e-kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
e-kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2020 Cuma

Dünyaya Orman Denir

 


Dünyaya Orman Denir

Ursula K. Le Guin

Çevirmen: Özlem Dinçkal

Metis Yayıncılık

 

Ağaçlarla kardeş gibi yaşayan ve düşleri en az bizim gündelik yaşamımız kadar gerçek olan bir ırk, kendini “gerçekçi” Arz’lılara karşı nasıl savunabilir? “Yazmak çoğunlukla zor ama keyifli bir iştir benim için; bu öyküyü yazması kolaydı ama pek keyifli değildi. Bana hiç seçenek bırakmadı. Ülserli bir patronun sekterine mektup yazdırması gibi yazdırdı kendini bana. Ben orman ve düş üzerine yazmak istiyordum; yani belirli bir ekolojiyi içeriden bir bakışla betimlemek, biraz da Hadfield’in ve Dement’in uyku düşlerinin işlevleri ve düşün yararları üzerine görüşleriyle oynamak istiyordum. Ama patron ekolojik dengenin tahrif edilmesinden ve duygusal dengenin reddedilesinden bahsetmek istiyordu. Ahlak ders veren öyküleri pek sevmek, çoğunlukla iyilik duygusundan yoksun olurlar. Umarım bu öykü öyle değildir. Madem bir kere ahlak dersi vermek zorunda kaldım, şunu söyleyebilirim bir tek. Don Davidson olmak Raj Lyuboy olmaktan daha da acı vericidir.”

(Arka Kapaktan)

 

Hainli Döngüsü’nden okumaya devam ediyorum. Dünyaya Orman Denir de insanlar Arz’daki kaynaklarını tükettikten sonra kaynak üretebilecekleri yerler aramaya başlarlar ve yaratıkçık dedikleri varlıkların ülkesine gelirler. Bunlar kendilerine insan, düş dünyaya gerçek dünya, Arz’dan gelenlere ise Devadam diyen savaşmayan, devlet ve yönetimleri olmayan küçük, yeşil tüylerle kaplı varlıklardır. Sürekli ama sürekli bir ağaç kesim işi olur. Ağaçları Arz’a götürmek için istiflerler, açılan araziye fiberotu ekilir. Yaratıkçıklar köleleştirilir.

Ama bir şeyler olur. Bu yaratıkçıklar ile iletişim kurabilmek için birbirlerinin dillerini, kültürlerini öğrenmek gerekir. Yaratıkçık Selver de öğrenir; Devadamların dilini, yaptıklarını, asıl yapmak istediklerini, onlara göre insanın ne olduğunu, insanın kazanmak için neler yapabileceklerini…

İnsan hep kötü. Gittiği yere yıkımla, kötülükle gidiyor. Gerçek yaşamı geçtim kitaplarda bile bu böyle. Sevmiyorum. Bu her şeyin üzerinde sonsuz hak gören yaratığı sevmiyorum.

Not: Goodreads’de Avatar’a ilha olan kitap gibi yorumlar gördüm ama ben film konusunda biraz kıt olduğum için o kısmını bilemeyeceğim.

 


30 Ocak 2018 Salı

Anne Frank'ın Hatıra Defteri


         


         Anne Frank'ın Hatıra Defteri
         Anne Frank
         Çevirmen: Hakan Kuyucu
         Epsilon Yayınevi

              Anne Frank, 12 Haziran 1942 ile 1 Ağustos 1944 arasında günlük tutmuştur.
         Mektupları, radyoda sürgün olan Kültür ve Bilim Bakanı Bolkestein’in konuşmanasını dinleyene kadar sadece kendine yazdı. Bolkestein, savaştan sonra Hollanda halkının Almanlardan gördüğü zulme şahitlik eden tüm belgelerin toplanıp yayınlanması gerektiğini söylüyordu. Örnek olarak da günlükleri veriyordu. Bu sözler Anne Frank’ı çok etkiledi ve savaştan sonra bir kitap çıkarmaya karar verdi. Günlükleri bu kitap için temel olacaktı.
         Anne Frank, Berhen Belsen kampında 1945 yılının Mart ayında 15 yaşında öldü. Aileden hayatta kalan tek kişi olan Otto Frank onun günlüğünü yayınladı. Anne Frank’ın Hatıra Defteri o zamandan beri dünyada en çok okunan kitaplardan biri oldu. Otuzun üzerinde dile çevrildi ve 16 milyon adet satıldı.
         Ülkemizde de yayınlandığı ilk yıldan beri aynı ilgiyle okunan, okullarda öğretmenlerin referans kitap olarak tercih ettiği vazgeçilmez kitaplardan biri olan Anne Frank’ın Hatıra Defteri’ni gözden geçirilmiş baskısı ve orijinal dilinden yeni çevirisiyle bir kez daha okuyucularla buluşturmaktan onur duyuyoruz.
         (Arka kapaktan...)

         Anne Frank’ın Hatıra Defteri’ni hep okumayı istiyordum ve en sonunda okudum.
         Bir çocuğun büyümeye başlaması, ergenliği ve tabii ki savaş. Savaşın getirdiği zorunluluklar... Anne’nin 2 sene boyunca yazdığı günlüğü bu. Savaş her zaman çok acıtıcı.

Gündelik Yaşamda Zen



Gündelik Yaşamda Zen
Judith Bossert, Adelheid Meutes
Çevirmen: Seda Toksoy
Okyanus Yayıncılık – Zen Kitaplığı

Günün birinde bir keşiş Zen Ustası Joshu’ya sormuş: “Zen nedir? Lütfen öğret bana.” “Kahvaltı ettin mi?” diye sormuş Joshu. “Evet, Usta.” Demiş keşiş. “Öyleyse” demiş Joshu “git çanağını yıka”. Zen özel bir şey değildir. Zen sizin dininizdir, benim dinimdir. Japonların dinidir. Zen Kızılderililerin, İslam’ın dinidir. Bir felsefedir. Bedenimizdir Zen. Bedenimizin duruşu, bedenimizin çalışmasıdır. Bilgisayarın tuşlarında gezinen parmaklarımızdır Zen. Bisiklete binerkenki ben’dir. Gülüşümüzdür Zen, ağlayışımız, nefretimiz, sevgimiz, yasımızdır. Zen davranışımız ve davranışımızın gözlemidir. Aydır Zen, ağaçtır, güneşin batışıdır. İlkbahar, yaz, güz ve kıştır. Zen, çiçekleri vazoya yerleştiren kadındır. Ustanın çay içişidir. Zen’i öğrenmek istiyorsanız Asya’da uygulanan geleneksel yolları izlemek zorunda değilsiniz. Yürürken, yemek pişirirken, araba ve bilgisayar kullanırken, koşarken, dansederken, tenis ya da futbol oynarken de Zen’i uygulayabilirsiniz. İşte bu kitap da bunun için yazıldı.
(Arka kapaktan...)

Çok uzun zamandır zen, budizm, yoga, sadeleşme gibi konularla ilgili okumalar yapmak istiyordum ama nereden başlayacağımı bilmediğim için sürekli bunu erteliyordum ama en sonunda bir yerden başlamaya karar verdim ve bence doğru kitabı da seçtim.
Gündelik Yaşamda Zen, tam da arka kapak yazısında da olduğu gibi ne yapıyorsanız ya da ne yapmanız gerekiyorsanız onu yapmanız/yapmaya devam etmeniz. Ve en önemlisi de yaptığınız işi gerçekten önemseyerek ve ona odaklanarak yapmanız.
         Gündelik yaşamın karmaşası içinde insan bazen kendinin bile farkına varamıyor ve ben bazen sakinliğe ihtiyaç duyuyorum. Kafamdaki sesleri susturabilmek için de bunu yapmayı öğrenmem gerekiyor bence. Bu yüzden bu tip kitaplar okumaya devam edeceğim.
         Bana vereceğini kitap önerilerine de açığım bir de. :)



19 Ocak 2018 Cuma

Kabuk Adam

         


         Kabuk Adam
         Aslı Erdoğan
         Everest Yayınları
        
         “Lire” dergisi tarafından “Geleceğin  Yazarı” arasında gösterilen Aslı Erdoğan’ın ilk romanı Kabuk Adam, Karayipler’de, şiddetin bataklığında yaşanan korku ve tutku dolu sıradışı bir aşkın, ölümle yaşamın sınırında kurulan mucizevi bir dostluğun hikayesi.
            “Tropiklerde, o gözden ırak adada öğrendim ki, cennetle cehennem iç içedir, ancak bir katil bir peygamber olabilir ve insan bir başkasına, aynı karabüyü ayinlerindeki gibi, dönüşebilir, çünkü insanın tam zıddı gene kendisidir.”
            (Arka kapaktan…)

         Sonunda tanıştık Aslı Erdoğan ile. Çok da araştırmadan ilk kitabı hangisi diye baktım internetten ve ilk romanının Kabuk Adam olduğunu öğrenince hemen buna başladım. Açıkçası yayınlanmış ilk eseri mi bilmiyorum. İnşallah öyledir.
         Kabuk Adam’da bambaşka bir şey okuyacağımı hayal etmiştim. Kitapların arka kapak yazılarını okumam ben. Başından, künyesinden başlar sonuna doğru okumaya devam ederim ve en son arka kapak yazısını okurum. N’apayım benim de okuma tarzım bu. Belki çok doğru değil ama ben böylesini daha çok seviyorum. Önce o kitabın neler anlatabileceği hakkında tahminlerde bulunuyorum, sonra da okumaya başlıyorum.
         İşte bu kitapta da nedense inzivaya çekilmiş bir adamın hikayesini falan okuyacağımı düşünmüştüm ama çok farklı bir hikaye ile karşılaştım. Irkçıların, tutunamayanların, acıların, acı çekenlerin hikayesi var kitapta. Bu ay böyle bir okuma daha yaptım ama henüz yorumunu yayınlamadım. Planladım, ay sonunda yayınlanacak ama güzel bir tesadüf oldu aynı ay içerisinde benzer bir konuda okuma yapmak.
         Açıkçası kitap daha içimde sonlanmadı. Aslı Erdoğan’ın yaşam hikayesi de çok ilginç üstelik. Sanırım buralarda sık sık kitaplarına yer vereceğim artık. Geç tanıştık ama olsun. Geç olsun güç olmasın. Artık benimle.
        


18 Ocak 2018 Perşembe

Çocuksun Sen

         


         Çocuksun Sen
         Ahmet Telli
         Everest Yayınları

                      Aşklar mı diyordun, anladım
            Senin incindiğin benimse
            Yollara düştüğümdür benimse

            Biten bir aşk için
            Söylenecek söz şu olmalı
            Güzeldi yine de
            Hiç kimse bir aşkı
            Onarmaya kalkmasın
            Kaybedilmeye değer
            En güzel anında bitirilmişse eğer
(Arka kapaktan…)


Ahmet Telli okumayı severim. Bu ara genellikle e-kitap okuduğumdan bir de şiir kitabı okuyayım dedim. Severek okuduğum şiirlerdi. Geçen yıl her ay bir şiir kitabı okumaya çalışıyordum. Bu yıl da bunu devam ettirmek istiyorum. Umarım başarılı olabilirim. 

14 Ocak 2018 Pazar

Şeytan İşi

         


         Şeytan İşi
         Hüseyin Rahmi Gürpınar
         Hazırlayan: Kemal Bek
         Atlas Kitabevi
        
         Hüseyin Rahmi Gürpınar, Şeytan İşi romanında yaşlı ve zengin, ama cahil ve aklı kıt bir kadın olan Hayriye Hanım’ın, bir şaka dolayısıyla başına gelenleri, bilinen gülmeceli anlatımla öykülüyor. Birbirleriyle cilveleşen kedilerin rahatsız edici miyavlamalarıyla başlayan, Hayriye Hanım’ın tımarhaneye düşmesiyle acıklı bir sona ulaşan bu romanda, yazar, zamanın İstanbul yaşamından doğalcı sahneleri, etkileyici bir dille betimlemektedir. Her zamanki toplumsal eleştirisi, en azından gülümseten gülmecesi ve yürek sızlatan dramıyla…
         (Arka kapaktan...)

         Kitabın arka kapak yazısında her şey anlatılmış zaten. :) Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın bulabildiğim tüm kitaplarını okumaya karar verdim bu yıl. Neden böyle bir karar aldım bilmiyorum ama bir hışımla bu kitaptan başladım okumaya. Elimdeki tüm kitaplar e-kitap olarak mevcut olduğundan tabletimden okuyorum. E-kitap olunca sanki daha hızlı okuyabiliyorum.
         Bu tip öyküler okumayı severim, hatta ben biraz tiyatro oyunu tadı alıyorum böyle hikayelerden ama oyunu var mıdır hiç bilmiyorum.

Not: Okuduğum e-kitabın kapağı buydu ama bir türlü bulamadım resmini. Nadir Kitap'ta vardı bir tek.
        


8 Ocak 2018 Pazartesi

Bir Beyoğlu Düşü

         


         Bir Beyoğlu Düşü
         Demir Özlü
         Türkiye İş Bankası Kültü Yayınları
        
         Başımdan bütün bu tuhaf olayların geçtiği gençlik yıllarından bu yana, denizleri çeşitli yönle açılan, yumuşak tepeleriyle bütün o Boğaz’la Haliç çevresine uzanan, gizemli İstanbul kentinde hiçbir yer beni Tünel Alanı kadar ilgilendirmemiştir.
            …
            Şimdi rutubetli sokaklarıyla o gizemli mahalleden uzaktayım. Hepsi, bütün yaşadıklarım da, baskı altında geçmiş gençliğimin o büyüleyici yanılsamaları da geride kaldı. Bir sanrı, bir sanrıdan başka bir şey değiller artık. Geceleri, kentin boğucu gökyüzünü saran deyimlendirilemez bir hayalet. Ardımı bırakmayan hayaleti, bir giysi gibi çıkarıp atmam gerekiyordu üstümden.
            (Arka kapaktan)

         Bu küçücük kitaptan oldukça etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Beyoğlu ve Tünel Alanı dolaylarında geçen anlatısı özlemimi katlamakla kalmadı anlattıklarını izliyormuşum gibi de hissettim Özlü’nün.
         Bu arada kendisi Bunalım Edebiyatının öncülerindenmiş ki bu yönden ilgimi çekti. Ama bir önemli detay daha var ki kendisi Tezer Özlü’nün de abisiymiş. Bu da ilgimin ona yönelmesinin ikinci sebebi. Başka kitaplarını da okumak istiyorum.
         Bir de bu kitap sanırım YKY tarafından yeniden basılmış ama başka yazılar da eklenmiş sanırım o versiyona. İnternette aratınca genelde o çıkıyor. İsmi: Bir Beyoğlu Düşü-Berlin’de Sanrı Kanallar. Ama ben İş Bankası’ndan çıkanı okudum.

         

Pazartesi Düğünümüz Var

         


         Pazartesi Düğünümüz Var
         The Weekday Brides #2
         Catherine Bybee
         Çeviren: Gülfem Çırak
         Novella Yayınları

         Carter Billings
            Carter Billings, sarı saçları ve istediği her kadını elde edebilecek yakışıklılığıyla tam da Hollywood’a layıktır, fakat o Kaliforniya eyaleti valiliğine adaylığını koymuştur. Ve artık bir yuva kurup çocuklarının babası olması gerektiğini anlamıştır. Gizliden gizliye hoşlandığı Eliza Havens, heyecanı ve tutkusuyla tam da onun istediği eştir, ama Eliza onunla evlenmek isteyecek son kadındır. Hatta Carter’la aynı odada olmaya bile katlanamıyordur.
            Eliza Havens
            Arzularına teslim olmaktansa Carter’ı kendisinden uzaklaştırmak Eliza için daha kolaydır. Hayatını, Samantha’nın çöpçatanlık şirketinden kazanan Eliza kesinlikle ama kesinlikle evlenmek istemiyordur. Ayrıca geçmişine dair sırları hayatına birini sokmasını engelleyecek kadar tehlikelidir. Carter ikisinin sorunları için de hızlı çözümler bulmuştur, fakat ona evet demek, âşık olmaya başladığı adamı tehlikeye atmak demektir.
            Carter ve Eliza şimdi her şeye rağmen bir karar vermelidir, çünkü bilirsiniz aşkın olduğu yerde tehlike ve sır diye bir şey yoktur.
            “Catherine Bybee’yi henüz en sevdiğiniz yazarlar listenize eklemediyseniz, bu kitabı okuduktan sonra kendinizi bunu yapmaya zorunlu hissedeceksiniz. Bu hiç kimsenin kaçırmaması gereken bir kitap, çünkü kesinlikle mükemmel.” – Booked Up Reviews-
            “Catherine Bybee iyiyle kötü arasındaki dengeyi kurmada tam bir usta. Okuyucuyu, kitaplarındaki büyülü dünyanın içine büyük bir hızla çekiyor.” –Reading Between the Wines-
            Pazartesi Düğünümüz Var çok hızlı okunan bir kitap. Bir kerelime aldım ve bırakmam mümkün olmadı.”-The Romance Studio-
            (Arka kapaktan)

         Böyle kitapları neden okuyorum hiç bilmiyorum. Üstelik kitabın sonunda bir serinin ikinci kitabı olduğunu fark ettim. Ama bu konuya sonra geleceğim.
         Çok tahmin edilebilir ve durağan bir kitaptı bence. Hızlı okunması sebebiyle okumayı yarım bırakmak istemedim. Kitap bende e-kitap olarak bulunduğundan çok da acımadım yiten zamana. Açıkçası para verip alsaydım üzülürdüm. Size çok da bir şey katmayacak bir kitap bana göre. Okuyorum sonra da pişman oluyorum işte böyle.
         Bu kitap The Weekday Brides serisinin ikinci kitabıymış ama bence birinci kitabı okumaya hiç gerek yok. Birinci kitapta da bu kitapta geçen başka bir çiftin hikâyesi var ve zaten bu kitabın içinde de on kere hikayelerinden bahsetti. Yani insan aptal değilse anlar neler olduğunu.
         Aman zaman kaybı yahu!
        


3 Ocak 2018 Çarşamba

Hayatı Sadeleştirmek İçin Derle, Topla, Rahatla

         


         Hayatı Sadeleştirmek İçin Derle, Topla, Rahatla
         Marie Kondo
         Çeviren: Melis Zeren
         Epsilon Yayınevi
        
         Hangimiz dağınık değiliz ki? Evimiz, işyerimiz, hayatımız… Peki derli toplu olmak bu kadar mı zor? Saatleri ayırarak topladığınız her yer kısa sürede yine mi dağılıyor? Belki de şimdiye kadar yanlış yöntemleri uyguladınız.
            Japon temizlik ve organizasyon uzmanı Marie Kondo, “derleyip toplama” konusunda size yardımcı olmaya hazır. Üstelik kalıcı sonuçlar elde edeceğinizin garantisini veriyor. Marie Kondo, bu kitapta anlattığı yöntemler ve paylaştığı sırlarla sayısını kendisinin bile hatırlamadığı müşterilerinin hayatını değiştirdi. Şimdi sıra okuyucularda!
            Bir balıkçı yaka siyah kazağı diğerinden nasıl ayırt edeceğinizi bilmek, çorapları doğru şekilde katlamak, saklama kutularını en etkili şekilde kullanmak… hayatınızda mucizeler yaratabilir. Hele fazlalıklardan kurtulmak… Kendinizi eskisinden çok daha huzurlu, mutlu ve enerjik hissetmenizi sağlayabilir. Denemeye başlayın… Hemen, şimdi!
            (Arka kapaktan…)

         Bu kitabı okumayı çok istiyordum. 2018’e nasipmiş.
         Açıkçası Marie Kondo’nun anlattığı çoğu şeyi mantıklı buldum ama bazı konular bana aşırı gibi geldi.
         Ben zaten üniversite birinci sınıftan beri daha az almaya çalışıyorum. Kendime belirli kotalar koyup aşmamaya çalışıyorum. Atmaktan önce almamak lazım bence.
         Her şeyi atmak bana çok mantıklı gelmiyor. Gerçi böyle diyerek ben de Marie Kondo’nun müşterileri gibi konuşmuş oluyorum ama kitapta sürekli direkt olarak atmaktan bahsedince ben bundan biraz rahatsız oldum. Atmak yerine dönüştürmek ya da ihtiyacı olan birilerine ulaştırmak ya da hiç olmadı satmak bana daha mantıklı geliyor. Belki kadının atmaktan kastı tam olarak çöpe atmak değildir, bilemiyorum gerçi. Ama beni burası rahatsız etti işte.
         Sonra kitaplar var. Benim asla ama asla uygulayamayacağım nokta burası zaten. Yoksa tüm o maddeleri yerine getiririm ki bir süredir ev için bu süreçten geçiyorum ama yavaş yavaş. Ama kitaplar… Kitaplar benim zayıf noktam. Aslında her kitabı satın almayıp kütüphaneden ödünç alıp okuyunca geri vermek de çok mantıklı. Ki ben yıllarca böyle okudum. Ta ki üniversiteye başlayıncaya kadar. Balıkesir’deyken kütüphane üyeliğim vardı. Ama Kuşadası’nda kütüphaneyi keşfedip üye oluncaya kadar yıllar geçti ve mezun oldum. Bir gün bir çocuğum olursa ona güzel bir kütüphane bırakmak istiyorum mesela ben. Gerçi ben en güzel kitaplarımı lise zamanında okudum ve onları hep kütüphaneden aldığım için hiçbiri elimde yok ama yavaş yavaş tamamlayacağımdır. Onun haricinde mesleki kitaplarım falan da çok önemli benim için.
         Ben sadeleşemeyeceğim galiba. :)



24 Aralık 2017 Pazar

Kocan Kadar Konuş – Diriliş

         


         Kocan Kadar Konuş – Diriliş
         Şebnem Burcuoğlu
         Dex Yayınları

         “Dişi olan karadul örümceği, erkeğiyle çiftleştikten sonra onu bir güzel yermiş. Yediği erkek sayısı günde yirmiyi bulabilirmiş. Denilen odur ki erkek, sadece yavruları olsun diye kendini kurban edermiş. Bir günde yirmi erkek! Ben bir tanesini bulmaya çalışırken maymun oldum, Allah’ın örümceği günde yirmi erkeği bulduğu gibi bir de mideye indiriyor!”
            Çok sevgili Türk kızı, bir önceki kitapta mevcudiyetimizin ve istikbalimizin yegâne temelinin bir koca bulmak olmadığını anlatmaya çalışmıştım hatırlarsan. O kitapta bana verilen tavsiyeleri hiç uyguladın mı bilmiyorum ama sonunda başıma neler geldiğini gördüm. Şunu hiç unutma: sen belli bir yaşa gelene kadar kimileri evlen diye baskı yaparken kimileri de evlenmeni engellemek için elinden geleni ardına koymayacak! Nikâh masasına oturana kadar atlatman gereken çok badire, dâhili ve harici çok bedhahların olacak.
            Tüm bunlara rağmen akıl sağlığını koruyabildiysen seni gönülden tebrik ediyorum; yüce bir insan, eşsiz bir varlıksın sen Türk kızı!
            (Arka kapaktan)

         Kitabın birincini de okumuş çok eğlenmiştim. Hatta filmini de izlemiştim. Kitaptaki kadar eğlenmesem de güzeldi o da. Ne zamandır ikincisini de okumak aklımdaydı. İlkini de e-kitap olarak okuduğumdan ikincisini de öyle okudum. Ama bunun filmini izlemedim. Belki bir gün izlerim, emin değilim.
         İlk kitap kadar eğlenmedim ama yine de oldukça komik bir kitaptı bana göre. Türk aile yapısı ve kızların üzerindeki baskılar komik bir dille anlatılmış.
         Gülmeye ihtiyacım vardı. Severek okudum.


27 Mayıs 2017 Cumartesi

Valla Kız Değilim

         


         Valla Kız Değilim
         Füsun Önal
         İnkılap Yayınları

         Bu kitabımı, 5 Temmuz 1995’te yitirdiğimiz dünya insanı, büyük yazar, gerçek bir Türk aydını olan, çok sevdiğim ve hep seveceğim Aziz Nesin’in çok değerli anısına adıyorum.
            Füsun Önal
            (Arka kapaktan)

         Eğer Aziz Nesin kitapları okumayı seviyorsanız bu kitabı da seversiniz bence.
         Kitap birkaç hikayeden oluşuyor. Tarzı gerçekten Aziz Nesin’in tarzına benziyor. Anladığım kadar Önal ve Nesin çok yakınlarmış. Benzemesi de normal bu durumda.


6 Mart 2017 Pazartesi

Kayda Geçen Metinler

         

         
         Kayda Geçen Metinler
         Bünyamin Aydın
         Tosbağa Kitap

         Hayatımın son demleriydi sanki o gün hissettiklerim
     Ürperdim bir an ayağa kalktım
     Yavaş yavaş mutfağa yürüdüm
     Kapıyı açtım ve ışığı yaktım
     Sonra ocağı yaktım
     Çakmağı yaktım
     Sigaramı yaktım
     Oturdum
     Bekledim
     (Arka kapaktan)
        
         Bir gecede okuyup bitirdiğim bu kitabın ilk kısmında denemeler var. Dili oldukça basitti ve akıcı bir okuma yapabiliyorsunuz. Bende sanki yazarın yaşının küçük olduğu izlenimini bıraktı.
         İkinci kısım ise şiirlerden oluşuyor.
         Kolay bir okuma olsa da çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim bu kitabı.




23 Ocak 2017 Pazartesi

Çiçeklerin Şarkısı



Çiçeklerin Şarkısı
Christine Breen
Çeviren: Müge Atalay Bayyurt
Timaş Yayınları

Batı İrlanda’da bir kır evinde, çiçeklerle dolu bir bahçede yaşayan Iris, daha küçücük bir bebekken evlat edindikleri kızı Rose ile hayata tutunmak için elinden geleni yapmaktadır. Eşi Luke ölüm döşeğindeyken iki yıl önce ona bir söz vermiş, sonrasında da bu sözü zihninin derinliklerine gizlemiştir. Ancak bir gün doktorundan gelen beklenmedik bir haberle bütün planları değişecektir.
Bu arada artık on dokuz yaşında güzeller güzeli bir genç kız olan Rose, keman eğitimini tamamlamak için Londra’dadır. Bir yandan yüreğinde babasının yasını taşırken, okulundaki elemelerde yeteneğini göstereceği için gergin ve heyecanlıdır. Birdenbire annesini de kaybetme riskiyle yüzleşince okulda işler sarpa saracaktır.
Rose’un gerçek annesin, onu dünyaya getiren kadını bulmak… Iris, eşine verdiği bu sözü tutmak için kıtalararası bir maceraya atılır. Kendi başına bir şey gelirse Rose’un yalnız kalmaması için çıkılmış bir yolculuktur bu. Yirmi yıl öncesinden bir adres, bir isim ve belirsizliklerle dolu Boston… Kızının mutluluğu için çıktığı bu yolculukta hayatına dokunan yeni insanlar, Iris’in hayatında neleri değiştirecektir?..
Christine Breen’den, hayatın sürprizlerini kucaklamayı öğrenen bir kadının duygu dolu hikâyesi: Çiçeklerin Şarkısı…
“Aşk, kayıplar ve evlat edinme konusu üzerine bir anne ve kızının dokunaklı hikâyesi… Breen’in romanındaki karakterler, okuru hemen yakalıyor ve yürek burkan bir hikâyenin odağına taşıyor. Etkileyici bir ilk roman.”
-Publishers Weekly-
            (Arka kapaktan)

         Geçen gece bir gecede okuyup bitirebileceğim, biraz da eğlenebileceğim çiklet bir kitap arıyordum. Bilgisayarımı indirdiğim kitapların arasından seçtim kendisini ve okumaya başladım. Öncelikle söylemek isterim ki çok kolay okunur bir kitap.
         Iris, evlatlık aldığı kızının annesini aramaya çıkıyor eşi Luke öldükten sonra. Hikâyenin özü bu. Benim sevdiğim şey ise her bölümde başka birinden bahsediyor ve bu kişiler kitabın sonlarına doğru ilginç bir şekilde ortak bir paydada buluşuyorlar. Yazar bence bunu çok güzel kotarmış.
         Eksik bulduğum kısım ise Rose ile ilgili bölümlerin çok yüzeysel tutulması oldu. Bence biraz daha işlenebilirdi o kısımlar.
         Kitabı okumaya ara verdiğimde hakkında yapılmış yorumlara göz atmıştım ve herkes sonunun muhteşem olduğunu yazmışlardı. Bana göre son kısımları iyiydi fakat sonu sönük kalmıştı.
         Kitabı okurken hep Hamdi Koç’un Çiçeklerin Tanrısı isimli kitabını hatırladım. Bu kitapla tek ortak noktası çiçekler aslında. Konuları benzer değil. Ama ilginç bir şekilde aklım sürekli o kitaba kaydı.
         Kitabın İrlanda’da geçiyor oluşunu ise çok sevdim. Bu arada ilk kez İrlanda’da geçen bir kitap okuyorum. Sanırım yazar da İrlandalı. Hem İrlandalı arkadaşlarım olduğundan hem de İrlanda’yı çok merak ettiğimden İrlanda ve Iris’in yaşadığı yerle ilgili betimlemeleri çok severek okudum.

         Ben gece yarısından sonra başlayıp yüzde 95’ini falan okudum. Sabah da kalan kısmını okuyup bitirdim. Hoşça birkaç saat geçirmek isterseniz tavsiye edebilirim. 

19 Ocak 2017 Perşembe

Yayazula




         Yayazula (The Gruffalo)
         Julia Donaldson
         Resimleyen: Axel Scheffler
         Çevirmen: Ali Berktay
         İş Kültür Yayınları


            “Minik fındık faresi gezintiye çıktı
            Karanlık ormanın içinde,
            Tilki gördü fareyi
            Mmm, dedi, şunu indirsem mideye.”
            Karanlık ormanın içinde biraz daha ilerle, takıl cin gibi zeki farenin peşine, gör bak başına neler gelecek, baykuşla, yılanla ve karnı acıkmış yayazula ile nasıl baş edecek…
            (Arka kapaktan)

         Çocuk kitabı severlerde bugün Yayazula isimli okul öncesi çocuklara hitap eden bir kitap var.
         Siz de sever misiniz çocuk kitabı? Ben çok severim, yazı dili, çizimler falan çok hoşuma gider. Arada sırada alır okurum.
         Bu kitapta da minik farenin ormanda yaptığı gezinti sırasında yaşadıkları anlatılıyor. Pedagojik eğitimim yok ama herhalde farenin ne kadar zeki oluşu ve kendini zekası sayesinde kendinden büyük hayvanlara yemek olmaktan kurtarması çocukların ilgisini çekecektir.
         Kitabı pdf olarak okuduğumdan görseli internetten.
         İçinizdeki çocuk hiç kaybolmasın efenim.


22 Temmuz 2015 Çarşamba

Londra Caddesi



              
         Londra Caddesi
         Samantha Young
         Çevirmen: Aslı Dağlı
         Dex Yayınları

         Dublin Caddesi’nde Joss ve Braden’in aşkıyla baştan çıkmıştınız… Londra Caddesi’nde ise Johanna ve Cameron ile ihtirası doruklarda yaşayacaksınız. Johanna’nın alkolik bir annesi ve bakması gereken küçük bir erkek kardeşi vardı. Babası alıp başını gitmişti, evi geçindirmek Johanna’ya kalmıştı. Artık sadece kardeşi için yaşıyordu. Erkek arkadaşlarını da bu yüzden zenginlerden seçiyordu. Kendi arzuları onun için önemsizdi. Pasaklı kotu, dövmeleri ve hırpani tişörtüyle şehrin en seksi serserisi Cameron hayatına girdiğinde Johanna’nın bütün ezberi bozuldu. Onu öylesine çok arzuluyordu ki, kalp atışlarını bile bir türlü dizginleyemiyordu. Cameron barda birlikte çalıştıkları bu mesafeli görünün seksi kızılın sakladığı sırlarını açığa çıkarmaya kararlıydı… Teker teker savunma kalkanlarını indirecekti… Johanna çırılçıplak kalıncaya dek!..
            “Aşırı seksi bir kitap bu. Hem kahramanın kendini bulma ve güçlenme yolculuğuna da bayıldım. Londra Caddesi’ni tüm kalbimle tavsiye ederim.” –USA Today-
            (Arka kapaktan)

         Merhaba,
         Yine ciklet bir kitapla karşınızdayım ama bu sıcak havalarda başka bir şey okuyamıyorum ne yazık ki. Bir de kafam o kadar dolu ki beni yormayacak kitaplara ihtiyaç duyuyorum hep.
         İçindeki tüm o romantik ve seks şeylerini geçiyorum. :) Tahmin ediyorsunuzdur zaten nasıl olduğunu. Ama bu kitabı sevmemin en büyük nedeni kadının zayıflıklarını bir bir görmesi, kabullenmesi ve üstesinden gelmesi. Güzel bir direnişti bence. Sırf bu yüzden bile bir şans verilebilir.
         Bu arada arka kapaktan öğrendiğimize göre bu bir seriymiş ve bu serinin ikinci kitabıymış. İlk kitapta, bu kitapta da geçen, Joss ve Braden’in ilişkisi anlatılıyormuş. Bilmem, denk gelirsem onu da okuyabilirim bir ara.
         Serin günler diliyorum efenim!
               


17 Temmuz 2015 Cuma

Kiralık Sevgili

         


         Kiralık Sevgili
         Christine Bell
         Nemesis Kitap

         Sarabeth, severek çalıştığı tatil köyü yasadişi işler yapabilmek için kurulmuş bir paravan şirket çıkınca, işten ayrılır. Bir süre sonra şirketin çevirdiği gizli işler de orta çıkar ve her şey altüst olur. yine de olayların daha da kötüleşmesi uzun sürmez. Geçmişte o tatil köyünde çalışan insanların teker teker kaza süsü verilmiş cinayetlerle ortadan kaldırılmaya başlanması, Sarabeth’i endişelendirir. En az onun kadar endişeli olan yakın arkadaşı Lindy, Sarabeth’i koruması için bir koruma kiralar. Ancak bu kiralık korumanın, kiralık bir sevgiliye dönüşmesi an meselesidir.
            (Arka kapaktan)
        
         Merhaba,
Çerez bir kitap daha…
Sıkıntılı ve endişeli geçen günler yüzünden ne yapacağımı bilemez haldeyim biraz. Endişemi bastırabilmek için çerez kitap bakınırken bu kitaba denk geldim.
         Aslında iyi işlenseymiş güzel bir kurgusu varmış ama sanki yazar bu kitabı iki arada bir derede yazmış gibi. Çok aceleye gelmiş sanki. Ya da sanki asıl kitabın özetiymiş gibi. Bilemedim yani.

         Yazlıkta yalakta, deniz kenarında ya da evde sıkıntıdan patlarken okunup unutulacak bir kitap bence. Ne yazık ki.

16 Temmuz 2015 Perşembe

Benim Balığım Yaşayacak

         
        
         Benim Balığım Yaşayacak
         Ruth Ozeki
         Çevirmen: Filiz Saban
         Parodi Yayınları

         Olur da biri size bu kitap hakkında bir şey sorarsa ona sadece yalan söyleyin. Tokyo’da, katlanamadığı yalnızlığına son vermeyi düşünen 16 yaşında genç bir kız: Nao. Pasifik’in öteki tarafında ise ıssız bir adada ilham perisini arayan bir yazar: Ruth. Ve bu hayatları birleştiren sahil kenarına vurmuş bir günlük: Nao’ın günküğü.      
            Nao’ın tek arzusu, hayatına son vermeden önce, Budist rahibesi olan büyük büyükannesinin hayatını kaleme almaktır. Gözlerden ırak yaşayan yazar Ruth ise bir gün sahilde gezerken kıyıya vurmuş bir çanta bulur. Bu, 2011 yılında Japonya kıyılarını vuran tsunaminin sürüklediği eşyalardan biridir muhtemelen. Gizem, gün ışığına çıkmaya başladıkça Ruth geçmişe, Nao’ın acı yaşantısına, onun bilinmez kaderine ve aynı zamanda kendi geleceğine doğru yer alır.
            Yazar ve okur, geçmiş ve şimdi, gerçek ve kurgu, kuantum fiziği, tarih ve mitolojinin iç içe geçtiği Benim Balığım Yaşayacak, benliği ve tüm dünyayı keşfe çıkan özgün bir hikâye.
         “Ozeki bu sefer büyük oynuyor… Kaderleri birbirine mühürlenmiş iki zaman kahramanının, Ruth ve Nao’ın peşinden sürüklüyor bizleri.” –The New York Times Book Review-
            “Ozeki’nin bu romanı, edebiyattan ve entelektüel bir coşkuyla sarmalanmış iyi bir hikayeden haz alanları kesinlikle memnun edecek.” –Publishers Weekly-
            (Arka kapaktan)

         Merhaba,
         Bu aralar benim için kitap okumak biraz zor. YDS’ye hazırlanıyorum. Üniversiteye hazırlanırken geçirdiğim o sınav süreci pek hoş değildi. Üniversiteyi kazandıktan sonra da sırf süreci yüzünden doğru düzgün ders çalışmadım. Ama nereye kaçarsam kaçayım yine bir sınav geldi buldu işte beni. Turist rehberliği yapabilmem için son bir adım kaldı; o da kokart alabilmek. Bunun için de o sınavı geçmem gerek.
         Ders çalışmayıp başka şeylerle uğraşınca vicdan azabı çekiyorum işte. Az okuyorum o sebeple.
         Neyse…
         Bu kitap instagramda o kadar çok paylaşıldı ki merakıma yenik düşüp ben de okudum sonunda ve iyi ki okumuşum diyorum.
         Kitabın yazı dili çok akıcıydı. Hiç ilgimi çekmeyen kuantum fiziğiyle ilgili kısımları bile pek zorlanmadan okuyabildim.
         Nao’ın yaşadıkları ya da yaşamak zorunda kaldıkları çok üzücüydü gerçekten. Babasıyla arasındakiler de öyle. Tapınakta geçirdiği dönemlerse gerçekten aydınlatıcıydı.
         Japonya, Japon kültürü ve Japonca kelimelerle ilgili verilen bilgileri de çok sevdim tahmin edersiniz ki. :)

         Hala okumayanlarınız varsa okumanızı tavsiye ederim.

10 Ocak 2015 Cumartesi

Köle

         


         Köle
         Işıl Parlakyıldız
         Sokak Kitapları Yayınları
        
         Kudretli bir prensin bir köleye duyduğu tutku…
            Bir kölenin efendisine olan aşkı…
            Aslında Prens Edward’ın aklını kurcalayan sorunun yanıtı gayet basitti. İkisi de sadece bedenlerinde özgürdüler. Edward ne prensti, Jaymie ne bir köle. Dudakları, gözleri, elleri özgürce konuşuyordu. Birbirlerine haykıramadıkları, söylemek isteyip susmak zorunda kaldıkları cümlelerdi sevişmeleri.
            Veliaht Prens Edward yatağını nice kadınlar süslerken tutkuyu kölesinin gözlerinde bulduğunda aşık olabileceğini hiç düşünmemişti. Her istediğini elde etmiş bencil Prens, Köle Jaymie’nin aşkıyla baş edebilecek mi? Aşkı için savaşırken onu sırtından kimler vuracak? Kaybedişi, intikamı ve pişmanlığı bulacağınız romanda iliklerinize kadar sevgiyi yaşarken, roman aşkın her halini size sunacak. Sizi şehvetin, masumiyetin ve acının derinliklerine çekecek…
            Gözyaşlarınız akarken tutku teninizi ısıtacak…
            (Arka kapaktan)

         Yani… Bu kitap için ne söylenir, bilemiyorum. Kitabı ilk önce Watpatt’den okumaya başladım ve “Bu ne biçim şey ya…” dediğimi hatırlıyorum. :) Devamını da gerçeğinden okudum. 22. yüzyılda ülkelerin monarşiyle yönetilmesi beni çok şaşırttı. İnsan acaba olur mu öyle şeyler diye düşünmeden edemiyor. Tabii bu yüzyılda kölelik sistemi de var.
         Köle deyince cinlerim tepeme çıkıyor zaten. Ama Jaymie ve Edward’ın arasındaki aşk güzeldi. Tabii sonra Jaymie’nin köleliğini bu kadar kabullenmiş olmasına ve Edward’ın çığrından çıkıp deliye dönmesine ve kıza eziyet edip durmasına çok sinir oldum.
         Ama sonunda tatlıya bağlandı her şey. Güzel kitaptı sonuçta. Güzel bir gün geçirtti bana.


Ali’m


Ali’m
Bir Türk Masalı
         Işıl Parlakyıldız
         Müptela Yayınları

         “Biliyordum, onu gördüğümde yine bütün kalkanların bedenimi saracak ve aşık ruhumu saklayacaktım. Artık hiç değilse kendime dürüst olma vaktiydi. Aslı ruhuma işlemişti işlemesine de ben bunu istiyor muydum? Hoş aklıma, ruhuma girerken bana sorduğu yoktu ama korkuyordum. Hiçbir şeyden korkmadığım kadar korkuyordum.”
            Ali Aral, nam-ı diğer Ali’m… Karanlık ve acımasız bir hayatı seçmek zorunda kalan, korkularını ve pişmanlıklarını kör bir cesaretin arkasına saklayan bir adam… Ali’m, yetimliğinin acısını; Duygu’ya can, Bekir’e kan, Sado’ya yıkılmayan duvar olarak unutmuştu. Hercai arzuların efendisiyken, bir gün hayatına gökten zembille inen Aslı’yla tanıştığında hayatındaki en büyük eksikliğin ne olduğunu anladı: Aşk… Fakat hayatındaki eksik şeyi yerine koymak sandığı kadar kolay olmayacaktı.
            Ali’m, Aslı için yanmayı ve yakmayı öğrenebilecek miydi? Öksüz ruhuna, kana bulanmış geçmişine aşkı anlatabilecek miydi? Ondan kaçan kadını, onu kendinden bile çok seveceğine inandırabilecek miydi?
            Hercai arzuların ebedi aşka dönüştüğü Bir Türk Masalı daha…
            (Arka kapaktan)

         Ali tam bir Türk erkeği… Aslı’yı ne kadar severse sevsin bir türlü sevdiğini söyleyemiyor, hissettiremiyor. Tabii bunda kimsesizliğinin, öksüzlüğünün de payı büyük de tam bir Türk erkeği ya. Dışı kaba saba, höt höt bir adam ama içi yumuşacık. Çabalaya çabalaya öğreniyor aşkını göstermeyi.
         Kitabı sevdim ama yer yer hatalar vardı. Rahatsız etti beni. Tamam birazcık. :)
         Ben en çok Duygu’yu sevdim ama. Belki de ilk onu okuduğumdan olsa gerek. O benim birincim. :)
         Bu arada inşallah yazarı Sedat’ı da yazar. Ben en çok onu merak ediyorum. Işıl Hanım’a duyrulur. :)


3 Ocak 2015 Cumartesi

Duygu

        

         Duygu - Bir Türk Masalı
         Işıl Parlakyıldız
         Müptela Yayınları

         Anne sıcaklığı, baba emniyeti olmayan bir dünyada ayakta kalmaya çalışan kırılganlık abidesiydi Duygu. Üç yoldaşı vardı onu taşıyan. “Develerim” derdi onlara. O develer ki İstanbul’un en arızalı tipleriydi. Her ne kadar bela makinesi olsalar da Duygu için tek bir gerçek vardı;
            “Bekir candı, Ali kandı, Sedat aşktı.”
            Ve hayat onlar için bir duadan ibaretti. İyiyim… İyiyiz… Biz hep iyi oluruz… Güçlü olmayı en zorlu yollarda öğrenmiş dev bir çınardı Sedat. Hayatta yorulmuş, aşktan çoktan vazgeçmişti. Yüreğini ördüğü çelik duvarlar arasına saklamış acımasız bir adamdı o. Acılarla atılmış düğümlerin arasında filiz verebilir miydi aşk? Meleği şeytana döndürüp, şeytanın ruhunu ele geçirebilir miydi aşk?
            (Arka kapaktan)

         Ben bu kitabı çok sevdim.
         Dün geceden beri kitapla yatıp kalkıyorum resmen. Sonunda bitirdim. Duygu’nun acılarına üzülüp, üzülünce benim de burnumun kanamasında bir ortak nokta buldum.
         Sedat’ın yıllarca içinde büyüttüğü aşkına ve dışındaki kabuğuna rağmen içindeki adama şaşırdım. Gerçekte de var mıdır acaba böyle adamlar?! Yani mafyacılık oynayıp da içi böyle aşkla dolu, pamuk adamlar? Merak edilesi…
         Bekir’in bir kız için yanıp tutuşmasına ve yıllarca beklemesine şaşırdım.
         Ali’min o şıpsevdi kalbinin o cadoloz kıza tutulduğunu görünce gülümsedim.
         Kısacası ben bu kitabı çok sevdim. En çok da Duygu ve Sedat’ın aşklarını sevdim.
         Bu kitabı çıktığından beri her yerde görüyordum. Ama hiç ilgimi çekmemişti nedense.  Dün Vikitap’ta görünce ben de var mı acaba diye bakınırken buldum kendimi. Sonra bir bakmışım kitabın yarısına gelmişim. :) Genel itibariyle güzel yorumlar almış kitap. Sanırım kitaplaşmadan önce bir yerlerde yayınlanmış bir kısmı. Yanlış anlamadıysam tabii. Emin değilim.
         Ali’min de kitabını yazmış yazarı. Bulursam bir ara onu da okuyacağım.