Doğan Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğan Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2017 Pazar

Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında

         


         Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında
         Haruki Murakami
         Çeviren: Pınar Polat
         Doğan Egmont Yayıncılık

         Okuru kıskıvrak yakalayan, akıllardan çıkmayacak bir eser. The New York Observer
            Tokyo’nun varlıklı mahallelerinden birinde, sıradan ve sorunsuz gibi görünen bir hayat süren Hacime, hiçbir zaman sahip olduklarından daha fazlasını istememiştir. İyi bir evliliği, iki kızı vardır. Şehirdeki iki caz kulübünün sahibi olarak kıskanılacak bir kariyere sahip olmuştur. Yine de hayat ve kariyeriyle ilgili sinsi bir yetersizlik duygusuna kapılmaktan kendini alamaz. İlk gençliğinde aşık olduğu, akıllı ancak tuhaf bir yalnızlık duygusu uyandıran Şimamoto’nun anısı, kalbini gölgelemektedir. Yağmurlu bir gecede, eskisinden çok daha güzel ve etkileyici görünen Şimamoto yeniden karşısına çıkar. Hacme artık gerçek anlamda bir dönüm noktasında olduğundan emindir.
            (Arka kapaktan…)

         Murakami’nin daha önce iki kitabını okumuştum: İmkansızın Şarkısı ve Koşmasaydım Yazamazdım. Ve iki kitabı da çok sevmiştim. Hem Japonca öğrendiğim ve Japon yazarlardan daha fazla okumak istediğimden hem de Murakami’nin dilini sevdiğimden tüm kitaplarını okuma hedefim var. Geçen gün Ali sana bir kitap alabilirim deyince Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında’dan yana kullandım tercihimi.
         Seveceğimi bildiğim için büyük bir merakla okudum kitabı. Murakami’nin dili çoğu kişiye durgun gelebilir Japon olduğu için. Japon yazarlarının ve kültürünün genel özelliği bu bence. Sakin bir çerçeve içerisinde ilerliyor kitaplar. Ama ben bu sakinliğin içindeki akıcılığı seviyorum.
         Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında’da Hacime’nin hayatının çocukluğundan 30’lu yaşlarının sonlarına kadar olan kısmını okuyoruz. Şimamoto ile olan ilişkisinin nasıl hayatını etkilediğini demeliyim daha doğrusu.
         Kolay okunur, sakin ama akıcı bir kitaptı bence.

         Tavsiye ederim. 

9 Temmuz 2017 Pazar

Ağustosböceğinin Sekizinci Günü

         


         Ağustosböceğinin Sekizinci Günü
         Mitsuyo Kakuta
         İngilizceye çeviren: Margaret Mitsutani
         İngilizceden çeviren: Güneş Becerik Demirel
         Doğan Kitap

         Bir kadın, kaçırıp adını değiştirdiği çocukla Japonya’nın çeşitli kentlerini dolaştıktan sonra, tüm varlığını bağışlayarak, bir tür tarikat olan Melekler Evi’ne yerleşir.
            Üç yıl sonra, insanları orada alıkoyduklarına ilişkin haberler üzerine yerleştiği evle ilgili bir soruşturma açılınca, oradan kaçar. Ancak yakalanır, hapse atılır ve çocuk da elinden alınarak ailesine teslim edilir.
            Kaçırılan çocuk artık genç bir kadındır ve kendisini kaçıranla ilgili bildikleri, onun da sevgilisinden hamile kaldığı, çocuğu aldırmaya zorlandığı ve aldırdıktan sonra bir daha çocuğunun olmadığıdır. Bu genç kızın kendisi de sevgilisinden hamiledir ve bebeğini aldırmayacaktır!
            Japonya’nın tanınan yazarlarından Mitsuyo Kakuta 1967’de doğdu. Seksenin üzerinde eseri olan yazar Vaseda Üniversitesi’nde edebiyat eğitimi aldı. Ağustosböceğinin Sekizinci Günü, Chuuoo Kooron Ödülü’nü aldı. Romandan uyarlanan film Japonya’da büyük beğeni topladı.
            (Arka kapaktan…)

         Bir önceki kitapta instagram ya da youtubedan görüp de okuduğum kitaplar hep beni mutsuz etti demiştim ama bu kitabı da instagramda gördüm. Paylaşan kişi arka kapak yazısını da paylaşmıştı ve okuyunca benim de ilgimi çekti ve ertesi gün gidip kitabı aldım.
         Kitabı çok severek okuduğumu söylemek isterim öncelikle. Bunda konunun ilgimi çekmesi birincil sebep olsa da Japon kültürüyle de ilgilenmem de etkili oldu. Japonca öğrenmeye devam ettiğim için kültüre çok yabancı değilim zaten.

         Haruki Murakami okuduysanız eğer onun kadar yavaş akan bir dili yok diyebilirim bence. Daha hızlı akan ve kolay okunabilir bir kitaptı bu. Murakami de olaylar hep çok yavaş akıyor ama kitapları hep çok güzel oluyor. Sadece kitabın son kısmında biraz yavaş aktı bana göre. Tabii bunda ben bir kitabı bitiremeyince cinnet geçirme seviyesine gelmemin de bir etkisi olmuştur. 

1 Kasım 2016 Salı

Piç





         Piç
         Hakan Günday
         Doğan Kitap

                      Piçlerin çocukları olmaz.
            Piçler, aşık oldukları kadınların kendilerini kurtaracaklarını düşünür.
            Oysa hiçbir kadın dünyaya bir piçi kurtarmak için gelmemiştir.
            Piçlere sır verilebilir. Ölümleriyle son bulan sırdaşlıkları vardır.
            Piçlerin cinsel hayatı düzensizdir.
            Piçlerin bedenleri ve akılları, diğer insanlarınkilerin aksine nasırlaşmaz.
            Onların nasırlaşan tek yerleri ruhlarıdır.
            Piçler sadece kendi aşklarına saygı duyarlar. En yakın dostlarının kadınlarına dil ve el uzatabilirler. Bu durumda piç tabii ki suçlu, ancak piçlik meşrudur.
            Piçler düzensiz hayatlarında düzenli olarak içki içerler. Belli sayıdaki kadehten sonra sarhoş olup sızarlar. Sızdıkları yerin adı huzurdur.
            Piçlerin babalarıyla olan ilişkileri mezar taşı kadar soğuk, yeni dökülmüş kan kadar sıcaktır.
            Piçler insan öldüremedikleri, ağır suçlar işleyemedikleri, korkak ve hain oldukları için yaşadıkları yerleri zorunlu kalmadıkça terk edemezler.
            Piçin davranış ve tercihlerini sadece başka bir piç kabul edilebilir olarak değerlendirir ve “Neden?” diye sormaz. “Neden” sorusu piçliği yok eder.
            “Piçler açtı. Piçler kirliydi. Ter, toz ve çamur kokuyorlardı. Üşüyorlardı. Ama gülüyorlardı.”
            (Arka kapaktan)
           
         Artık hepimiz Hakan Günday’ı ne kadar çok sevdiğimi biliyoruz. Ama biraz hüzünlüyüm. Çünkü bu kitap Hakan Günday’ın son kitabıydı. Böylece 8 kitabını da okumuş oldum. Aslında Piç’i çok uzun zamandır okumak isteyip de okumayı erteliyordum. Evet, sırf bitmesin diye okumuyordum. Çünkü ne zaman yeni kitap gelecek ya da gelecek mi bilemiyorum. Dergilerde de yazıyor artık Hakan Günday ama ben artık dergi okumaktan pek hoşlanmıyorum. Lisedeyken falan çok okurdum da şimdi nedense çok zor geliyor, bilmiyorum.
         Kitaba gelecek olursak; kitap piçleri anlatıyor adı gibi. Doğuştan kimsesiz olanları değil de kimsesiz, hiçbir şeysiz olmayı seçmiş kişileri…
         Hakan Günday’ın tarzına alıştıysanız okumak zor gelmeyecektir.
         Okuyunuz efenim.

         Diğer kitapları ile ilgili yazılarım için burayı tıklayabilirsiniz. 

10 Nisan 2015 Cuma

Pucca Günlük #5 O Adam Buraya Gelecek

        


         Pucca Günlük #5 O Adam Buraya Gelecek
         Dex Plus
         Doğan Kitapçılık

“Hayatını sosyal medyadan takip edebileceğiniz tek kitap karakteri.”
Blogger’ların atası,
Monçiçi bakışlı,
Zalım stalker,
Fake Evliya PuCCa sunar!
Bir blog yazıp hayatı değişen,
Hatta o hayattan bir de film yapılan,
Geçmişinden kaçarken bile yine ona sığınan PuCCa,
Onu üzenlere, bok var gibi evlenenlere ve
Haksızlıklara ateş püskürürken;
Onu sevenlere, pms pms diyenlere ve akılsızlara
Bedavaya akıl veriyor.
Ve mutlu sonu aramaya devam ediyor…
“Yaşarken hiç komik değildi…”
(Arka kapaktan)

         Sonunda okuyabildim. Ne zamandır okumak istiyordum. Kaç gündür kargo bekliyorum bir bilseniz…
         Okurken “ya bu sefer o kadar da eğlenceli değil sanki!” diyordum ama sonra instagrama bir fotoğrafını koydum kitabın. Altına gelen bir yorumla düşünmeye başladım. Beklentinin çok aşağısında çıktığını söylemiş yorumlayan. Durdum düşündüm ben de. Sanki bana da öyle gelmişti ama bu kitap aslında bir günlük. Tamam biz diğer kitaplar gibi komik şeyler bekliyoruz ama aslında kız da hayatını yazıyor.
         Sonuç itbariyle ben yine kitabı beğendim. Aileyle ilgli her olay üzer beni zaten. Pucca’nın da annesiyle olan hallerine üzüldüm. Falan filan derken aslında Pucca’nın da büyüdüğünü gördük biz de. Yani Ceri’den nasıl ayrıldı baksanıza. O Limon da ne menem bir şeymiş be!

         Okuyun derim ben. :)

7 Nisan 2015 Salı

Daha

         


         Daha
         Hakan Günday
         Doğan Kitap
        
         Siz bu cümleyi okurken, bir yerlerde insanlar, ülkelerindeki savaş, açlık ve yoksulluktan kaçmak için sonu zifiri bir yolculuğa çıkmaya hazırlanıyor. Ancak bu hikaye o kaçak göçmenlerle değil, onları kaçıranlardan biriyle ilgili. Adı Gâza. Babası bir insan kaçakçısı, Gâza da onun çırağı. Henüz 9 yaşında. Yani, hayata ve insana dair, öğrenmemesi gereken ne varsa, hepsini öğrenecek yaşta.
            “Doğu ile Batı arasındaki fark, Türkiye’dir. Hangisinden hangisini çıkarınca geriye Türkiye kalır, bilmiyorum ama aralarındaki mesafe Türkiye kadar, ondan eminim. Ve biz orada yaşıyorduk. Her gün politikacıların televizyonlara çıkıp jeopolitik öneminden söz ettiği bir ülkede. Önceleri çözemezdim ne anlama geldiğini. Meğer jeopolitik önem, içi kapkaranlık ve farları fal taşı gibi otobüslerin, sırf yol üstünde diye, gecenin ortasında mola verdiği kırık dökük bir binanın ada ve parsel numaralarıyla yapılan çıkar hesapları demekmiş. 1.565 km uzunluğunda koca bir Boğaz Köprüsü anlamına geliyormuş. Ülkede yaşayanların boğazlarının içinden geçene dev bir köprü. Çıplak ayağı Doğu’da, ayakkabılı olanı Batı’da ve üzerinden yasadışı ne varsa geçip giden, yaşlı bir köprü. Kursağımızdan geçiyordu hepsi. Özellikle de, kaçak denilen insanlar… Elimizden geleni yapıyorduk…. Boğazımıza takılmasınlar diye. Yutkunup gönderiyorduk hepsini. Nereye gideceklerse oraya… Sınırdan sınıra ticaret… Duvardan duvara…”
            (Arka kapaktan)

         Hakan Günday kitaplarını ne kadar çok sevdiğimi herkes biliyor artık. Okumadığım tek bir kitabı kaldı, o da: Piç. Adam ne yazarsa güzel yazıyor bence. Ve son zamanlarda şaşırmak bu kadar zor bir şeyken bu adamın her kitabında en az bir kez “Vayy be!” diyebiliyor insan. Bence günümüz yazarlarından kendini tekrar etmeyen nadir bir yazar kendisi.
         Gelelim kitaba. Bu kitaba bir yıl önce başladım ben. Başta çok güzel gidiyordu sonra bir şeyler oldu, yarım bıraktım. Bir ara yeniden başladım ama kitap beni sarmadı. Ama iki gün önce yeniden elime alınca aktı gitti. Sanırım bu ara Hakan Günday havamdayım, ondan.
         Kitapta en çok Gâza’nın yaptığı deneylerden etkilendim bir de ben. Bir insan nasıl bu hale gelebilir, gerçekten olabilir mi anlayamıyorum bazen. Ama her Hakan Günday kitabında da olduğu gibi bu okuduğumuz tüm olaylar hayatın içinde varlar. Ne yazık ki.

         Okuyun efenim.

19 Haziran 2014 Perşembe

Koşmasaydım Yazamazdım

         


         Koşmasaydım Yazamazdım
         Haruki Murakami
         Çeviren: Hüseyin Can Erkin
         Doğan Kitap
        
         “Murakami Bey, insan sizin gibi sağlıklı bir yaşam sürünce zamanla roman yazamaz hale gelmez mi?”
            Arada sırada insanlar bu soruyu sorar bana.
            Roman yazmank, sağlıksız bir eylem; yazar olan kişi de sağlıklı olmak dediğimiz çemberden uzak bir yerde, mümkün olduğunca sağlıklı denemeyecek bir yaşam sürmek zorundaymış gibi.
            Biz roman yazmaya çalıştığımızda, insanlığın temelinde bulunan zehir gibi bir şeyi istemesek de çekip çıkarır, görünür kılarız. Yazarlar az çok bu zehre maruz kalır. Bu zehir işin içine girmediği sürece, gerçek anlamda yaratıcılık eylemi ortaya konulamaz çünkü (tuhaf bir benzetmeyle söyleyeceğim ama balonbalığının zehirli kısmının aynı zamanda en lezzetli kısmı olmasıyla tıpatıp benzeyen bir durum galiba). Ama gerçekten sağlıksız olan şeylerle uğraşmak için insan mümkün olduğunca sağlıklı olmak zorundadır. Bu, benim tezim. Yani sağlıksız bir ruh bile, yine sağlıklı bir vücuda gereksinim duyar.
            İşte bu yüzden, böyle biri sanatçı olamaz, dense bile ben koşmaya devam ediyorum.
            Haruki Murakami’den bir tutku olarak koşmak ve bu tutkuyla terbiye edilen yazma eylemi üzerine eşsiz bir metin… Koşmasaydım Yazamazdım kendini “utangaç biri” olarak tanımlayan yazarın belki de en kişisel kitabı.
            (Arka kapak)

         Ne zamandır bu kitabı okumak istiyordum. İstiyordum çünkü adında hem koşmak hem de yazmak geçiyor. Koşmak ve yazmak benim kendimi en özgür hissettiğim iki eylem. Eskiden ama çok eskiden kros koşardım. Sonra bıraktım ve bir daha da başlayamadım. En çok özlediğim şeylerden biridir oysa. Yazmak… 9 yaşımdan beri kendimce bir şeyler karalarım her ne kadar bu ara iş yorgunluğundan bir şey yazıp çizemesem de…
         Haruki Murakami de ilgimi çeken bir yazar. Daha önce İmkansızın Şarkısı’nı okumuştum. Diğer kitaplarını da okumak istiyorum. Ama ben en az yazılan kadar yazanı da merak ettiğimden önce yazarın bu kitabını okuyup diğerlerini zamana yaymaya karar verdim.

         Sonuç? Sevdim. Hem koşu antrenmanları ile ilgili yazmış hem de koşarken hissettiklerini yazmış. Daha ne olsun, değil mi?

18 Aralık 2013 Çarşamba

Hitit Güneşi

        


         Hitit Güneşi: Mualla Eyuboğlu Anhegger
         Söyleşi: Tûbâ Çandar
         Doğan Kitap

         Hitit Güneşi’nin adı Mualla Eyuboğlu’dur. Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki eğitim seferberliğinin simgesi olan Köy Enstitüleri’nin mimarı. Başta Rumeli Hisarı ve Topkapı Sarayı Harem Dairesi olmak üzere sayısız tarihi eserin restoratörü. Anadolu, Rumeli ve İstanbul’daki Osmanlı mirasını günümüze taşımakla geçen asırlık bir ömrün canlı anıtı…
            Hitit Güneşi aynı zamanda da Türk Aydınlanması’nın öncülerinden Sabahattin Eyuboğlu ile ressam ve şair Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun kız kardeşidir. Alman Türkolog ve tarih araştırmacısı Dr. Robert Anhegger’in de eşi…
            Onun zengin hayatından süzülmüş anılarının eşliğinde, geçmişi bugüne taşımaya çalıştır birlikte.
            “Köy Enstitüleri yüzünden adımızı komüniste çıkardılar. Mevlevi şeyhleriyle dostluğumuzdan dolayı gericiye. He boyaya boyandık anlayacağın. Hepsine de gülüp geçtik. Sabahattin Ağabeyimin dediği gibi, bizden memleketi sevmek… Gerisi boş…” Mualla Eyuboğlu Anhegger
            (Arka kapak)
        
         Anı kitaplarını çok severim. Kurgudan daha çok hem de. Yaşanmışlık barındırdığından herhalde içinde. Hitit Güneşi de o kitaplardan biri işte.
         Mualla Eyuboğlu ismini duyduğum bir restoratördü. Açıkça söylemek gerekirse sadece ismini duymuş, hakkında araştırma yapmamıştım. Fakat bu kitapla öğrendim ki meğer Çok önemli iki değerimizin kız kardeşiymiş kendisi: Sabahattin Eyuboğlu ve Bedri Rahmi Eyuboğlu.
         Asıl beni çok şaşırtan ve bir o kadar da mutlu eden şey ise Mualla Eyuboğlu’nun Köy Enstitüleri’nin kuruluşundan kapatılışına kadar çalışmış olması. O zaman yeni kurulan ve kendi ayakları üzerinde dikilmeye çalışan Türkiye’de ne büyük işler başarmışlar aslında. (Köy Enstitüleri’nin kapatılması Cumhuriyet tarihinde yapılan en büyük yanlışlardan biridir bence.)
         Enstitü haricinde de Mualla Eyuboğlu, bir çok tarihi eserin onarımında da çalışmış. Topkapı Sarayı Harem Dairesi, Buruciye Medresesi, Rumeli Hisarı ilk hatırladıklarım mesela.
         Böyle bir şahsın hayatını kendi ağzından okumak büyük mutluluk doğrusu.
         Şiddetle tavsiye ederim.


         

14 Aralık 2013 Cumartesi

Zargana

         

         Zargana
         Hakan Günday
         Doğan Kitap

         Kimsenin birbirine bakmadığı, yalan, ihanet, şiddet, tecavüz ve acımasızlıkla yoğrulmuş, yalnızca hayallerin göz göze geldiği bir hayattan intikam almanın en iyi yolu yaşamaktır. Anlam aramak boşunadır ve her şeyin “hiç”e dönüşmesi gerekir.
            Henüz on ikisinde Berlin’de dört kişinin tecavüzüne uğrayan Zargana, bu olaydan sonra kendini insan sınıfından sıyırır. Ne var ki insan olmaktan uzaklaşıp “hiç”e yaklaştıkça kendisine döner, âşık olur. Parçalanmış benliğini onarmak için, başkalarının oynadığı bir “hayat oyunu”nu sahnelemeye koyulur…
            Daha ilk romanı Kinyas ve Kayra (2000) ile Türk edebiyatında farklı bir yeri olacağını kanıtlayan Hakan Günday, Zargana’da bunca karmaşık bir öykünün altından yalın ve duru bir anlatımla kalkıyor. Hayat, varlık, hiçlik, oyun, zekâ, kudret ve âcizlik arasında gidip gelen bir metin.
            (Arka Kapak)

         Hakan Günday’ın kitaplarını ne kadar sevdiğimi bildiğizi düşünüyorum artık. Bu kitapta da hayal kırıklığına uğramadım. Yine çok sevdim. Yine beni çok şaşırttı.
         Sanırım Hakan Günday’ın kitaplarının beni bu kadar etkileme sebebi; içinde hiçlik, hayat, varlık, güç, güçsüzlük, şiddet, aşk, tutku gibi birçok ögeyi birden barındırması. İstanbul gibi yani, her an merakımı diri tutuyor.
         Arka kapak yazısı bir fikir veriyor zaten. Daha fazlası için kitabı alın okuyun derim.
         Yeni kitabı da çıktı biliyorsunuz Hakan Günday’ın. Daha. Onu da aldım. Ama henüz okumadım. Daha ve Piç kaldı yani sadece okunacak Günday’dan.

         Siz Hakan Günday’dan okur musunuz ya da hangi kitaplarını okudunuz?

15 Haziran 2013 Cumartesi

Yıldızlı ve Yağmurlu Geceler

     


         Yıldızlı ve Yağmurlu Geceler
         Maeve Binchy
         Çeviren: Zeynep Seymen
         Doğan Kitapçılık

         Maeve Binchy asla hayal kırıklığına uğratmaz. Yıldızlı ve Yağmurlu Geceler de tıpkı kendine mekan seçtiği Yunan adaları gibi sıcak ve sevgi dolu. Günümüzde herkesi ilgilendiren, herkesi etkisi altında bırakan romanlar yazmayı ondan iyi bilen yok zaten… Midwest Book Review

         Kitapçı raflarında yeni bir Binchy romanı görmek, bir köpük banyosu kadar rahatlatıcı ve keyif verici. Ama köpük banyosundan daha kalıı!.. Yıldızlı ve Yağmurlu Geceler’i bitirdiğinizde artık onun alameti farikası haline gelen sıcak ve çarpıcı anlatımından büyülenmiş olacaksınız. Üstelik romanın kahramanları o kadar gerçek, o kadar bizden ki, kurduğunuz bu yeni dostluktan da kolay kolay vazgeçemeyeceksiniz. Publisher’s Weekly

         Bu romanda silahlı çatışma yok, birbirini kovalayan otomobiller yok, cinayet yok… Ama her sayfası okuyucuya bir gerilim romanından daha çok kendine bağlıyor. Çünkü Maeve Binchy gerçek sorunları olan gerçek insanlar hakkında yazıyor. Karakterlerinin yüreğine bakmaya ve oradakileri yazıya aktarmayı çok iyi biliyor. Irish Times

         Dublin’de doğan Maeve Binchy, 1969’da Irish Times yazarları arasına katıldı. End of Term ve Half Promised Land adlı iki oyunu Dublin’de sahnelendi. Deeply Regretted By adlı televizyon oyunu Prag Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü’nğ aldı. Bütün romanları dünyanın dört bir yanında en çok satan kitaplar listesine girdi. Eserleri sık sık televizyon ve sinemaya uyarlanan Maeve Binchy’nin Yalnız Kadınlar Sokağı, İtalyanca Aşk Başkadır, Geri Döneceksin, Aşk Mutfakta Pişer, Hayatın Ta Kendisi Lokantası ve Ateşböceklerinin Mevsimi adlı romanları Doğan Kitapçılık tarafından yayınlanmıştır.
         (Arka kapak)
        
         Yaz günlerinde okunabilecek orta yollu bir kitap. Ne çok iyiydi ne de çok kötüydü yani. Kitapta farklı ülkelerden Yunanistan’ın bir adasına gelmiş 5 karakter var. Onların hayat hikayelerini anlatıyor. Ama ben daha çok 30 küsur yıl önce gelmiş Vonni’nin hikayesinden etkilendim. Direniş hikayesi muhteşem.


2 Nisan 2013 Salı

Ziyan


      
         Ziyan
         Hakan Günday
         Doğan Kitap
         “Beyaz gövdeli zenci köpeklerimiz var. Adları da var. Ama onlar birer heykel. Çağırınca gelmiyorlar artık. Cennetin kapısını bekliyorlar. Karla karışık toprağa gömülebilmek için kulakları dik donuyorlar! Öyle bir cennet ki, paslı demirin bile ak sakalı var. Bizi saran tel örgüler beyaz angoradan örülmüş. Havası havlamayı bırakmış, ısırıyor. Beyaz ağzı etimizle dolu. Bu yüzden sessiz bir ayaz var. Saçaklardan sarkan mızrak dişleri ensemize saplanmış. Gazete kağıdı gibi buruşmuş derimizde mor diş izleri, bekliyoruz. Cennetten kovulmayı. Bembeyazız. Soğuk. Donmak. Çözülmek. Tekrar donmak. Daha fazla hiçbir şeye gerek yok. Filleri çekmeye bile. Herkes kalsın yerinde. Bıraksınlar, yaslansın göğsüm sırtlarına, ılıklaşsın enseleri nefesimle. Yavaş yavaş sokayım dilimi derilerine. Aksın içlerine hayatımın zehri. Yirmi adet mermi. Muhteşem! Hepinizi geberteceğim! Ama hepinizi!”
            (Arka kapak…)

         Hakan Günday ilk kez Kinyas ve Kayra’sını okuduğumdan beri hep en sevdiğim yazarlardan biri oldu. Neden bilmiyorum ama son 10 yıldır beni etkileyebilen kitap çok nadir karşıma çıkıyor. Ama Hakan Günday’dan ne okusam bir yerlere dokunuyor bende.
         Bu kitabı da güzeldi ama bence ben bu kitap için yanlış bir zaman seçtim. Çünkü çok çok uzun zamandır elimde. Bitirmeye çalışıyordum. Araya da vize sınavlarım falan girince daha fazla zorlamamak adına bir kenara bıraktım. Sınavlardan sonra elime alınca bir çırpıda bitti. Dediğim gibi benden kaynaklı zamanlama hatası vardı.
         Yine çok ilginç bir kitaptı. Her zamanki gibi tahmin edilenin aksine tamamen farklı bir sonla bitirmiş Günday.
         Bu da bittiğine göre okumadığım sadece 2 kitabı kaldı. Zargana ve Piç. Yakın zamanda onlar da okunacak.

        İmza koleksiyonuma bir kitap daha. Bu kez erkek arkadaşıma imzalı. Ama ben el koydum. :)

         Kinyas ve Kayra’nın yazısını görmek için tık tık.
         Az’ın yazısını görmek için tık tık.
         Malafa’nın yazısını görmek için tıktık.
         Azil'in yazısını görmek için tık tık.
         

2 Şubat 2013 Cumartesi

Azil

         
         Azil
         Hakan Günday
         Doğan Kitap
         Deha ile delilik arasında seyreden bir hayat…
            “Önemli olan, Tanrı’nın bir enstrüman yaratmış olmasıdır. İnsan denen bir enstrüman. Ancak yarattığı müzik enstrümanını çalamayan bir usta gibi, Tanrı da insandan doğru sesi çıkaramamıştır. Bu yüzden, Tanrı hariç bütün güçler insanı çalmış ve özellikle de şeytan en güzel melodilerini onunla bestelemiştir.”
           
            Sahip olduğun her bilgi, içinde çürüttüğün bir hücredir.
           
            Azil, içinizdeki derin uçuruma, düşünme, fark etme ve görme uçurumuna düşmek için bir fırsat. Ayaküstü düşebilirseniz ne âlâ! Aksi takdirde Hakan Günday’ın bir sonraki romanını bekleyeceksiniz.
            (Arka kapaktan…)

         Tamam diyorum tamam. Artık bu adamın tarzına alıştım. Ama olmuyor. Tamam, alıştığım bir kısmı var. Hep uçları yazması hep uçlarda dolaşması. Onun dışında yeni bir kitabına başladığımda “Hah, bunun sonu kesin böyle bitecek!” diyorum ama nafile, bambaşka bir şey oluyor. Ve bu beni hem şaşırtıyor hem de mutlu ediyor.
         Yıllardır okuyorum. Okumayı öğrendiğim günden beri okuyorum. Hatta okumayı biraz geç sökmüş olmamdan dolayı hıncımı ala ala okuyorum. Babamın okumam ilerlesin, akıcı olsun diye söylediği “Kızım, ne görürsen oku!” sözünü hayat felsefem haline getirdiğim için okuyorum. Balıkesir’deki kitaplığım, Kuşadası’ndaki kitaplığım, okulun kütüphanesinden aldıklarım, arkadaşlarımdan aldıklarım, Balıkesir kütüphanesindeki tüm kitapları okuyup, okuyacak kitap bırakmayışım… Yine de çok değiller. O kadar çok kitap varken dünyada ve her gün sürü halinde de çıkmaya devam ediyorlarken hiç de çok değiller.
         Arık okuya okuya olsa gerek bir yazarın kitabın sonunu nasıl bağlayabileceğini tahmin edebiliyor insan. Hatta bir sonraki cümlesini bile. Hakan Günday’da ise bu pek mümkün olmuyor. Tamam, bu kitapta biraz daha fazla hissettim. Bir sonraki cümleyi olmasa da hangi düşüncelerle yazdığını anlamaya başlıyorum. Ama sonunu bilmek asla mümkün olmuyor.
         Yine beni çok şaşırtan, çok etkileyen bir romandı. Yine rüyalarıma girdi, yine tüm hücrelerime işledi. Başka ne denilebilir ki başka?! Alın, okuyun. Pişman olmazsınız.

         Bu arada bu kitap adıma imzalı. İkinci kez. Daha önce de okuyup bitirdiğim Az’ın imzalısı geçti elime.
         Ama bu kitapta çok önemli bir şey daha var benim için. Hakan Günday’dan “Yaz!” cümlesi.
         Artık yazıyorum.

         Kinyas ve Kayra’yı okumak için tık tık.
         Malafa’yı okumak için tık tık.
         Az’ı okumak için tık tık.

         



18 Kasım 2012 Pazar

Az


         
         Az
         Hakan Günday
         Doğan Kitap
        
         “Diyebilirsin ki bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? Halksın. Belki de çok az… O zaman şöyle demeliyim: Seni az tanıyorum… Az…
         Sen de fark ettin mi? Az dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi…”

         Bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen 11 yaşındaki korucu kızı Derdâ ile hapisteki bir gaspçının aynı yaştaki oğlu “mezarlık çocuğu” Derda’nın bir mezarlıkta kesişen hayatlarının, bu iki çocuğun kırk yıl boyunca her tür şiddetle yontulup birbirlerine hazırlanışlarının, (bütün anlamlarıyla) Yazı’nın onları birleştirmesinin hikâyesi. Çocuk şiddeti, hayatın şiddeti, aşkın şiddeti, inancın şiddeti, hırsın şiddeti üzerine, A’dan Z’ye şiddet üzerine, dilin ve yazının şiddetiyle bir roman.
         (Arka kapak)

         11 yaşındaki Derdâ’nın annesi tarafından okuldan alınıp bir tarikat şeyhine gelin olarak verilmesiyle başlıyor kitap. Maalesef ki hala günümüzde de görülen çocuk gelinlerden biri Derdâ’da. Londra’ya götürülüyor. Gerdek gecesinde de hayatındaki ilk şiddetle tanışıyor. Kocası onunla savaşır gibi birlikte oluyor, döverek. İlk gecesinde tanıştığı şiddetten kurtulmak için diğerleri gibi kendini öldürmeyi seçmiyor Derdâ. Acıyı değil de zevki seçiyor.
Oradan kurtulabilmek için paraya ihtiyacı olduğunu biliyor ve tabii İngilizce’ye. Bunun için de karşı dairesindeki adam ve arkadaşlarıyla mazo-sado ilişkilere giriyor ve filmler çekiyor. O sıralarda eroinle tanışıyor.
Derda ise bir mezarlık çocuğu. Mezarlığa ölülerini ziyarete gelen insanlardan para alıyor mezarları sulayıp temizleyerek. Ölen annesini kesip parça parça gömüyor mezarlığa 11 yaşındayken. İlk şiddetiyle böyle tanışıyor. Büyüdüğünde mezarlıkta çalışamayacağını anlıyor ve korsan kitap basan bir matbaada çalışmaya başlıyor. Bir gün eline aldığı bir kitapta o göre göre ezberlediği ismi görüyor. “Oğuz Atay” Ondan sonra da okumayı öğreniyor. Oğuz Atay’ın tüm kitaplarını, hayatını okuyor. Ve Oğuz Atay’ı anlamayan insanları, onun ölümünden sorumlu tutuyor ve hepsini öldürmeye karar veriyor. Daha sonra babasını dövüp iki adamı öldürülüyor ve 24 yıl hapis cezasına çarptırılıyor.
Derdâ’yla hücresinde bir filmde tanışıyor. Derdâ’nın çektiği o son filmde. Ona âşık oluyor ve bir mektup yazmak istiyor. Bunun için de yazmayı öğreniyor. Hapisten çıktığı gün Oğuz Atay’ın mezarına götürülüyor ve Derdâ’ya karşılaşıyor.
Hakan Günday’ın okuduğum 3. kitabı bu. Daha ilk kitabına başlarken bu adamın yazdıklarını çok seveceğimi biliyordum. Nitekim öyle de oldu. Bu kitabını da çok sevdim. Okumanızı şiddetle tavsiye ederim. 

17 Kasım 2012 Cumartesi

Firarperest


         
         Firarperest
         Elif Şafak
         Doğan Kitap
        
İnsan ki eşrefi mahlukattır, içindeki semavi özü keşfetmekle yükümlüdür.
Çıkacaksın yollara, kendine doğru git gidebildiğin kadar.
Keşif boynumuzun borcudur. Kendimizi keşfetmek, aşkı keşfetmek, dünyayı keşfetmek, ötekini keşfetmek…
(…)
Çakılı kalmamak sırf alışkanlıklardan ötürü demir attığın koylara. Çıkmak oralardan, geçmek dalgakıranlarn beri tarafına, bilmediğin memleketlere varmak, tatmadığın yemekleri yemek, sözlerini anlamadığın şarkılarla içlenmek, risk almak, dağılmak ve parçalanmak ve hasret çekmek buram buram, gurbetin tadına bakmak ve kendini yabancının gözünden görmek, şaşırmak yeniden, şaşırmak bir çocuk gibi dünyanın hallerine, çeşitliliğine, güzelliğine, acımasızlıklarına… şaşırmak ölene kadar…
Şaşırma kabiliyetini hiç yitirmemek…
Budur son tahlilde Ademoğullarına, Havvakızlarına kendinlerini keşfettiren serüven.
(Arka kapak)

         Bence Elif Şafak’ın en iyi ve özgün kitabı Baba ve Piç’tir. Okuduğum ilk kitabıdır ve etkisinde kaldığım tek kitaptır aynı zamanda. Daha sonradan hangi kitabını okusam aynı etkiyi yaratmıyor üzerimde, aynı duyguları yaşayamıyorum. Saki o kitabı başka, diğer kitapları başka biri yazmış gibi. O kadar çok fark var arada. Yine de hiç okumayacak kadar da kötü değil.
         Bu kitabını da bilmek için okudum. Ne de olsa eleştirebilmek için bilmek gerekir.
         Denemelerini toplamış Elif Şafak bu kitabında. Çok severek okuduğum söylenemez açıkçası. Türlü çeşit denemesinde aynı cümleleri hatta aynı imgeleri bile tekrar etmiş olması hiç hoş değildi bence. Ya yarattığı bazı imgeleri çok sevdiğinden olsa gerek bu ya da yenilerini üretemediğinden.
         Ama usta yazar ve sanatçıların hakkında kesitler sunması güzeldi bence.
         Ha bir de kitabın içindeki M. K. Perker’in yaptığı çizimlere bayıldığımı belirtmeden geçemeyeceğim.