi, “yürekten her ne dilersen olacak, gönül zenginliğine erişeceksin!” Düşünüyorum: Bütün yaşamımda, yürekten, gerçekten yürekten istediğim ne oldu benim?(…) geride kalan yıllarıma bakarak, rüyam çıktı, bugüne kadar hep yeşil at sırtında dolandım dersem yanılmam. Bu kitap yeşil atımın sırtında geçen yolculuklarımın ürünü.
            (Arka kapaktan…)

         Bu ay içinde Hıfzı Topuz’un Eski Dostlar’ını okuyunca yine aynı tadı alabileceğim başka bir kitap daha okumak istedim ve kitaplığımda bir süredir bekleyen Yeşil Bir At Sırtında’yı aldım elime. Eski Dostlar’ı da Yeşil Bir At Sırtında’yı ya en son İstanbul seyahatimde Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısından almıştım. Yıl 2015, Şubat ayı. Gülşah ile geziyorduk ve hava oldukça soğuktu.
         Necati Cumalı okumayı severim. Deneme okuyacağımı düşünerek alsam da kitabı elime aslında bu kitap bir günce. Ama bana göre bazı yazılar deneme denilebilecek kadar iyiydi. Necati Cumalı’nın çok can alıcı çıkarımları var bazı konularda.
         Öte yandan Paris’te geçirdiği on sekiz aylık bir süreç var. Bu tip yazıları/günceleri okumaktan zevk alsam da ara ara da sıkıldım maalesef. Çünkü Cumalı’nın net bir şekilde anlattığı o sokakları/caddeleri bilmiyorum. Gitmedim, görmedim, hiç yurtdışına çıkmadım. Kafamda canlandıramadığım için de sıkıldım.
         Yine de genel olarak sevdiğim, zevk alarak okuduğum bir kitap oldu.

         Okuyunuz efenim. Tavsiyemdir. 

19 Ağustos 2017 Cumartesi

Ölüme Boyun Eğmeyen Adam

        


         Ölüme Boyun Eğmeyen Adam
         Jack London
         Çeviren: Ersin Yıldırım
         Arkhe Yayınları

         Savaşın en kanlı günlerinden bir gün… Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperi üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu:
            -Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim
            “Delirdin mi?” der gibi baktı teğmen…
            -Gitmeye değer mi? arkadaşın delik deşik olmuş… Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın. Asker ısrar etti ve teğmen “peki” dedi. “Git o zaman”
            İnanılması güç mucize. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti. Sona onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:
            -Sana değmez, hayatını tehlikeye atma demiştim. Bu zaten ölmüş.
            -Değdi teğmenim. Dedi asker...
            -Nasıl değdi? Dedi teğmen. Bu adam ölmüş, görmüyor musun?
            -Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:
            -Geleceğini biliyordum!... demişti arkadaşı… Geleceğini biliyordum!...
            (Arka kapaktan…)

         Okuyacak kitap bulamayınca yani kitaplarımın arasından bir şey seçemeyince hemen sevdiğim bir yazarın kitabını alırım elime. Yine aynı şeyi yapıp Ölüme Boyun Eğmeyen Adam’ı attım çantama. Yolda okumaya başladım. İlk hikayeden sonra da anladım ki kitabın adı başka ama içindeki bir hikaye daha önce okuduğum Ormandan Gelen Ses’teki öykü. Ben o kitapta Ormandan Gelen Ses olarak okumuştum hikayeyi. Ama bu kitapta sanki her bölüm yeni bir hikaye gibi başlıkla sunulmuş ve adı da başka.
         Ben bunu anlayamıyorum. Tamam, her yayınevi aynı yazarın kitabını basabilir ama kitabın adını değiştirerek mi olmalı bu. Ben bu kitabı sırf Jack London’un kitabı diye almışımdır çok büyük bir ihtimalle. Okumadığım bir kitabı olduğunu düşünerek almışımdır. Yayınevlerinin kitabın ismini değiştirerek kitap basmasını çok doğru bulmuyorum açıkçası. Bir de bir hikâyeyi parçalara bölüp sanki birden fazla ve birbirinden farklı öyküler gibi yayınlamak çok da doğru gelmiyor bana.
         Bir diğer rahatsız olduğum konu ise kitaptaki yazım hataları idi. Olabilir, insan kontrol ediyor, hata çıkabilir ama bence çok fazla vardı. Ki –mısın, -misin soru eklerinin ayrı yazılması gerektiğini çocuklar bile bilir. Böyle kitaplara özellikle bakıyorum editörü var mı diye. Varmış. Selam olsun kendisine. :/

         Son olarak da arka kapaktaki alıntının kitabın neresinde geçtiğini anlayamadım çünkü geçmiyor. :/ Olmamış canım Arkhe Yayınları. 

Ali

         


         Ali
         Küçük İskender
         Sel Yayıncılık

                      Memetler ölürken Aliler öldürülür bir coğrafya için. Ali’nin
            Gömleği onun için başka bir kanlı.
            Aliler sokakta, varoşta, her ağızda varken yokturlar. Ali’nin
            Öfkesi onun için eğlenceli ve herkesinkiyle eşit.
            Aliler kibarlık nedir bilmeden konuşurlar, dobradırlar,
            Samimidirler. Ali’nin sabıka kaydı onun için kalbi.
            Aliler akıllarına takılanı tekrar ede ede büyürler. Ali’nin yaşı onun içinele geçirilemedi hala.
            Ali’den ötesini görenlere kanatlardan teki artık haktır.
           
            Küçük İskender, Ali’de şiirde inatlaştığı, direndiği şeyleri bir kez daha gözden geçiriyor; yeniden deniyor ve ulaştığı yalanları, yanlışları şuursuzca paylaşıyor. Çünkü şuurun da sistemin de öngördüğü bir disiplin ve baskı olduğunu kanıtlayacak ipuçlarına ulaştı.
            Aşk bazen çok Ali!
            (Arka kapaktan)

         Küçük İskender okumaya lisedeyken Periler Ölürken Özür Diler kitabıyla başlamıştım. Ondan sonra da daha birçok kitabını okudum.
         Ali’yi itiraf ediyorum ki isminden dolayı aldım. :)
         Daha önce okumaya başlamıştım aslında ama ilerleyememiştim. Sonra dün işe giderken yanıma aldım ve akşamına eve gelmeden bitmişti.
         İçindeki şiirler mü-kem-mel! Yani diyorum ki daha ne yazabilir adam, ama her kitapta daha üstüne çıkıyor yazdıklarının.

         Bence Türk edebiyatının en önemli mihenk taşlarından biri Küçük İskender. Okunmalı, okutulmalı!

Eski Dostlar

         


         Eski Dostlar
         Hıfzı Topuz
         Remzi Kitabevi

         Hıfzı Topuz, hızlı ve ilginç yaşamından seçtiği portreleri ve olayları meraklı bir serüven tadında aktarırken, bir yandan da bir dönemin Türkiye’sine ışık tutuyor.
            (Arka kapaktan)
        
         Bende her kitabın bir hikâyesi var. Bu kitabı da son kez İstanbul’a gittiğimde almıştım ki Şubat 2015’ti. Gülşah’la Sahaflar Çarşısı’nda dolaşırken bulmuştum. Hıfzı Topuz’u hep okumak istediğim için görünce hemen aldım.
         Kitap Sabahattin Ali ile başlıyor. Sabahattin Ali, benim en sevdiğim yazarlar arasındadır. Tüm kitaplarını okuduğum için şimdilerde hep onun hakkında yazılmış kitaplar bulmaya çalışıyorum. Eski Dostlar da Sabahattin Ali ile başlayınca hemen beni kendine çekti.
         Ben o dönemin yazar ve hatta sanat camiasını çok sevdiğim için o dünyanın içinden kişilerle ilgili anılar da çok ilgimi çekti kitapta.

         Hıfzı Topuz’un dili ise gayet akıcı. Kitabı çok sevdim. Çünkü içinde Sabahattin Ali, Halikarnas Balıkçısı ve hatta Atatürk ile ilgili bir sürü anı var. Benim için çok önemli kişiler üçü de. Daha niceleri var da onları da siz okuyun. :)

13 Ağustos 2017 Pazar

Fahrenheit 451

         


         Fahrenheit 451
         Ray Bradbury
         Çeviren: Zerrin Kayalıoğlu – Korkut Kayalıoğlu
         İthaki Yayınları

         Fahrenheit 451: Kitap kâğıtlarının yanıp tutuştuğu sıcaklık derecesidir.
            “Mutlu olmak için ihtiyacımız olan her şeye sahibiz, ama mutlu değiliz. Eksik bir şey var. Çevreme bakıyorum. Kaybolduğunu kesinlikle bildiğim tek şey, son on ya da on ili yıldır yakmakta olduğum kitaplar.”
            Ray Bradbury gibi kitaplara âşık bir yazardan, kitapların birer kahramana dönüştüğü unutulmaz bir distopya…
            Yayımlanışın 60. Yılını geride bıraktığımız bu ölümsüz eser, totaliter sistemlere, sansüre, baskıya yönelik en keskin eleştirilerden biri…
            Yeryüzünde tek bir kitap kalacak olsa, o kitap olmaya aday, vazgeçilmez bir roman…
            (Arka kapaktan)

         Fahrenheit 451, 2014 yılında e-kitap olarak okumaya başladığım sonra tabletimde bir sorun olunca yarım bıraktığım bir kitaptı. Kitapçılarda bu ara 9.90 indirimi olunca yeniden denk geldi. Ben de okuyup bitireyim dedim.
         Ama nerede kaldığımı hatırlayamayınca baştan başlayıp okudum. Normalde çok eskiden okumaya başladığım bir kitap da olsa nerede kaldığımı hatırlarım aslında. Ama bu kez olmadı. Yaşlanıyorum sanırım. :)
         Kitapların okunmadığı hatta evinde kitap bulundurmanın suç olduğu ve itfaiyecilerin işlerinin yangın söndürmek değil de kitapları yakmak olduğu zamanları anlatıyor kitap.
         Kolay okunur bir kitaptı. Türü distopya olarak geçiyor. Ben bu tip kitapları okurken biraz sinirleniyorum aslında; nasıl bir dünya bu böyle, öyle şey mi olurmuş diye. Ama bir yandan da korkmuyor değilim. Ya böyle günleri yaşamak zorunda kalırsak diye. Sonra etrafıma şöyle bir baktığımda çok da uzak olmadığımızı görüyorum o zamanlardan.

         Ders alınması gereken kitaplardan. 

3 Ağustos 2017 Perşembe

Zibilde Papatya Açtı

         


         Zibilde Papatya Açtı
         Remzi Çayır
         Kısmet Matbaası

         “… Dün akşam bir kitap okurken derinlere dalmıştı. İnsan kainatın merkezidir diyordu. İnsandan mücadeleye başlamayan hareketler güdük ve başarısız olurlar… Doğru muydu? Ama insanın kendi kendisiyle olan mücadelesinin sonucu diğer halkaların, mücadele halkalarının oluşumunu sağlamıyor muydu? Kendisiyle olan savaşta zafer kazanmamış kişinin, kendi dışındakilerle olan savaşta galip gelmesi, kıyamda durması mümkün müydü? Yeryüzünde irili ufaklı savaşlar vardı. Çeşitli isimler altında devam eden bu cedelin esastaki “gayesi neydi? Milletler mi çarpışıyordu, insanlar mı çarpışıyordu, yoksa…”
            “… Çok doğru çok doğru… Allah’ın bağıyla, ona itaatle eziyetler sevilir… Fedakârlık Allah için olduğu müddetçe…”
            “… Kıymet hükümleri, değer yargıları, hayat normları muğlâk olan bir toplumda asayişin sürekli olması beklenemez. Zamanla kaynayan kazana döner toplum… Kavi bir inanç zırhına bürünmemiş fertler ve toplumlar için dışarıdan gelen tazyikler birer darbe niteliğindedir… Sosyal hayatta alt ve üst kültür oluşmuş ise bu…”
            (Arka kapaktan…)

         Bu kitabı Balıkesir’deki Özel İdare İşhanı’nın içindeki Lider Kitap’tan almıştım. Dükkânın önüne sepetler koyarlardı ve 1 liraya satılırdı. Satılırdı diyorum çünkü Balıkesir’e son gittiğim zaman işhanının yıkıldığını görmüştüm. Lider kitap başka bir yere açılmış ama ben gitmedim artık. Biliyorum ki aynı tadı vermeyecek bana, o kafamdaki yerine ters düşecek.
         Kitap uzun zamandır kitaplığımda bekliyordu açıkçası ve muhtemelen adında papatya geçiyor diye almışımdır. Çünkü okumaya başlayıncaya kadar konusu hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu.
         Konusuna gelecek olursak köyden Ankara’ya göçen dört çocuklu bir ailenin yaşamını anlatıyor kitap. Onların Ankara’nın betonları arasında çektikleri, bir türlü şehirli yaşama uyum sağlayamamaları çok net bir şekilde anlatılmıştı.
         Kitabın basım yılı 1990 (benimle yaşıt) ama ihtilal zamanlarını anlatıyor. Birazcık ülkücülüğü de övüyor diyebiliriz ama öyle bağıra bağıra değil. Farklı platformlarda okuduğuma göre kitabın yazarı Muhsin Yazıcıoğlu ile yakın arkadaşmış. Ne kadar doğrudur bilemem.

         Kitap bana Latife Tekin’in okuduğum bir kitabını hatırlattı. Sevgili Arsız Ölüm diyesim geliyor ama çok da hatırlayamıyorum adını. Orada da böyle bir aile vardı ve göçtükleri şehirle kavga halindeydiler sürekli. Hem şehirli hem köylü, karma bir şekilde yaşayıp gidiyorlardı. 

30 Temmuz 2017 Pazar

1984

       


         1984
         George Orwell
         Çeviren: Celal Üster
         Can Yayınları


         Parti’nin dünya görüşü, onu hiç anlamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (…) Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmesinden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.
            George Orwell’in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kâbus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgahlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır.
            Can Yayınları, bu “bütün zamanların kitabını” Celal Üster’in özenli çevirisiyle okura sunmaktan kıvanç duyuyor.
         (Arka kapaktan…)
         Merhaba;
         Benim için geç okumalardan biri daha. Okumayı sürekli ertelediğim bir kitaptı 1984. Ertelememin sebebini içten içe biliyordum aslında: beni çok etkileyecekti.
         1984, karşı ütopya olarak geçiyor. Bir ütopya ama iyi yönde değil, kötü yönde. Ve şu son yıllarda yaşadığımız bazı olaylarla çok benziyor olması beni çok korkuttu.
         Güzel bir kitaptı zaten kült kitaplar arasında geçer ama ben biraz yavaş okudum hem havalardan hem de sadece işe gelip giderken yolda okuduğum için.
         Okumadıysanız okuyunuz efenim.