Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2020 Cuma

Sarsıntı

 


Sarsıntı

Barış İnce

Can Yayınları

 

Sustunuz… Uzunca bir süre sustunuz. Niye böylesiniz? Böylesiniz işte. Sevdiğini hiç bağıra çağıra söylememişler gibisiniz. Haksızlık görünce dili tutulmuşlar gibi… Suskun. Bedeni huzurda namaza durmuş, kafası başka yerde münafıklar gibisiniz. Verdiğiniz sözleri yutmuş, ettiğiniz yeminleri bozmuşsunuz. Duyulmasından korkmuşsunuz. Olduğunuzdan cesur davranıp zayıflığınızı saklamışsınız. Sesinizin çok çıktığı anlarda boyun eğmişsiniz sanki… Aciz. Keşke söylemeyi değil duymayı öğrenseydiniz…

Barış İnce, büyük beğeni toplayan romanı Çelişki’den sonra okurlarını her anlamda “sarsacak” bir romanla karşımızda. “İsimsiz” bir adadaki esrarengiz cinayetler, ada halkını avcuna almış, mafyalaşmış bir dini grup, bir masa etrafında toplanıp hem kaybolan arkadaşlarının hatırasıyla hem de dostlukları ve aşklarıyla hesaplaşan üç arkadaş ve tüm gizemlere ışık tutacak sahipsiz bir günlük…

Sarsıntı, yalnızca bugüne değil Türkiye’nin tüm zamanlarına, artık katran bağlamış acı gerçeklerine dair, ustaca yazılmış bir roman.

(Arka kapaktan)

 

Bu kitabı Can Yayınları indiriminden aldım. Çıktığı zaman çok görmüştüm ellerde. Herkes çok bahsetmişti. Merak ediyordum. Yazarın Çelişki diye bir kitabı daha var, onu da merak ediyorum aslında.

Hikaye adada geçiyor. İstanbul’dan bankacılığı bırakıp göçen Levent, adada meyhane işletmeye başlıyor. Benim gözümde nedense Cunda Adası canlandı ama kitapta ada ismi geçmiyor hiç. Adı bilinmeyen bir ada. İstanbul’un adaları bile olabilir aslında. Bir masa etrafında toplanmış arkadaşların konuşmaları ve Levent’in günlüğü ile ilerliyor kitap.

Tarikatlar, seri cinayetler, şiddet, deprem, çocuk istismarı gibi konular var alt metinlerde. Kolay okunur bir kitaptı, bir oturuşta bitirdim ben. Biraz Uyku Sersemi biraz da Öyle Güzel Bir Yer Ki tadı aldım zaman zaman.

Tek sıkıntım kitabın orta yerinde sonunu öğrenmemizdi. Biraz daha geciktirilebilirdi bence.

 


Bir Şehri Yok Etmek – İstanbul’da Kazanmak ya da Kaybetmek


Bir Şehri Yok Etmek – İstanbul’da Kazanmak ya da Kaybetmek

Emine Uşaklıgil

Can Yayınları

 

Türkiye’de, ekonomik gelişme ve büyümeyi sağlamak için en büyük koz olarak inşaat sektörü görüldü. Ancak bu sektörün sağlıklı ve kalıcı bir ekonomik büyüme yaratamadığına dair pek çok araştırma ve inceleme daima görmezden gelindi. Şehirler inşaat projelerinin “arazisi” haline getirildi.

Emine Uşaklıgil bu durumu İstanbul üzerinden gösteriyor. İnsanlar, mahalleler, sokaklar, çarşılar, pazarlar, kentin tarihi tanığı binalar, dereler, ormanlar, anılar ve hikayelerden oluşan şehir, özellikle İstanbul, bir rant kaynağı ve merkezi oldu. Bu rant hırsı, İstanbul’un kadim mahallelerine; Sulukule’ye, Balat’a, Tarlabaşı’na, Okmeydanı’na yöneldiği gibi “yeni” İstanbul yaratmak için ormanlara, su havzalarına ve barajlara da “arazi” mantığıyla bakmaya başladı.

Bunu engellemek mümkün mü? “Ecdat yadigarı” İstanbul’dan geriye ne kalacak? Göreceğiz! Tarihi silüeti bile giderek ve hızla bozulan İstanbul’a hala sahip çıkanlara… “Kent hakkı”nı savunan kentlilere, yurttaşlara…

Yaşam alanlarımızı, evlerimizi, sokaklarımızı, mahallelerimizi, şehirlerimizi savunmak, karamsarlığa kapılıp teslim olmaktan çok daha zor. Ama emin olun hepimiz teslim olmanın insanı yiyip bitiren öfkeye bulanmış hüznü yerine, mücadele halinin neşesini hak ediyoruz.

(Arka kapaktan)

 

Bu kitabı ne zamandır okumak istiyordum da sinirleneceğimi bildiğimden bir yandan da kitaplıkta bekletiyordum. Tarih boyunca İstanbul hep çok önemli bir şehir oldu. Cumhuriyet’in kurulmasıyla başkent ünvanını kaybetmiş olsa da yine de önemli bir şehirdi.

Kitapta ağırlıklı olarak şuan ki mevcut hükümetin İstanbul için yaptığı saçma sapan yapılaşma üzerinden gidilse de aslında onlardan çok önceden başlatılmış bir planlama(ma) varmış. İnşaatçı kafasıyla nasıl mahalle ve semtlerin yıkılıp rant uğruna başkalarına kazandırıldığını okuyoruz daha çok. Tarihi dokuyu yok ediyorlar falan diyoruz ya hep bu kitaptaki araştırmalar ve çeşitli uzmanlara göre çoktan yok olmuş bile doku, tarih, şehir.

Kitap 2014’ün başlarında yayınlanmış. O zamanın gündeminde üçüncü köprü, üçüncü havalimanı ve Kanalistanbul varmış. Bunların neden yapılmaması gerektiği de çok güzel anlatılmış. Zaten güya “intihar, imkansız” dedikleri ne varsa sonradan yapmaları da ilginç. Tabii kitap Gezi sonrasında hazırlanan bir kitap. Gezi’ye kadar 1990lardan hatta -abartı bile olmayacak bir şekilde- 1980lerden beri olanların tüm birikimi var. Şehir kurmak, şehirleşmek, şehri yok etmek… Yeni Osmanlı diye diye Osmanlı’dan kalanlar da dahil tüm şehri yıkıp yeni baştan yapmak! Otel için, avm için imara açılan her yer. Kentsel dönüşüm ayağına sürülen gecekondulular. Sınırsız yetki ile donatılan Kiptaş ve Toki. Hepsi. Hay sizin inşaat aşkınıza! İnşallah şu depremi yaşamayız ama eğer o günleri yaşarsak İstanbul’un sayelerinde nasıl darmaduman olacağını da göreceğiz maalesef.

Aslında söyleyecek çok sözüm var da susuyorum. Görmediğimiz, duymadığımız gizli gizli yürütülen çok şey var. İleride tarihçilerin tüm bunları nasıl yazacağı da belli bana göre.

Okumanızı tavsiye ederim. 

 

29 Ağustos 2018 Çarşamba

Düşkaçıran

 


Düşkaçıran

Cemil Kavukçu

Can Yayınları

 

Cemil Kavukçu, tam öykü ustasıdır; küçücük bir kıvılcımdan tadına doyulmaz öyküler çıkarır. Düşkaçıran, yazarın yeni öykü kitabı. Kavukçu, bundan önceki kitaplarında doğup büyüdüğü İnegöl’den yola çıkarak taşralı gençlerin öykülerini, aşklarını, umutlarını taşımıştı okura… Meyhaneleri mesken edinmiş denizcileri, yaşadığı kasabaya sıkışıp kalmış genç kızları, çocukları… Düşkaçıran, Kavukçu’nun kitaplarında bir kırılmaya işaret eden yeni, farklı öykülerden oluşuyor. Bu öyküler gerçekle gerçeküstü arasında duruyor, öykücülüğümüze fantastik, gotik tatlar getiriyor. İnanılmazı, tedirgin edici düşleri, tuhaf hayvanları, hayaletleri konu ediniyor. Düşkaçıran Cemil Kavukçu okurları için gerçek bir sürpriz.

(Arka kapaktan)

 

Bu ayki bir diğer güzel öykü kitabı da Düşkaçıran. Kitap üç bölümden oluşuyor ve ilk bölümdeki öyküler ardışık öyküler. Yani kişiler ve olaylar bağlantılı.

Bu arada lisedeyken çok okurdum Cemil Kavukçu’yu. O yıllara gitmek güzeldi. :)

 



Komşular

 


Komşular

Tahsin Yücel

Can Yayınları

 

“Tahsin Yücel’in Komşular adlı bir hikayesi var: 16 sayfalık hikayeyi okurken, yılların alışkanlığıyla, sevdiğim, ilginç bulduğum, usta işi cümlelerin altını çiziyordum. Hikayeyi bitirip baştan sona yeniden bir gözden geçirince şaşırıverdim: 16 sayfanın bütün satırlarının altını çizmişim. Tahsin Yücel, güzel şiirlerin değiştirilemez, sözcüğü yerinden oynatılamaz biçimlerine benzer bir biçim yaratmış.” Fethi NACİ

Tahsin Yücel’i öyküleri, romanları, denemeleri, inceleme ve araştırma yazılarıyla tanıyorsunuz. Komşular adlı kitabında son öykülerini bir araya getirdi. Kitaba adını veren öyküde, apartman komşusu olan bir karı-kocanın kavgasına tanık olan Albay Atmaca’nın, kavgadan nefret etmesine karşın kendini nasıl da bu kavgaya kaptırdığını, hatta taraf olduğunu, kavganın seslerini bekler olduğunu Tahsin Yücel büyük bir ustalıkla işlemiş. Gerek Komşular öyküsü, gerekse öteki dört öykü, Tahsin Yücel’in olgunlaşmış öykücülüğünün nefis örnekleri.

(Arka kapaktan)

 

Her ay başında bu ay öykü kitabı okumayacağım diyorum ama sonra dayanamayıp yine okuyorum. Çünkü İkizler manyaklığı. :D

Neyse ki bu ay okuduklarım (çünkü bir tane daha okudum) güzel öykülerdi.

 


8 Temmuz 2018 Pazar

Kerim Usta'nın Oğlu



Kerim Usta’nın Oğlu

Kerim Usta’nın Oğlu, Türk edebiyatının ustalarından Halide Edip Adıvar’ın son romanlarından biri. İşgal ve Kurtuluş Savaşı yıllarının sosyal hayatına odaklanan, yazarın hemen hemen bütün eserlerinde ortaya koyduğu Doğu-Batı çelişkisini gözlemleyen bir eser. Romanın anlatıcısı meşhur doktor Kasım Derman, zor bir hayat yaşamış ve bir gün yaşadıklarını yazmaya karar vermiştir. Doktor Kasım, muhallebici Kerim Usta’nın oğludur. Kurtuluş Savaşı başlarken çetecilere katılan Kerim Usta, dükkanını bir arkadaşına teslim eder ve karısıyla çocuğunu başka bir kimlikle İstanbul’a gönderir. Ama Kasım bir daha babasını göremeyecektir. Kerim Usta, onlardan ayrıldıktan bir ay sonra şehit düşmüştür. Babasının vasiyeti üzerine, insanların dertlerine “derman”- babasının ona verdiği soyadıdır bu- olmak için çok çalışır, eğitimini Amerika’da tamamlar ve yurduna dönerek başarılı bir doktor olur. İstanbul yaşamı, savaşın perde arkası, eğitim hayatı, meslek edinme telaşı… Halide Edib, o yıllara ait kısa ama capcanlı bir Türkiye manzarası çizmiş.

(Arka kapaktan)

 

Başka kitaplar okurken birden aklına esip yeni kitaba başlayanlar burada mı? :)

Kitabın konusu şöyle: Kurtuluş Savaşı sırasında çetecilere katılan Muhallebici Kerim Usta’nın oğlu Kasım Derman hayatını yazmaya karar verir. Babasının, annesi ve Kasım’ı Eskişehir’den İstanbul’a gönderişi, başlarına bir şey gelmesin diye oğluna Derman soyadını vermesi, Kasım Derman’ın çocukluğundan itibaren yaşadığı zorluklar ve çok ünlü bir doktor oluşu kendi ağzından anlatılıyor kitapta.

Sayfa sayısı az olmasına rağmen doğu-batı çelişkisinin iyi gözlemlenerek yansıtıldığını düşünüyorum. Dili bana göre akıcıydı. Hatta eski kelimelerin Türkçe halleri sayfa altlarına da verilmiş ama benim için çok gerek olmadı. Böyle eski kelimelerden korkup da bu tip kitaplardan uzak duranlar için iyi bir başlangıç olabilir bence bu kitap. 


9 Haziran 2018 Cumartesi

Thomas Düşerken


         


         Thomas Düşerken
         Altay Öktem
         Can Yayınları

         Düşüşüne önceden karar vermişti demek istiyorum. Bilerek kendini uçurumdan aşağı bıraktı. Derinliğin dördüncü boyutunun da fotoğrafını çekmiş, sanat hayatının zirvesine ulaşmıştı. Geriye beşinci boyut kalıyordu. Beşinci boyutun çekilmesi için bizim bir araya gelmemiz gerekiyordu. Uçurumdan yuvarlanması, sana ve bana, ayrı ayrı yazılmış birer mektuptu aslında.
         Bütün dünyanın sapkın olarak tanıdığı, kollarını kullanamadığı için ayaklarıyla fotoğraf çeken ve küçük yaşta konuşma yetisini kaybetmiş olan dahi fotoğrafçı Thomas Dumas, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Polonya’dan kaçmak zorunda kalan bir ailenin çocuğudur. İspanyol bir modelin fotoğraflarını çekerken uçurumdan yuvarlanır... Bu ölümün ardından yolları kesişen model Maria ve Thomas Dumas’ın biyografisini yazmakta olan sanat tarihi profesörü Anders, ünlü fotoğrafçının ölümünün sırrının peşine düşerler.
         Paris’ten Münih’e, oradan da İstanbul’a uzanan nefes kesici bir maceraya tanık oluyoruz.
         (Arka kapaktan...)
        
         Altay Öktem’in kalemi sürprizlerle dolu. Daha önce kendisinden O Adam Babamdı isimli kitabını okumuştum ve resmen büyülenmiştim. O yüzden bu kitabı okumayı çok istiyordum.
         KitapThomas Dumas’ın model Maria’nın fotoğrafını çekerken uçurumdan düşmesiyle başlıyor. Sonrasında ise arkadaşı ve aynı zamanda sanat tarihçisi olan Anders’de onun biyografisini yazmak için çalışmalara başlıyor.
         Kitap incecik bir şey ama bence yine çok katmanlı. Tıpkı O Adam Babamdı da olduğu gibi. Paris, Münih sonradan da İstanbul’a kadar uzanıyor. İstanbul kısmı çok ilginç.
         Dediğim gibi Altay Öktem’in kalemi sürprizli. Aslında sen farklı bir kitap okuyacağını düşünüyorsun ama bambaşka bir şey okuyorsun.
         Beni şaşırtan yazarları seviyorum. Diğer kitaplarını da okuyacağım yazarın.

4 Haziran 2018 Pazartesi

Kazı Başkanının Karavanası


         


         Kazı Başkanının Karavanası
         Arkeolojinin Delikanlısından Yemek Tarifleri
         Muhibbe Darga
         Can Yayınları

         “Arkeolojinin Delikanlısı” Muhibbe Darga’dan fevkalade bir “güveç”...
         Bu kitapta yer alan yemek tarifleri kolay elde edilmemiş. Darga’nın bir ömür, kelimenin tam anlamıyla “kazı yaparak” elde ettiği, denediği, ailesine ve dostlarına ikram ettiği, her birine kendi kişiliğinden bir şeyler kattığı yemekler bunlar...
         Kırkmerak dizimizin dokuzuncu kitabı Kazı Başkanının Karavanası, bu diziye ülkemizden bir katkı. Bu çalışma, bir yanıyla özel bir mutfak. Bir yanıyla da bir kültür tarihi. Muhibbe Darga, çalıştığı, başkanlık ettiği pek çok önemli kazıda öğrenci ve işçilerine kendi elleriyle yemekler yapmış. Yakın köylerden tarifler toplamış, bunlara bildiklerini eklemiş. Kitap, yemek tariflerinin yanında bu büyük bilim kadınımızın anılarını da içeriyor. İlk kez yayımlanan “kap kacak” fotoğrafları eşliğinde. Afiyet olsun.
         (Arka kapaktan...)

         Muhibbe Darga’nın daha önce de kitabını okumuştum. Arkeolojinin Delikanlısı isimli söyleşi kitabıydı adı. Yine bu blogda bulabilirsiniz yazısını.
         O kadar mükemmel bir insan ki Muhibbe Darga ve kendini bilime adamış, Anadolu için o kadar çok emek harcamış ki...
         Ama bu kitapta kazılarda karavana için hazırladığı yemeklerin tariflerini vermiş, tabii ki güzel anılarla birlikte. :) Çok güzel tarifler var içinde. Bazılarını ben de denemek istiyorum.
         Bu arada Can Yayınları’nın bu Kırkmerak serisinden Kafka’nın Çorbası isimli bir kitap okumuştum yıllar önce ve onu da çok sevmiştim. Muhibbe Darga’nın bu kitabıyla seriyi yeniden hatırladım ve bu seriyi tamamlamak istiyorum. Güzel kitaplar var çünkü içinde.

2 Haziran 2018 Cumartesi

Zebrail


         


         Zebrail
         Alexandre Jardin
         Çeviren: Tahsin Yücel
         Can Yayınları

         Babam öldüğü gün, gerçek beni çekmez oldu. On beş yaşındaydım, daha yeni yeni toparlanıyordum. Ancak o beni yaşama bağlayabilirdi... Her şeyden çok sevdiğim bu adamla yaşamak bir şenlikti... Ona göre, yaşıyor olmak hiçbir zaman önlemlerle hız kesmeden kendini tümüyle kapıp koyvermekle, kendi gerçeğini haykırmakla eşanlamlıydı; hiçbir zaman isteklerinden korumadı kendini...
         Fanfan adlı romanıyla da tanıdığımız, Fransız edebiyatının parlak yazarı Alexandre Jardin, tümüyle otobiyografik özellikler taşıyan Zebrail’de, kendisi de bir romancı ve usta bir senaryo yazarı olan babası Pascal Jardin’i ve onunla ilişkilerini ince bir duyarlıkla anlatıyor. Ama Zebrail’de, her şeyden önce, baba Jardin’in benzersiz kişiliği büyülüyor bizi. Onun sonsuz sevme gücü, sınırsız içtenliği, yerleşik değerlere meydan okuması, yaşamı tekdüzelikten kurtarıp sürekli bir serüvene dönüştürme tutkusu karşısında şaşırıp kalıyor, dünyaya başka bir gözle bakmaya başlıyoruz.
         (Arka kapaktan...)

         Alexandre Jardin, babası Pascal Jardin’in hikayesini anlatıyor bu kitapta. Zebrail de babanın lakabı. Zebrail değişik bir adam. Kafasında bir şey kurup, kendini ona inandırıp sonra da etrafındakileri de inandırıyor. Biraz deli işi bir kitap yani ve ben deli işi şeyleri çok severim. :))

1 Haziran 2018 Cuma

Altın Köşk Tapınağı


         


         Altın Köşk Tapınağı
         Yukio Mişima
         Çeviren: Ali Volkan Erdemir
         Can Yayınları

         Bu gizemli altın kuş ne gündoğumunda ötüyor ne kanat çırpıyordu, kendinin bir kuş olduğunu unuttuğuna kuşku yoktu. Ancak onun uçmuyor olduğunu düşünmek de yanlıştı aslında. Diğer kuşlar gökyüzünde uçarken bu kırmızı altından Anka kuşu parlayan kanatlarını açmış, sonsuza dek zamanın içinde uçmaktaydı. Zaman onun kanatlarına çarpıyordu. Kanatlarına çarpıp geri süzülüyordu.
         Kekeme olduğu için hayatı boyunca yalnızlık çeken Mizoguçi, babasının ölümünden sonra Altın Tapınak’ın başkeşişine emanet edilir. Tapınağın güzelliğini bir saplantı haline getiren Mizoguçi’nin bu güzelliğe sahip olma tutkusu onu yıkıcı bir yola sürükleyecektir.
         Ali Volkan Erdemir’in güzel çevirisiyle Türkçeye kazandırılan Altın Köşk Tapınağı, 1950’lerde yaşanan gerçek bir olayı konu alıyor. Şiirsel üslubu ve dramatik sahneleriyle dünya edebiyatına damgasını vuran Mişima’nın sık sık ele aldığı şiddet, tutku, din ve tarih gibi konular bu romanda kusursuzca harmanlanıyor.
         (Arka kapaktan)
        
         Liseden beri Japoncaya ilgim var ve o zamandan beri Japon edebiyatından eserler okumaya çalışıyorum. Japon yazarlarda o zamandan beri gözlemlediğim bir şey var: Durgun ama kendi içinde akışkan metinler oluyorlar genelde. O yüzden yine öyle bir kitap okuyacağımı düşünerek başladım Altın Köşk Tapınağı’nı okumaya ve çok da yanılmadığımı gördüm.
         Kanji çalışmalarıma ağırlık verdiğim bu dönemde tapınağın asıl adının Kinkakuji olduğunu öğrenmek de benim için güzel bir anekdot oldu. (Kin karakteri kanjide altın demek, o yüzden adı halk adında Altın Köşk Tapınağı olarak anılmaya başlamış.)
         Kitapta güzellik ile kötülük kavramları karşı karşıya getirilmiş. Mizoguçi de Tsurukava ile iyilik, Kaşigava ile de kötülük sınırlarında dolaşıyor sürekli. Tsurukava’yı yitirdikten sonra ise kötülüğün içinde kaybolup Altın Köşk Tapınağı’nı yok etmeye odaklanıyor. Kitapta en yoğun hissettiğim duygu şiddet oldu.
         Japon Edebiyatı, genelde beni konu ve son olarak şaşırtmayan ama detaylarda büyüleyen bir tür olduğu için sonu beni hiç şaşırtmadı ama hayal kırıklığı da yaratmadı.
         Japoncayı ve Japon Edebyatını sevdiğim için artı bir sempatiyle başladım kitabı okumaya ama çevirmenin çevirisini de başarılı buldum. Kendisi de Japoncacı olduğu için hem onun hem de Yukio Mişima’nın kitaplarının sıkı bir okuru olacağımdır bundan sonra.
         Bu kitap Kitap Ağacı Sabit Fikir Okuma Kulübümüzün kitabıydı bu arada. 


30 Nisan 2018 Pazartesi

Öyle Güzel Bir Yer Ki


         


         Öyle Güzel Bir Yer Ki
         Murat Gülsoy
         Can Yayınları
        
         Camdan bir kutunun içinde kısılı kalmış gibiydi. Başının üzerini yokladı, orada da camdan bir tavan vardı belli ki. Görünmeyen duvarı yumrukluyor, bağırarak yardım istiyordu. Ama kutu sımsıkı kapalı olduğu için sesini duyuramıyordu sanki. Birden başının üzerinde bir ağırlık hissetti, elini kaldırdı, tavan hareket ediyordu. Yavaş yavaş bir piston gibi aşağı iniyordu. Önce direnmeye çalıştı ama görünmeyen tavan güçlüydü.
         Fırtınalı bir gecede eskici Kerem’in dükkanında bir araya gelen eski lise arkadaşları geçmişe doğru karanlık bir yolculuğa çıkarlar. Kerem için bu yolculuk hem yeni bir aşkın kapısını aralayacak hem de yıkımın başlangıcı olacaktır. Yaşadığı ülkenin geçmişi, günü ve geleceği Kerem’in peşini bırakmaz. Binaların, parkların, bütün şehrin dönüşüp yerle yeksan olduğu bir zamanda roman kahramanları yıkımdan kurtulabilecek midir?
         Murat Gülsoy okurunu bir yandan hayatın sonsuz anlarını kaydeden bir zihne davet ediyor diğer yandan görünmez bir kapanın içinde kısılı kalmış küçük hayatların, bireysel acıların, bencil hırsların hemen yanı başında kanayıp duran geçmişe ait söylenmeyenleri işaretliyor.
         Öyle Güzel Bir Yer Ki, siren seslerine kapılıp giden yaşamımızın, alacakaranlık dünyamızın romanı...
         (Arka kapaktan...)

         Bu kitap #kitapagacisabitfikirkulubu kitabımızdı. Geçen ay da Hakan Bıçakcı’nın Uyku Sersemi’ni okuduğumuz için bu kitap bana hep onu hatırlattı. Yine bir bina yıkımı var yani. O yüzden okurken biraz sıkıldım.
         Normalde kitaplarda tekrar eden bölümleri severim ama bu kitapta onu da sevemedim.
         İçine çok giremediğim ve içim sıkılarak okuduğum bir kitap oldu ne yazık ki. Oysa isminden midir nedir çok umutluydum bu kitaptan. Belki de doğru zaman değildi okumak için. Bilemiyorum ama çok sıkıldım.

29 Ekim 2017 Pazar

Katran Bebek

         


         Katran Bebek
         Toni Morrison
         Çeviren: İlknur Özdemir
         1993 Nobel Ödülü
         Can Yayınları

         Bütün yapıtlarına “1993 Nobel Edebiyat Ödülü” verilen Toni Morrison, üçüncü romanı Katran Bebek’te “Beyazların kültürüne göre” yetiştirilen, her bakımdan “aydın” ve aynı zamanda soluk kesecek kadar güzel bir Zenci manken ile onun hem korktuğu, hem de tutkuyla arzuladığı her şeyi temsil eden bir Zenci “serseri” arasındaki yakıcı, yok edici aşkı anlatmaktadır. Öykü, bir beyaz milyonerin Karayipler’deki lüks malikânesinde başlar, Manhattan’ın ışıltılı karmaşasında ve Güney’in katı gerçekleri arasında sürer gider. Katran Bebek, göz kamaştırıcı, insanı büyüleyen şiirsel anlatımıyla bu aşkı aktarırken, aynı zamanda, siyahlar ve beyazların yaşadığı bir dünyada kadın ile erkek arasındaki duygusal açmaz ve seçenekleri de sergiler. Roman, bu özelliği ile, sanki “insan”ın portresini de çizmektedir. Yayınevimiz, Katran Bebek ve yayınlanır yayınlanmaz okurlarımızın sıcak ilgisiyle karşılanan En Mavi Göz’den sonra, yazarın Sula adlı romanını da yakında okurlarına sunacaktır.
            (Arka kapaktan)

         Merhaba,
         Yine yıllardır kitaplığımda bekleyen bir kitabı okumanın mutluluğunu yaşıyorum. Bir kitap daha eksildi.
         İsmi çok ilgimi çekiyordu bu kitabın. Biraz da o yüzden okudum. Kitap Karayipler’deki malikânede geçiyor ve ben kitabın neredeyse yarısına kadar Katran Bebek diye bahsedilen kişinin malikânenin sahibi Valerian’ın karısı Margeret olduğunu sandım. Kitap o kadar çok onlarla doluydu ki Katran Bebek diye anılan Janide’nin bahsedildiği yerler bana çok az geldi ve çok da tatmin olmadım açıkçası. Janide’nin Oğul ile yaşadığı aşk geçiyor kitapta. Bana göre şiddetli bir ilişkiydi aralarındaki.
         Onun haricinde beyazlar ile zencilerin kültürleri arasındaki fark çok fazla hissediliyor.
         Bence ortalama bir kitaptı ve yine bence sonu yine bir sonuca bağlanmadan bitti. Zaten benim sonu olmayan kitap bulmakta üstüme yok. :)

         Ama Nobel ödüllü kitapları okumak istiyorum. O yüzden pişman değilim okuduğuma. 

31 Ağustos 2017 Perşembe

Yeşil Bir At Sırtında

         


         Yeşil Bir At Sırtında
         Necati Cumalı
         Can Yayınları

         Çok değişik rüyalar görürüm. Bir dönemler at tutkunuydum. Bir gece rüyamda yeşil bir at sırtında gördüm kendimi. Koşu yeri, hara gibi çayır çimen bir alanda atımı dörtnala sürüyor, bayram yerlerine benzer kalabalıklara girip çıkıyordum. Yeleleri rüzgarlı, kuyrukları kabarık, çıplak yeşil atlar koşuşuyorlardı sağımda solumda. Sevinç içinde uyandım. Annem sağdı henüz. Rüyalarımı her sabah anneme anlatırdım. Gördüğüm yeşil atları dinlerken mutlu oldu, gözleri ışıdı, yüzü güldü: “Yeşil at murattır,” dedi, “yürekten her ne dilersen olacak, gönül zenginliğine erişeceksin!” Düşünüyorum: Bütün yaşamımda, yürekten, gerçekten yürekten istediğim ne oldu benim?(…) geride kalan yıllarıma bakarak, rüyam çıktı, bugüne kadar hep yeşil at sırtında dolandım dersem yanılmam. Bu kitap yeşil atımın sırtında geçen yolculuklarımın ürünü.
            (Arka kapaktan…)

         Bu ay içinde Hıfzı Topuz’un Eski Dostlar’ını okuyunca yine aynı tadı alabileceğim başka bir kitap daha okumak istedim ve kitaplığımda bir süredir bekleyen Yeşil Bir At Sırtında’yı aldım elime. Eski Dostlar’ı da Yeşil Bir At Sırtında’yı ya en son İstanbul seyahatimde Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısından almıştım. Yıl 2015, Şubat ayı. Gülşah ile geziyorduk ve hava oldukça soğuktu.
         Necati Cumalı okumayı severim. Deneme okuyacağımı düşünerek alsam da kitabı elime aslında bu kitap bir günce. Ama bana göre bazı yazılar deneme denilebilecek kadar iyiydi. Necati Cumalı’nın çok can alıcı çıkarımları var bazı konularda.
         Öte yandan Paris’te geçirdiği on sekiz aylık bir süreç var. Bu tip yazıları/günceleri okumaktan zevk alsam da ara ara da sıkıldım maalesef. Çünkü Cumalı’nın net bir şekilde anlattığı o sokakları/caddeleri bilmiyorum. Gitmedim, görmedim, hiç yurtdışına çıkmadım. Kafamda canlandıramadığım için de sıkıldım.
         Yine de genel olarak sevdiğim, zevk alarak okuduğum bir kitap oldu.

         Okuyunuz efenim. Tavsiyemdir. 

30 Temmuz 2017 Pazar

1984

       


         1984
         George Orwell
         Çeviren: Celal Üster
         Can Yayınları


         Parti’nin dünya görüşü, onu hiç anlamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (…) Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmesinden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.
            George Orwell’in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kâbus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgahlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır.
            Can Yayınları, bu “bütün zamanların kitabını” Celal Üster’in özenli çevirisiyle okura sunmaktan kıvanç duyuyor.
         (Arka kapaktan…)
         Merhaba;
         Benim için geç okumalardan biri daha. Okumayı sürekli ertelediğim bir kitaptı 1984. Ertelememin sebebini içten içe biliyordum aslında: beni çok etkileyecekti.
         1984, karşı ütopya olarak geçiyor. Bir ütopya ama iyi yönde değil, kötü yönde. Ve şu son yıllarda yaşadığımız bazı olaylarla çok benziyor olması beni çok korkuttu.
         Güzel bir kitaptı zaten kült kitaplar arasında geçer ama ben biraz yavaş okudum hem havalardan hem de sadece işe gelip giderken yolda okuduğum için.
         Okumadıysanız okuyunuz efenim.


         

9 Temmuz 2017 Pazar

Kul

         


         Kul
         Seray Şahiner
         Can Yayınları
        
            Seray Şahiner’in yeni romanı Kul, sayfalardan çıkacakmışçasına canlı bir karakterle tanıştırıyor bizi… Bu karakterle birlikte İstanbul’u bir umut haritası eşliğinde yeniden keşfediyoruz. Arnavut kaldırımlardan havalanıp cemevlerine, camilere, kiliselere varan; dilek ağaçlarına bağlanmış çaputlarla rüzgara salınmış umutlar…
            İnsan eliyle kurulmuş çelişkilerin ancak Tanrı eliyle değişebileceğine inananlar, dayanacak kimsesi olmayınca ayakta duramayanlar, dünyaya gölgesinden başka kök salamayanlar, ölülerden başka can yoldaşı bulamayanlar konuşuyor Kul’da.
            Görülmeden yaşayan bir insanın gördüklerinden bir yaşam kurma özlemi…
            (Arka kapaktan…)

         Ne zaman instagram ya da youtubeda çok konuşulan bir kitap görsem merak ediyorum. Çoğu zaman almıyorum ama Seray Şahiner’in kitaplarını okumayı çok istiyordum çünkü çok fazla övülüyordu. Herkes Antabus kitabını övse de kitapçıda elime bu kitabı denk geldi. Konuşacak halimin bile olmadığı bir gün olduğundan Kul’u alıp çıktım.
         Açıkçası okurken çok fazla sıkıldığım bir kitaptı. Kitapta o kadar çok Mercan ismi tekrar ediyordu ki bunaldım resmen. Konusuna gelecek olursak anne olamayan ve kocası evi terk eden Mercan’ın hayatını anlatıyor kitap. Mercan, apartman merdivenleri silerek yaşamını devam ettiriyor ve hayatı apartman merdivenleri, camiler ve dua edilebilecek her yer ile evi arasında geçiyor.
         Benim için vasat bir kitaptı ama yazar hakkındaki merakım hala devam ediyor. Bir gün Antabus’u da okuyacağım.

         

31 Mart 2017 Cuma

Yazı Odasında Yolculuklar

         


         Yazı Odasında Yolculuklar
Paul Auster
Çeviren: Taciser Ulaş Belge
Can Yayınları

Bir yatak, bir yazı masası ve bir iskemleden başka bir şey bulunmayan, tek kapılı, tek pencereli bir oda. Yaşlı bir adam, bu odada belleğini yitirmiş olarak uyanır. Kim olduğunu, buraya nasıl geldiğini anımsamaz. Odaya gelen belli belirsiz kişiler, Baş Boş’a anımsayamayacağı suçlar yöneltirler, kimliği ve geçmişine ilişkin örtük sözler ederler. Tavana gizlenmiş bir kamera durmadan fotoğrafını çeker, bir mikrofon odadaki her sesi kaydeder. Biri izlemektedir sanki. Günümüz Amerikan edebiyatının en yaratıcı yazarı Paul Auster’in yeni romanı Yazı Odasında Yolculuklar, gizemli metinleri, bilmece kimlikleri, kahramanının gizli geçmişi ve belirsiz işkencecisiyle belki de yazarın en tuhaf romanı. Ama Bay Boş’un dünyasının bizim dünyamızdan çok da farklı olmadığını düşünürsek, belki de o kadar tuhaf değil. Bay Boş’un kurmaca yaşamı, Kafka, Beckett ve Borges’in yarattıkları dünyadaki yerini alırken, günümüz gerçekliğini tüm ürkünçlüğüyle sezdiriyor okura.
(Arka kapaktan)

Merhabalar,
Mart ayının son kitabı ile sendeyim bilog.
İlginç bir kitaptı Yazı Odasında Yolculuklar. Bay Boş, hafızasını yitirmiş bir şekilde uyanıyor bir gün. Bir odanın içinde ve pencere kilitli. Kapının da kilitli olup olmadığını bir türlü anlayamıyor. İçeri insanlar girip çıkıyor ve ona çeşitli suçlar yöneltiyorlar. Kitap bu şekilde ilerliyor.
Dediğim gibi kitabı ilginç buldum ve son sayfalarına kadar çok sevdim. Ama sonunu hiç sevmedim. Sanki yazar ters köşe yapmaya çalışmış da yapamamış gibi, bir fıkra anlatmış da kimse gülmemiş gibi ya da. Bütün kitabı o sonu okumak için mi öğrendik yani?!
Neyse, okuduk artık. Bu da en az beş yıldır kitaplık bekleyen bir kitaptı. Canım Can Yayınları’ndan bir kitap okumak istediği için okuyayım dedimdi, çıktı aradan.
Bu arada instagramda kitaplık bekleyen kitaplarımı #kitaplarkitaplıkbeklemesin etiketiyle paylaşıyorum. İnsragram kullanıcı adım: @elif_ayvaz.

11 kitapla Mart ayını kapatmış oldum. Daha çokları Nisan’ın başına. 

2 Şubat 2017 Perşembe

Limonlu Pastanın Sıradışı Hüznü

         


         Limonlu Pastanın Sıradışı Hüznü
         Aimee Bender
         Çeviren: Suat Ertüzün
         Can Yayınları

         Bir gün, mutsuzluğu, acıları ve arzuları, en derindeki sırları görme yeteneğin olduğunu keşfetseydin…
            Bir gün, sana gülümseyen yüzlerin ardını görüp sana en yakın kişinin yüreğinde kilitlediği kapıları aralasaydın, ne yapardın?..
            Büyümenin eşiğindeki Rose için hayat, bir sabah geri dönülmeyecek biçimde değişir. Zira annesinin yaptığı limonlu pastadan aldığı bir lokmayla, sadece yemeği değil, onu pişiren kişinin duygularını da tatmakta olduğunu anlar…
            Olağanüstü yeteneği, aynı zamanda derin bir kaygı ve hüznü de beraberinde getirir; çünkü her zaman neşeli, güler yüzlü ve sevecen biri olarak bildiği annesi, kalbinde sarsıcı bir gerçek saklamakta, ailesinden ayrı ikinci bir hayat yaşamaktadır… Çok geçmeden babası ve ağabeyinin de çok özel yetenekleri olduğunu anlar. Her üçü için de bu yetenek, kimi zaman bir mucizeye kimi zaman da yakalarını kurtaramadıkları bir illete dönüşecektir.
            Hemen her ailenin üstünü örttüğü gerçekleri, duyarlı ve yetenekli bir genç kızın büyüme öyküsü eşliğinde anlatan acı, tatlı ama her sayfası büyülü bir şehir masalı…
            “Kitap o kadar güzel ki, tadını daha iyi alabilmek için bitirir bitirmez tekrar okumaya başladım.” Jodi Picoult
            (Arka kapaktan…)

         Merhabalar,
         Bu kitaba tam olarak 11 Aralık 2014 tarihinde başladım. Kitap Can Yayınları’dan 5. baskısı çıkınca çok konuşulunca merak edip almıştım. Benden önce Ali okudu ve beğendiğini söyledi. Ama ben kitaba başlayıp yarısına gelinceye kadar resmen acı çektim. Kitabı okurken vücudum acıyordu. Rose nasıl bir şeyler tattıkça insanların acılarını, hüzünlerini hissediyorsa ben de kitabı okudukça etim acıyor gibi hissediyordum. O yüzden kitabı yarım bıraktım.
         Bu yıl aldığım kararlardan biri de yarım bıraktığım kitapları okuyup aradan çıkartmak olduğu için dün yeniden elime aldım ve yine aynı acıyı hissetmeme rağmen umursamayıp okuyup bitirdim.
         Bana göre can acıtıcı bir kitaptı. Ben okurken resmen etimi çekiştiriyorlardı. Ama Ali’ye göre eğlenceli ve komik bir kitapmış.
         Okumak isterseniz karar sizin… :)
        
                                                                                                      


23 Kasım 2014 Pazar

Satranç

           
 
         Satranç
         Stefan Zweig
         Can Yayınları

         Raslantı sonucu eline geçirdiği bir kitapla satrancın inceliklerini öğrenerek bu oyunu bir tutkuya dönüştüren ve gidecek bu tutkusu yüzünden beyin hummasına yakalanan Dr. B.’nin öyküsüdür görünüşte Satranç. Ama derinlerde bir veda mektubudur aslında.
            Stefan Zweig’in Brezilya’da sürgündeyken yazdığı ve Şubat 1942’deki intiharından birkaç ay önce tamamladığı Satranç, Avrupa kültürünün nasyonla sosyalist tehlike altında yok oluşuna işaret eder.
            Avrupa kültürüne elvada derken yaşama da veda etmeyi seçen Zweig’in son  yapıtı Satranç, gerilimli kurgusu ve kahramanın ruhsal gelgitlerinin işlendiği dokusuyla, kısa ama her bakımdan etkileyici olağanüstü bir uzun öyküdür.
            (Arka kapak)

         Bugün instagramda dolaşırken farkettim ki bu kitabı bloga yazmamışım. Ben bu kitabı okumadım, dinledim. Okan Bayülgen’in sesinden.
         Okan Bayülgen, radyo programında kitap okuyordu bir ara. Ben de Satranç’a denk gelmiştim.
         Beni çok etkileyen bir kitaptı. Hâlâ okumayanlarınız varsa tavsiye ederim.


6 Ağustos 2014 Çarşamba

Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum, Ağladım

         


         Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum, Ağladım
         Paulo Coelho
         Çeviren: Aykut Derman
         Can Yayınları

            Brezilyalı Paulo Coelho’dan yayınladığımız Simyacı, büyük bir ilgiyle karşılanmış, üst üste yaptığı baskılarla en çok satan kitaplar listesinin ilk sırasındaki yerini aylarca korumuştu. Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum, Ağladım, yazarın Türkçe’deki ikinci kitabı. Bu kitap, bir tutkunun, bir aşkın öyküsü. Öyle bir aşk ki, bir kadınla bir erkek arasındaki tutkunun, giderek bir sonsuzluk tutkusuna dönüştüğünü görüyoruz. Paulo Coelho, gerçekle gerçeküstünü, ülkesinin mitolojisinden yararlanarak bütünleştirebilen ilginç bir yazar; bu romanında dünyanın gizlerini içinde taşıyan bir aşkın öyküsünü dile getiriyor. Yirmi üç dile çevrilen ve dünyada 2,5 milyon okurla buluşan bu romanın da Simyacı gibi sevilerek okunacağını umuyoruz.
            (Arka kapak)
        
         Paulo Coelho’nun kitaplarını okumak benim için bildiğim sokaklarda yürümek gibi artık. Sıkmıyor da heyecanlandırmıyor da pek.
         Çok geç kalmış bir okumaydı bu kitap benim için. Okudum, aradan çıkmış oldu.

         

17 Temmuz 2014 Perşembe

Fısıltılar

         


         Fısıltılar
         Bin/Bir Kadın Sövgüsü
         Münir Göle
         Can Yayınları

         İş hayata geldiğinde, yazmak hep yeniden yazmak’tır. Her yenilik, her yeni iş, her yeni sevgili, her yeni surat, her yeni tat, duygu, ses, koku, her yeni heyecan, her yeni acı, her yeni zevk öncekileri yeniden tanımlamaya zorlar seni. Yeniden yazmaya, yeniden yeniden yazmaya.
            Romalı Apuleius’un çok kadınlı bir öyküsü. Öyküyü yeniden yazmaya girişen ve bunu yaparken kadınlara sövüp sayan bir erkek kahraman. Arada yazıya karışmayı, anlatıcıyı kışkırtmayı iş edinen bir başka erkek. Kadınlarla, fısıltılarla örülü bir diyalog. Yazdıkça kızan, kızdıkça yazan, konu dışına taşmaya meraklı anlatıcı, kendisine mutlak gibi görünen katı saptamalarıyla, kendini bir düğümün içinde, koca bir kabusun orta yerinde buluyor. Münir Göle, çok katmanlı, farklı kültürlere kapı aralayan yeni romanı Fısıltılar’da sinsi sinsi, biraz haince damarımıza basıyor.
            (Arka kapak)

         İlk başladığımda çok fazla heyecanlandırmıştır bu kitap beni. Bir anlatıyı yeniden yazma fikri çok ilginç gelmişti çünkü. Zaten bildiğimiz hikayeyi yeniden nasıl yazabilir diye merak etmiştim. Ama yeniden yazmak hakkında yazdığı bölümü geçtikten sonra bana sıkıntılar basmıştı. Ortalarına kadar sıkıntıdan patladım yani. Sonra bir hareketlendi, güzelleşti. Ama sonuna doğru yine aynı sıkılgan duyguyla doldum taştım.
         Zar zor bitirdim ama ben de bittim. Güzelcene de bir kitaptı ama herhalde ben zamanında değildim bu kitabın. Bir de tabii bir kitap elimde üç günden fazla duruyorsa ben cinnet seviyesine geliyorum. Kitap ne kadar güzel de olsa bir soğuyorum. Aslında da çok seviyorum. İşte öyle karışık bir şeyler.

Mitolojik öykülerden hoşlanıyorsanız güzel bir kitap.

6 Haziran 2013 Perşembe

Brida

        

         Brida
         Paulo Coelho
         Çeviren: Seçkin Selvi
Can Yayınları
“Ruh eşimi nasıl tanıyacağım?”
Wicca, Brida’ya “Riske girerek” dedi. “Başarısızlık, hayal kırıklığı risklerini göze alacaksın. Arayışına devam ettiğin sürece sonunda zafere ulaşacaksın.”
Brida, güzel bir İrlandalı kızın ve onun bilgiye erişme çabasının öyküsü. Brida, ona korkularının üstesinden gelmeyi öğreten bilge bir erkekle ve dünyanın gizli müziğine ayak uydurarak dans etmeyi öğreten bir kadınla karşılaşır. O iki kişi Brida’da Tanrı vergisi bir yetenek olduğunu görür; ama yeteneğini kendisi bulabilmesi için genç kızı kendi içine doğru bir keşif yolculuğuna yönlendirirler.
Brida kendi yazgısını ararken, kişisel ilişkileri ile kendini dönüştürme isteği arasında bir denge kurmaya çalışır.
Usta romancıdan çarpıcı aşk, tutku, gizem ve esriklik öyküsü.
(Arka kapak…)

Bu kitapla ilgili önyargılarım vardı daha önce okuduğum yorumlar yüzünden. Ama o sabah işe gitmeden önce kitaplığımın önüne geldiğimde elim bu kitaba gitti nedense. Geç kalıyordum, çok düşünmeden attım çantama. Ne zaman başladım ne zaman bitirdim, çok hatırlayamıyorum o kısmını. Ama kitabı okurken sabırsızlandığımı ve çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. Ve elimden bir türlü bırakamadığımı da…
Coelho, sevdiğim bir yazardır ama hep beni hayal kırıklığına uğratır. Nedenini tam olarak tanımlayamıyorum ama kitaplarını okurken nedense bri eksiklik duygusuna kapılıyorum. Sanki bazı şeyleri yazmıyor da kendisine saklıyor gibi yazar. Sanki kitap daha devam etmeliymiş de o bizden kıskanıp yazmamış gibi… Bilemiyorum.
Kitabın beni bu kadar heyecanlandırmasının sebebi büyücülük, cadılık falan dedil elbette. Tam da bugünlerde üzerinde düşündüğüm “ruh eşi” meselesi. Yazmaya çalıştığım –yeni- bir roman var ve birikimli olarak ilerlemiyor. Parça parça, başka başka bölümleri yazıyorum ruh halime göre. İşte geçen hafta tam ruh eşi meselesini düşünürken bu kitabı okumam beni çok heyecanlandırdı işte. Çünkü ben kitapların kendilerini doğru zamanlarda okuttuklarına inanıyorum.
Yani bende çok farklı bir yer edindi bu kitap. Kafamdaki bazı sorulara da cevap oldu, güzel oldu. Ayrıca içinde “Gölgeler Kitabı”ndan bahsetmesi de ilginç bir tesadüf oldu. Okumayı bitiremediğim, yine aynı konulardan bahseden ve aynı isimli başka bir kitabım var.

Not: Bu kitabı geçen hafta Perşembe günü bitirdim. Hatta Cuma günü başladığım kitap da bitmek üzere. Ama ülkemizin şu anki durumu malum. Herkes gibi ben de bir twitter bir facebook bir olayları gösteren kanallara bakayım derken aklımı yitirdim neredeyse. Tez zamanda güzel günler görmek dileğiyle. Bu direnişle ilgili bir yazı yazıyorum, yayınlar mıyım bilemiyorum ama zaten yeri bu blog değil. Diğer bloglarımdan birinde yayınlarım muhtemelen.

Kalın sağlıcakla.