Sel Yayıncılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sel Yayıncılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2018 Pazar

Kabuk

 


Kabuk

Zeynep Kaçar

Sel Yayıncılık

 

Bir ailenin tarihini, deliliğini, derinliğini, karanlığını, neşesini, acayipliğini kumaşlar ve yiyeceklerle çevrelenen üç kadının gözünden anlatıyor Zeynep Kaçar Kabuk’ta. Kendini gerçekleştirme çabası içindeki üç kuşağın hayatın gelip dayattıkları karşısında başkalaşması, kabuk değiştirmesi, kabuğuna sığamadıkça çaresizleşmesi, çaresizleştikçe gerçeklikten uzaklaşması sarmalını incelikle örüyor. Her bir birey için savaş alanına dönüşen ailenin aynı zamanda bütün yaraları iyileştirmedeki mucizevi mahirliğini de sakınmasızca ele alıyor.

Tutmaya çalıştıkça ellerinden kayan hayatlarının peşinde çözümü delirmekte bulanların hem kanatan, hem sağaltan ama hep güç veren hikayesi…

“Bense sürekli değişmek, savaşmak, kendimle dalaşıp uğraşıp hep bir mantıklı yol bulmak zorundayım. Olağan güzel, olağan iyi, olağan makul değilim çünkü. Neyim varsa olağandan epey uzak. Sürekli kendimi akla yola uydurma çabası.”

(Arka kapaktan)

 

Zeynep Kaçar’ın hep tiyatrocu kimliğiyle biliyordum ama yazar kimliğinden hiç haberdar değildi açıkçası. Kitabı elime alınca öğrendim bu bilgiyi. 😊

Kabuk, geçen yıldan beri merak ettiğim bir kitaptı ama bu aya gelinceye kadar okumamak için çok savaş verdim kendimle. 😊

Kitabın başlarında birçok arkadaşım gibi ben de kim kimdir bocalamasını yaşadım. Birazcık kişiler yerine oturmaya başladıktan sonra aklım hep Efsun’daydı. Bir tek onunla ilgili taşlar yerine oturmuyordu. Aslında bir tahminim vardı ama sabırlı davranıp okumak istedim. Ama kitabın tümü boyunca onun peşindeydim.

Kitaba başlamadan önce uzun uzun kapak resmini incelemiştim. Matruşka, hep kadının içindeki katmanlarla ilişkilendirdiğim bir figür olmuştur zaten hayatım boyunca. Bence kitaba daha çok uyan bir kapak yazısı daha olamazdı.

Üç nesilden üç kadının hayat hikayesi çok tandıktı bana göre. İçinde olduğumuz, belki de birçoğumuzun yaşadığı o delilik halini çok iyi anlatıyordu bu üç kadın.

Okurken hep Sabiha olmak nasıl olur, ya Sezin, peki ya Füsun olsaydım diye okudum ben. Çok fazla içselleştirdiğim ve etkilendiğim bir kitap oldu. Ve evet Efsun konusundaki tahminim doğru çıktı ama hikayesine üzüldüm. Vazgeçtiğine üzüldüm en çok da.

 


19 Ağustos 2017 Cumartesi

Ali

         


         Ali
         Küçük İskender
         Sel Yayıncılık

                      Memetler ölürken Aliler öldürülür bir coğrafya için. Ali’nin
            Gömleği onun için başka bir kanlı.
            Aliler sokakta, varoşta, her ağızda varken yokturlar. Ali’nin
            Öfkesi onun için eğlenceli ve herkesinkiyle eşit.
            Aliler kibarlık nedir bilmeden konuşurlar, dobradırlar,
            Samimidirler. Ali’nin sabıka kaydı onun için kalbi.
            Aliler akıllarına takılanı tekrar ede ede büyürler. Ali’nin yaşı onun içinele geçirilemedi hala.
            Ali’den ötesini görenlere kanatlardan teki artık haktır.
           
            Küçük İskender, Ali’de şiirde inatlaştığı, direndiği şeyleri bir kez daha gözden geçiriyor; yeniden deniyor ve ulaştığı yalanları, yanlışları şuursuzca paylaşıyor. Çünkü şuurun da sistemin de öngördüğü bir disiplin ve baskı olduğunu kanıtlayacak ipuçlarına ulaştı.
            Aşk bazen çok Ali!
            (Arka kapaktan)

         Küçük İskender okumaya lisedeyken Periler Ölürken Özür Diler kitabıyla başlamıştım. Ondan sonra da daha birçok kitabını okudum.
         Ali’yi itiraf ediyorum ki isminden dolayı aldım. :)
         Daha önce okumaya başlamıştım aslında ama ilerleyememiştim. Sonra dün işe giderken yanıma aldım ve akşamına eve gelmeden bitmişti.
         İçindeki şiirler mü-kem-mel! Yani diyorum ki daha ne yazabilir adam, ama her kitapta daha üstüne çıkıyor yazdıklarının.

         Bence Türk edebiyatının en önemli mihenk taşlarından biri Küçük İskender. Okunmalı, okutulmalı!

30 Ocak 2017 Pazartesi

Felsefe-i Zenan

         


         Felsefe-i Zenan
         Letaif-i Rivayat
         Ahmet Mithat Efendi
         Sel Yayıncılık
        
         Merhabalar.
         Ocak ayının sanırım son kitabıyla sendeyim bilog. Yani yarın bir kitap daha bitirmez isem son kitap. :)
         Bu kitabı Kuşadası’nda Edebiyat Günleri diye bir etkinlik olmuştu, bir hafta kadar bir sürü yayınevi sahilde yatıp kalkmıştı (tabii ki de yazdı), işte oradan almıştım. Hem de 20-30 kitaba 30-40 tl gibi komik bir rakam ödemiştim. Kitaplar çok ucuzdu. Fuar gibiydi, açık hava fuarı da diyebiliriz ama fuarlardan çok çok ucuzdu.
         Açıkçası çok inceleyerek almamıştım kitabı. Ahmet Mithat Efendi’yi biliyordum sadece ve onun kitabı diye aldım.
         Kitabın aslı Osmanlıca tabii ki ama kitabın ilk 55 sayfasına Türkçe halini, halan 103 sayfasına da orijinal yani Osmanlıca halini basmışlar. İtiraf etmeliyim ki Osmanlıca kısmını okumak zor geldi, şimdilik Türkçe kısmını okudum.
         Kitap aslında anne ve babaları farklı fakat aynı evde büyümelerinden dolayı birbirlerini kardeş belleyen iki kadın arasındaki mektuplardan oluşuyor. Okuması kolay bir kitaptı bana göre. Çok nadiren bilinmeyen Arapça ya da farsça kelimeler çıksa da onları da dipnotta gayet açıklayıcı şekilde vermişler. Ki bazıları dipnot okumayı sevmezse de ben bayılırım; sıkmayacak kadar az sayıda dipnot vardı.
         Şunu da belirtmeden gitmek istemiyorum ki sizinde ilginizi çeksin ve okuyunuz: Felsefe-i Zenan, tarihimizde ilk olarak açıktan açığa kadın haklarının savunulmuş olduğu edebi eserimizdir. Bunun yanı sıra da edebiyatımızda mektuplaşma tarzında yazılan ilk eser olma özelliğini taşımakta.
         Kitabın ön sözünden bir alıntı da yapmak istiyorum.
         “Ahmet Mithat Efendi, bireylerin cinsiyet, din, dil, ırk ya da sosyal statü gözetmeksizin eşit olduğuna, dolayısıyla herkesin eşit haklara sahip olması gerektiğine inanmış ve kölelik sistemine de her fırsatta karşı çıkmıştır. Bir kadını öyle “boş ol!” deyivermekle boşamanın hukukuna asla inanmamıştır.

         Kız çocuklarının mutlaka eğitim görmesi gerektiğini savunmuştur. Aksi halde kızcağızın hunhar bir kocanın elinde veya gündelik yaşamın çirkef girdapları içinde mahvolup gitmesi işten bile değildir…”