2 Temmuz 2015 Perşembe

Temmuz Sözler

         


         Temmuz Sözler
         Ercüment Âsaf Yanıç
         Cinius Yayınları

         Şiirleri yanında çoğu tarihsel, siyasal ve biyografik araştırmaları, makaleleri, çeşitli gazete ve dergilerde yer bulan Ercüment Âsaf Yanıç’ın Ağustos 2004’de Mozaik Yayınları’ndan yayınlanan “Erguvanî” isimli şiir kitabında yaşam öyküsü, “Kırk Satırda” başlığı altında şöyle resimlenmekte…
            Ellili senelerde Gaziantep’te doğmuşum,
            Oku da öğren her şeyi, belle bitamam demişler;
            İlk, orta, lise derken bende,
            Bellemişim, öğrenmişim bir şeyler;
            Sonu yok öğrenmenin diyerek, sonunda,
            Yedi tepeli büyük kente gitmişim…
            Kap kara döşeli taşlarında kanlı güller açar,
            Bir meydanmış, Beyazıt Meydanı,
            Özgürlük kokar ve dönermiş kuşlar durmadan;
            Konarlarmış meydana, kalkarlarmış bir yandan…
            Süleymaniye’ye komşu ve de geçmezmiş hi
            Taş yapıları çevirir, sanırsın bir kaleymiş,
            O fildişi kulelerin içinde,
            İlim öğretir, irfan belletirlermiş…
            Emekçiliğim muhabirlikle başlamış,
            Ve geçenle elime, yetinmeyi öğrenmişim;
            Gazetecilikten geçinmişim de o yıllarda, onurla,
            Sonraları sakınmışım hep,
            Hiç gazeteci geçinmemişim…
            Epey de diploma vermişler bana,
                     Ne duvara asmışım onları
            Ve kazanç kapısı deyip, ne de satmışım;
            Öğrendiğim ekonomi ekmeğimi büyütmemiş,
            Siyaseti ilim diye okumuş bilmişim,
            İçine girip görmüşüm ki, siyaset:
            Halka rağmen halk için, halkın sırtına binmekmiş…
            Dağıtmışım ürettiklerimi hep, üleşmemişim bile,
            Kamuydu, özeldi ve kendi işimdi derken,
                     Geçmiş seneler, devirmişim gençliği…
            Sevmişim, sevilmişim, evlenmişim de;
            İyi de etmişim:
            Bebek kokuları burnumda tüter,
            İki de kızım olmuş, 
            Ve büyütüp boyumca, yetiştirmişim;
            Yüklenecek kırk katırlık neyim kalmış,
            Kırk satırda bir yaşanmış;
            Gelmişim bu güne:
            Eskilerden yenilerden,
            Söylenecek sözüm varmış;
            Düşmüşüm yola, merhabayla…

         Merhaba,
         Çok uzun zamandır okuyamıyorum nedense. Elim gitmiyor çoğu zaman YDS’ye hazırlandığımdan. Okumaya başladığımda ise sarmıyor kitaplar bir türlü. Neyse ki bir iki gündür bir şeyler okuyabiliyorum.
         Bu güzel şiir kitabına da taa iki ay önce başlamıştım. Az önce bitirebildim şükür. Oysa çok güzel şiirler var içinde. Çoğu şiirlerde mitolojik öğeler de kullanılmış hem. Severek okudum.
         Şairin daha önce de Erguvanî isimli kitabını okumuştum. Yazısını okumak için tık tık.

         Bu arada bu da imzalı kitap. Diğer kitapta yazan Kemal Amca’ma imzalı olduğundan fotoğrafını çekmedim.     

19 Haziran 2015 Cuma

30 Yaşındaysanız Hayat Gerçekten Zor

         


         30 Yaşındaysanız Hayat Gerçekten Zor
         Burçin Çelik
         Postiga Yayınları

         Yirminin coşkusu, yirmi ikinin neşesi, yirmi yedinin sempatisi… Ama otuz! Otuz yani… Hani otuzdan sonrasıydı çabucak geçen, ben yirmilerin nasıl geçtiğini anlayamadım ki daha! Tüm hemcinslerim yaşıyor mu bu buhranı, yoksa yalnız ben miyim dehşete kapılan? Daha otuz yaşımın güzelliğine adapte olamadan hayatın benim için sürprizler hazırladığından haberim yoktu tabi…
         Ah, seslerinizi duyar gibiyim; ne mi oldu? Çok sevgili odun kocam olaylara dahil oldu desem bir şeyler çağrışır mı acaba? Peki ya, yardımcı kadın oyuncu rolünü çakma bir sarışına vermiş desem, şimdi yandı mı ampuller! Durun durun, paniğe mahal yok! Hikayesi tam da aldatıldığı noktada başlayan bir kadın düşünün. Hovardalığın sınırlarında ısrarla gezinen kocasını bir çırpıda boşayan, hamur açarak kendine antidepresan tedavisi uygulayan; otuzunda bıraktığı okuluna dönecek kadar gözü kara; az biraz çatlak; iç sesinin çenesi düşük mü düşük bir Havva kızı…
         Düşündünüz mü? Kim mi o? Bendeniz Nazlı! Tam bu noktada hayallerinizin vücut bulmuş hali olan bir hoca düşünün. O ki; okulda hoca, kızına baba, banaysa kocaman bir çikolatalı pasta! Ya da yok yok, onu düşünmeyin! O kısım bana kalsın. Laf aramızda ben kıskanç bir kadınım! Siz bunun yerine büyümüş de küçülüvermiş, lafı cebinde, elleri belinde, mini minnacık bir Peri kızı ekleyiverin bu hikayeye. Tadımızdan yenmez olduk değil mi! Bence de! Gerisi… Gerisi sayfalarda! Hadi kulak kabartın da bir parça dertleşiverelim!
            (Arka kapaktan)

         Wattpad’de de aynı anda bir sürü kitap okuyorum. Tabii ki huylu huyundan vazgeçmez. Bu kitap da ilk üye olduğum zamanlarda okuduklarımdan ve hatta ilk kitap olanlardan. Ama ben basıldıktan sonra yazmak için bekliyordum. Sonra da benim yoğunluklarım girince araya bu zamana kadar sarktı.
         Arka kapak yazısında olayı özetlediği için bahsetmeyeceğim ama şunu söyleyebilirim ki sürekli kahkaha ata ata en çok eğlenerek okuduğum kitaplardan biriydi. Gülmediğim bölüm yoktu neredeyse!

         Alın, okuyun derim ben. 

Yalnızlık Cesaret İster

         

         Yalnızlık Cesaret İster (Bir Issız Ada Hikayesi)
         Merve Deniz
         İndigo Kitap
        
         Birbirlerine yasladıkları tek şey bedenleri değildi; tüm umutları, umutsuzlukları o gece koyun koyunaydı.
            Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç şey ne olurdu?
            Başarılı, genç v güzel bir kadın olan Rüya, ta ki aşık olduğu adamla aynı adaya düşene kadar bu sorunun yanıtını hiç düşünmemiştir. Gönlünü, çalışanların “Otoriter Despot” ismini verdiği yönetici Arel Bozan’a kaptıran Rüya, Arel’in kendini fark etmesi için sonsuz bir çaba içindedir, ama ne yaparsa yapsın bir türlü Arel’in dikkatini çekmeyi başaramaz. Çıkacakları Hindistan gezisiyse Rüya’nın son şansıdır: Ya devam edecek ya da vazgeçecektir. Fakat hiçbir şey planladığı gibi gitmez ve kendisini aşık olduğu adamla birlikte ıssız bir adada bulur. Acaba hayatta kalmak için büyük bir mücadele verdikleri bu ıssız adada Rüya, Arel’in duvarlarını yıkabilecek midir?
            (Arka kapaktan)
        
         Bu kitabı Wattpad’den okudum. Sonra da kitabı çıktı. Kitabını almadım henüz.
         Kitaba ilk başlarken “Ya Dünya’ da ıssız, insansız bir yer kalmış mıdır ki?!” diye düşünmüştüm. Sonra öyle çerezlik bir kitap olur diye okumaya devam ettim. Ama bence o kadar da basite indirilebilecek bir kitap değilmiş.
         Bir kere bu ıssız ada olayları falan iyi araştırılmış kitap tarafından. Sonra sadece iki insanını ıssız bir adaya düşme olayı da değil olay. Arka planda bir de Rus Mafyası olayı var ki bu da gayet iyi kurgulanmıştı bence. İlgiyle ve merakla okuduğum bir kitap oldu bu açıdan.
         Rüya ve Arel’in arasındakiler… Yani karşılıksız aşk zor.
         Arel’in o sert görüntüsünün altındaki kırılgan adamdan da hoşlandım. Aslında çok güçlü olduğunu düşündüğümüz insanların da korkuları olduğunu ve onların da insan olduğunu çok güzel işlemiş Merve Deniz.

         Ben sevdim. Denk gelirseniz okuyun derim. (Hala Wattpad’de bölümler duruyor mu bilmiyorum.)

18 Haziran 2015 Perşembe

Einstein’la Dans

        



         Einstein’la Dans
         Kate Wenner
         Kuraldışı Yayıncılık

         Çocukluğu boyunca nükleer savaşla ilgili kâbuslar gören Marea, kronik depresyonun pençesinde, rüzgâra kapılmış savrulan bir yaprak gibi, yedi yıl tek başına dünyayı dolaşmıştır. 1975 yılında, otuzuncu yaş gününden kısa süre önce New York’a geri dönen Marea’nın tek isteği, sonunda bir yere demir atabilmek ve hayatını anlamlı kılmaktır.
            Marea’nın babası Jonas Hoffman, Nazi Almanya’sından sağ kurtulmuş bir nükleer fizikçidir. Manhattan Projesi’nde çalışmıştır. Hidrojen bombası konusunda, aile dostları Albert Einstein’la Jonas Hoffman arasında şiddetli tartışmalar Marea’da derin izler bırakmıştır. New York’a dönüşünün ardından Marea aynı anda dört terapiste birden gitmeye başlar.
            Babasının günlüğünü bulması, bu saplantılı, çarpıcı ve sıra dışı genç kadının kendi kişisel mirasıyla yüzleşmesini sağlayacaktır.
         Bu yüzleşme aracılığıyla, Kate Wenner, atom bombasının korkunç sonuçlarını ve karşılıklı konuşma tedavisinin can damarı olan hikâyelerin gücünü büyük bir ustalıkla gözler önüne serer.
            (Arka kapak)
         Çoook uzun zamandır hiçbir şey okuyamıyordum. Yok sınavlar yok mezuniyet yok taşınma falan derken iflahım kurudu valla. Bu arada hiç okuyamadım desem yeridir. Gerçi Wattpad’den okuduklarımı saymıyorum basılı olmadıkları için.
         En sonunda Einstein’la Dans’ı bitirdim. Bu kitaba da sene başında başlamıştım neredeyse. Bir yerden sonra da tıkanıp yarım bırakmıştım. Sonra yeniden başladım.
         Marea’nın dört terapist ile birden görüşüp de hepsinin de ayrı ayrı şeyler söylemesi çok ilginçti bence.
         Einstein’ı ok sevdiğim hatta resmen hayran olduğum için ilgimi çekmişti bu kitap zaten. Ondan ve gündelik yaşamından izler bulmak ve okumak çok güzel bir duyguydu.
         Marea’nın sürekli gitme tutkusunda kendimden izler buldum. Çalıştığı fırında geçen sahneler de çok güzeldi.

         Genel itibariyle sevdiğim bir kitap oldu. Okumanızı tavsiye ederim. 

5 Mayıs 2015 Salı

Yaz

         


         Yaz
         Kürşat Başar
         Everest Yayınları

                Onu gördüm ve yaz geldi.
         Sanki kapı çalınıp çocukluk yıllar sonra tekrar çıkagelmiş gibi…
         Unuttuğunuz bir anıyı bulmak gibi…
         Çok eskide kalmış, yıllar sonra yeniden duyduğunuz anda geçmiş bir zamanı size taşıyan bir şarkı gibi…
         Dağ yollarında kaybolduktan sonra birdenbire, bir dönemeçte denizle karşılaşmak gibi…
         Yaz… Bitmesini hiç istemediğim eşsiz anlar ve hiçbir şeyin, hiç kimsenin sonsuza dek benimle kalmayacağını anladığım ayrılıklar mevsimi…

         İlk kitabıyla edebiyatımıza benzersiz bir giriş yapan ve yıllar yılı insan yüreğinin, özlemin, aşkın, geçmişi geleceğe bağlayan o narin bağların izini süren Kürşat Başar, 11 yıl aradan sonra kaleme aldığı yeni romanı Yaz’la okurlarıyla buluşuyor.
         Yakın tarihimizin kritik bir döneminde dünyaya gelen, birbiri ardına yaşadığı kayıplara rağmen hayata tutunan bir gencin büyüme serüvenini, yüzleşmelerini ve bir yaz mevsimi yaşadığı sarsıcı aşkı, arka plana hızla yitip giden İstanbul’u yerleştirerek anlatıyor.
         Bir karşılaşmayla değişen hayatın, küçük bir rastlantıyla uyanan arzuların, birdenbire gittiğiniz yolu değiştiriveren olayların ve her şartta, her yerde insana devam etme, hatta yeniden, yeniden başlama gücü veren o ele gelmez sırrın peşine takılarak…
         (Arka kapak)

         Hayır, bu kitabı sırf kahramanın çocukluğu anlatılıyor diye sevmiş olamam. İçinde yaşadığı aşkı hem çok yüce hem de çok hüzünlüydü. Çok da tanıdık…
         Nedense çocukluğumu, geçirdiğim o yaz günlerini anımsatacak en ufacık şey bile beni hem deli gibi mutlu ediyor hem de hüzne boğuyor.
         Okurken çoğu yerde durup boğazımdaki yumrunun geçmesini bekledim. En çok da Murat’ın babasıyla ilgili kısımlarında. Hayır, ben öyle bir kayıp yaşamadım ama savaşın her türlüsü her hali kötü değil mi zaten.

         Siz de okudunuz mu bu kitabı? Yoksa hem hüzne boğulup aynı zamanda yüzümde silik bir gülümsemeyle okuyan ben miydim?!

24 Nisan 2015 Cuma

Erguvanî Şiirler

         

         Erguvanî Şiirler
         Ercüment Âsaf Yanıç
         Sone Yayınları
        
        
            Anoson kokar tenine katmış, tenini;
            Ve açık ve donuk bakarmış, tavana,
            Tavada balık gibi,
            Ve memleketi kadar soğuk,
            Ve Karadeniz mavisi gözleri…

            …
            Rengi olmamalıydı insanın
            Beyazı, sarısı, siyahı,
            Ebruda karışsın istedik
         Biraz doğadan serptik
            Biraz dizelerden
           
            Yaşamı erguvanda birleştirdik…
            (Arka kapaktan)

         Siz de benim gibi kitapların kapaklarına vurulanlardan mısınız? Yalnız olmadığımı duymaya ihtiyacım var oysa. Sanki elimde hiç kitap kalmamışcasına her gittiğim yerde kitaplığı karıştırma huyum var ne yazık ki. Bu kitapla da dernekte tanıştım. Kapağınına vuruldum, evet. Bence çok güzel.
         Sonra elime aldığımda Kemal Amca’ya (ÇYDD Kuşadası Şube Başkanı) imzalı olduğunu gördüm. Merakla okumaya başladım ve şiirlere aşık oldum resmen.
         Ama en çok “On Yıl Önce, On Yıl Sonra” isimli şiiri sevdiğimi söyleyebilirim. Altmışlı yılların Gaziantep’indeki Kırkayak Kahvesi’ni anlatıyor. Şimdilerde yokmuş o kahve. Gaziantep’e gittiğimde de öyle bir yere rastlamamıştım zaten ama görmeyi çok isterdim doğrusu.

         Şiirle efenim, okuyunuz. 

10 Nisan 2015 Cuma

Pucca Günlük #5 O Adam Buraya Gelecek

        


         Pucca Günlük #5 O Adam Buraya Gelecek
         Dex Plus
         Doğan Kitapçılık

“Hayatını sosyal medyadan takip edebileceğiniz tek kitap karakteri.”
Blogger’ların atası,
Monçiçi bakışlı,
Zalım stalker,
Fake Evliya PuCCa sunar!
Bir blog yazıp hayatı değişen,
Hatta o hayattan bir de film yapılan,
Geçmişinden kaçarken bile yine ona sığınan PuCCa,
Onu üzenlere, bok var gibi evlenenlere ve
Haksızlıklara ateş püskürürken;
Onu sevenlere, pms pms diyenlere ve akılsızlara
Bedavaya akıl veriyor.
Ve mutlu sonu aramaya devam ediyor…
“Yaşarken hiç komik değildi…”
(Arka kapaktan)

         Sonunda okuyabildim. Ne zamandır okumak istiyordum. Kaç gündür kargo bekliyorum bir bilseniz…
         Okurken “ya bu sefer o kadar da eğlenceli değil sanki!” diyordum ama sonra instagrama bir fotoğrafını koydum kitabın. Altına gelen bir yorumla düşünmeye başladım. Beklentinin çok aşağısında çıktığını söylemiş yorumlayan. Durdum düşündüm ben de. Sanki bana da öyle gelmişti ama bu kitap aslında bir günlük. Tamam biz diğer kitaplar gibi komik şeyler bekliyoruz ama aslında kız da hayatını yazıyor.
         Sonuç itbariyle ben yine kitabı beğendim. Aileyle ilgli her olay üzer beni zaten. Pucca’nın da annesiyle olan hallerine üzüldüm. Falan filan derken aslında Pucca’nın da büyüdüğünü gördük biz de. Yani Ceri’den nasıl ayrıldı baksanıza. O Limon da ne menem bir şeymiş be!

         Okuyun derim ben. :)

7 Nisan 2015 Salı

Daha

         


         Daha
         Hakan Günday
         Doğan Kitap
        
         Siz bu cümleyi okurken, bir yerlerde insanlar, ülkelerindeki savaş, açlık ve yoksulluktan kaçmak için sonu zifiri bir yolculuğa çıkmaya hazırlanıyor. Ancak bu hikaye o kaçak göçmenlerle değil, onları kaçıranlardan biriyle ilgili. Adı Gâza. Babası bir insan kaçakçısı, Gâza da onun çırağı. Henüz 9 yaşında. Yani, hayata ve insana dair, öğrenmemesi gereken ne varsa, hepsini öğrenecek yaşta.
            “Doğu ile Batı arasındaki fark, Türkiye’dir. Hangisinden hangisini çıkarınca geriye Türkiye kalır, bilmiyorum ama aralarındaki mesafe Türkiye kadar, ondan eminim. Ve biz orada yaşıyorduk. Her gün politikacıların televizyonlara çıkıp jeopolitik öneminden söz ettiği bir ülkede. Önceleri çözemezdim ne anlama geldiğini. Meğer jeopolitik önem, içi kapkaranlık ve farları fal taşı gibi otobüslerin, sırf yol üstünde diye, gecenin ortasında mola verdiği kırık dökük bir binanın ada ve parsel numaralarıyla yapılan çıkar hesapları demekmiş. 1.565 km uzunluğunda koca bir Boğaz Köprüsü anlamına geliyormuş. Ülkede yaşayanların boğazlarının içinden geçene dev bir köprü. Çıplak ayağı Doğu’da, ayakkabılı olanı Batı’da ve üzerinden yasadışı ne varsa geçip giden, yaşlı bir köprü. Kursağımızdan geçiyordu hepsi. Özellikle de, kaçak denilen insanlar… Elimizden geleni yapıyorduk…. Boğazımıza takılmasınlar diye. Yutkunup gönderiyorduk hepsini. Nereye gideceklerse oraya… Sınırdan sınıra ticaret… Duvardan duvara…”
            (Arka kapaktan)

         Hakan Günday kitaplarını ne kadar çok sevdiğimi herkes biliyor artık. Okumadığım tek bir kitabı kaldı, o da: Piç. Adam ne yazarsa güzel yazıyor bence. Ve son zamanlarda şaşırmak bu kadar zor bir şeyken bu adamın her kitabında en az bir kez “Vayy be!” diyebiliyor insan. Bence günümüz yazarlarından kendini tekrar etmeyen nadir bir yazar kendisi.
         Gelelim kitaba. Bu kitaba bir yıl önce başladım ben. Başta çok güzel gidiyordu sonra bir şeyler oldu, yarım bıraktım. Bir ara yeniden başladım ama kitap beni sarmadı. Ama iki gün önce yeniden elime alınca aktı gitti. Sanırım bu ara Hakan Günday havamdayım, ondan.
         Kitapta en çok Gâza’nın yaptığı deneylerden etkilendim bir de ben. Bir insan nasıl bu hale gelebilir, gerçekten olabilir mi anlayamıyorum bazen. Ama her Hakan Günday kitabında da olduğu gibi bu okuduğumuz tüm olaylar hayatın içinde varlar. Ne yazık ki.

         Okuyun efenim.

1 Nisan 2015 Çarşamba

Türk Resim Sanatı

         


          Türk Resim Sanatı
         19’uncu Yüzyıldan 1960’a Kadar Türk Resim Sanatı Hakkında Bilmeniz Gereken Her Şey
         Tempo Doğan Burda Dergi

         Bu kitaba ya da dergiye ne derseniz deyin ba-yıl-dım. Vakti zamanında karakalem ve yağlı boya resim yapmıştım ama Türk resim sanatı ve ressamlarımız hakkında doğru düzgün bir bilgim yoktu. Taa 19. yüzyıldan 1960’a kadar Türk resim tarihinin izlediği seyir güzel bir şekilde anlatılmış bu kitapta. O yüzden de güzel bir çalışma olduğunu düşünüyorum.

         Bulabilirseniz okumanızı tavsiye ederim.

21 Mart 2015 Cumartesi

Parmak Damgası

         


         Parmak Damgası
         Halikarnas Balıkçısı
         Bilgi Yayınevi

                      PARMAK DAMGASI… Halikarnas Balıkçısı’ndan yeni öyküler.
            Bir süre önce televizyon filmi olarak beğeniyle izlenen PARMAK DAMGASI, Balıkçı’nın aynı adlı öyküsüyle, başka öykülerinden yararlanarak yapılmıştır.
            Ege’nin yedi renkli denizlerini, cennet köşelerini; güzellikleri çirkinlikleriyle, sevinçleri korkularıyla, arayışları beklentileriyle insanlarını zaman zaman tarih süzgecinden de geçirerek kaleme alan Balıkçı’nın PARMAK DAMGASI’nda yine birbirinden güzel öyküleri yer alıyor.
            “Dalıp sünger çıkarma sırası, Ahmet’in kardeşi Mehmet’teydi. Kardeşinden çıkardıkları kanlı miğferi başına geçirdiler. Parayı veren armatör, işaret düdüğünü çaldı. Oğlan daldı. Aşağıya inerken, ağabeyinin kafa parçaları, pembe renkler salarak ve bir sağa bir sola kayarak, kendisine eşlik ediyorlardı.
         Güvertede sıra bekleyen dalgıçlar, bir sürü karabatak gibi sıraya dizilmiş, dıdılıyorlardı.
         Geçim savaşıydı bu…”

         Okumadığım, içinden de okumanın gelmediği günlerden selamlar…
         Bu kitabı da bitireli altı gün oldu ama anca yazıyorum. Sanırım içimden yazmak da gelmiyor bu ara.
         Hayatımın yazarları arasında Balıkçı da girdi sanırım. Aslında böyle olacağını biliyordum da sanki bilerek okumuyordum. Balıkçı çok tanıdık, çok bizden. Bu elimdeki kitap “Bütün Eserleri” isminde oluşturulan serinin son kitabı aslında. İstanbul’a gitmiştim Batı turu biter bitmez. O zaman sahaflar çarşısında dolaşırken karşıma çıktı. Ahmet Hoca’mda (Ahmet Mümtaz Maden) kalırken okumaya başlamıştım. Ona gösterdiğimde “Çok güzel bir kitaptır.” demişti. Kendisi Halikarnas Balıkçısı’nın öğrencilerinden biri diye biliyordum o yüzden öyle söyledi diye düşünmüştüm.
         Aşağı yukarı yirmi gün boyunca elimde süründü kitap. O arada Ahmet Hoca, Kuşadası’na geldi. Başka arkadaşlarda vardı. Biz patavatsızlar “Hocam sanki siz konuşuyormuşsunuz gibi, Balıkçı’nın cümleleri sizinkilere çok benziyor.” Deyince hocacım bir duraksadı. “Benzemez mi, benzer tabii.” dedi. Gözlerinden yaşlar süzülürken Azra Erhat’dan ve Balıkçı’dan söz etti. Hoca küçükken komşularıymış ikisi de. Onların yanında büyümüş. Rehber olmamın bir sebebi de Balıkçı’dır dedi. Ah… O sahne gözümün önünden gitmiyor bir türlü. İçimde gidip ona sarılma istediği olmuştu ama gidip sarılamadım da. Sonra kendi kendime çok üzüldüm. Sarılsaydım Hocaya diye.
         Elimde TUREB’in bastırdığı bir kitabı daha var Balıkçı’nın. Onu da okuyacağım ama artık hep o gece gelecek gözümün önüne.
         Kitap harika bu arada. Çok içten bir anlatımı var zaten Balıkçı’nın. Kitaplarını daha önce okumamıştım ama çoğu hikâyeye orada burada denk geldiğimi fark ettim. Kolay okunur bir kitap.

         Okumanızı tavsiye ederim.

23 Şubat 2015 Pazartesi

Şarap ve Tanrı

         


         Şarap ve Tanrı
         Kendi ağzından Dionysos’un hikayesi
         Kamil Sarhanlı
         Maya Kitap
        
         Yunan Mitolojisi’nde tanrıların tanrısı olarak anılan Zeus’un oğlu Dionysos, dile gelip kendi hikayesini anlatıyor. Şarabın ve eğlencenin tanrısının başından geçenler, tarihsel bilgiyle yoğruluyor.
         Şarap ve Tanrı’da yazar yaptığı araştırmayla Dionysos’u edebi bir dille ete kemiğe büründürüyor.
         “Dionysos’un tarihsel süreç içindeki mitolojik serüvenine, güvenilir bilgi ve farklı anlatım tarzıyla tanık olacaksınız.” Dr. Phil. Anneliese PESCHLOW
         “Kaynak metinlerin Olympos dünyasına götürdüğü gizemli bir köprü. Dionysos hakkında bilgilerimize çok şey ekleyecek ve onu tanımamıza yardım edecek, kurgusallık ve şiirsellikle dolu, sınırsız okuma keyfine davet eden bu kitabı severek okuyacağınıza inanıyorum.” Yrd. Doç. Dr. Nazlı Çınardalı Karaaslan
         “Başka türlü asla giremeyeceğiniz bir dünyanın en gizli kapılarından birini sizin için açan bir anahtar…” Yrd. Doç. Dr. Bora Uysal
         (Arka kapaktan)
        
         Bir gün arkadaşlarla D&R’a gittiğimizde yine bu kitaba bakıyordum. Bir süredir ilgimi çekiyordu çünkü. Bakıp bakıp geri koyuyordum çünkü. Sonra yanımıza gelen stand görevlisiyle sohbet etmeye başladık. “Benim kitabım.” falan dedi adam. Ben de dalga geçiyor sandım. :) Tamam, yaka kartında da Kamil Sarhanlı yazıyor ama ben hala ihtimal vermiyorum. Sonra açtım kitabı, yazarın hayatını okumaya başladım da anca ikna oldum. :D Niye ikna olamadıysam bir türlü.          Meğer yazarı Kuşadası D&R’da çalışıyormuş.
         Tabii aldım ben de kitabı hem de imzalatarak. :)
         Batı turundayken yanıma almıştım otobüste okurum diye. Kolay bir okuma oldu açıkçası ama çok da beklediğim gibi değildi. Biraz hafif geldi bana. Daha orijinal bir şeyler bekliyordum herhalde. Kolay okunur, akıcı bir kitap ama çok da basit bence. Gerçi iyi araştırma yapılmış.
         Öyle işte. Beklentim yüksekti benim sadece.

         Siz yine de okuyun.

22 Şubat 2015 Pazar

Keder Gibi Ödünç

         


         Keder Gibi Ödünç
         Haydar Ergülen
         Kırmızı Kedi Yayınevi
        
                      Keder gibi ödünç
            Kahkaha gibi karanlık
            Neş’e gibi yapraksız
            Ve kasaba gibi akşamsız
            Bu şiir peşimden
            Bir başkası gibi geldi
            Ve ben yalnızca
            Mırıldandım onu
            Mırıldanmak belki de
            Yetinmektir diye
            Şiir yerine ödünç
            Kederle
            (Arka kapaktan)

         Anlatamam, okumanız lazım. Haydar Ergülen seviyorsanız, zaten ne dediğimi anlarsınız. :)

         İzmir Kitap Fuarı’nda imza gününe katılıp imzalatmıştık kitaplarımızı. Bu kitap benim adıma imzalı. Koleksiyonumun güzel parçalarından biri o yüzden. :)


Aşk Seni Bulursa

         


         Aşk Seni Bulursa
         Rachel Gibson
         Çevirmen: Ayşe Tunca
         Nemesis Kitap

                      Uzaklaşmak isteyen güzel bir kadın…
            Uzakta onu bekleyen yakışıklı bir erkek…
            Kışkırtıcı bir aşk hikayesi…
            Sadece “gitmek” istediğiniz bir zaman oldu mu hiç? Yaşadığınız şehirden, yoğun işinizden uzaklaşmak, yeni bir hayata başlamak istediğiniz bir zaman… Bunu kaçımız başarabiliriz ki?
            Bu kitabın sihirli dünyasına adım atın. Gerçek aşk, tutku ve eğlence bu sayfalarda sizi bekliyor.
            Rachel Gibson “Amerikan Aşk Romanı Yazarları Birliği” tarafından Rita Award Ödülü’ne layık görülmüştür ve romanlarıyla iki defa yılın en beğenilen yazarı olarak seçilmiştir.
            “Aşk Seni Bulursa” USA Today ve Newyork Times tarafından belirlenen “En Çok Satılan Elli Kitap” listesine girmeyi başarmıştır.
            Dolayısıyla elinizde tuttuğunuz kitap, gittikçe yükselen bir yıldıza aittir.
            (Arka kapaktan)

         Günden güne daha da kötüye giden gündemimizden merhaba…
         Her şeye rağmen, her acıya rağmen yaşamaya devam ediyoruz. Ne yazık ki yaşıyoruz.
         Eğitim turumun batı etabını da tamamlayıp geldim ben de işte. Bir süredir o sebeple yoktum. O sırada okuduğum ve öncesinde okuyup da yazamadığım kitaplarımı yazacağım bir süre.
         Her ne kadar arka kapak yazısında afilli şeyler yazsa da ben bu kitap için aynı şeyleri düşünmüyorum. O kadar da mükemmel bir kitap değildi bence. Hele ki listelere girecek kadar. Garip geliyor doğrusu bana biraz.
         Yani ben sadece kafa dağıtmak için okuduğumdan bana öyle geliyordur belki de. Sonuçta bu tür kitaplara ayılıp bayılan insanlar var. Bilemedim. :/

 Bir süre seri kitaplardan uzak durmaya karar verdim bir de. Sonra hepsini okuma ihtiyacı hissediyorum çünkü.

Ve Dünya Rehberler Günümüz kutlu olsun!

10 Ocak 2015 Cumartesi

Köle

         


         Köle
         Işıl Parlakyıldız
         Sokak Kitapları Yayınları
        
         Kudretli bir prensin bir köleye duyduğu tutku…
            Bir kölenin efendisine olan aşkı…
            Aslında Prens Edward’ın aklını kurcalayan sorunun yanıtı gayet basitti. İkisi de sadece bedenlerinde özgürdüler. Edward ne prensti, Jaymie ne bir köle. Dudakları, gözleri, elleri özgürce konuşuyordu. Birbirlerine haykıramadıkları, söylemek isteyip susmak zorunda kaldıkları cümlelerdi sevişmeleri.
            Veliaht Prens Edward yatağını nice kadınlar süslerken tutkuyu kölesinin gözlerinde bulduğunda aşık olabileceğini hiç düşünmemişti. Her istediğini elde etmiş bencil Prens, Köle Jaymie’nin aşkıyla baş edebilecek mi? Aşkı için savaşırken onu sırtından kimler vuracak? Kaybedişi, intikamı ve pişmanlığı bulacağınız romanda iliklerinize kadar sevgiyi yaşarken, roman aşkın her halini size sunacak. Sizi şehvetin, masumiyetin ve acının derinliklerine çekecek…
            Gözyaşlarınız akarken tutku teninizi ısıtacak…
            (Arka kapaktan)

         Yani… Bu kitap için ne söylenir, bilemiyorum. Kitabı ilk önce Watpatt’den okumaya başladım ve “Bu ne biçim şey ya…” dediğimi hatırlıyorum. :) Devamını da gerçeğinden okudum. 22. yüzyılda ülkelerin monarşiyle yönetilmesi beni çok şaşırttı. İnsan acaba olur mu öyle şeyler diye düşünmeden edemiyor. Tabii bu yüzyılda kölelik sistemi de var.
         Köle deyince cinlerim tepeme çıkıyor zaten. Ama Jaymie ve Edward’ın arasındaki aşk güzeldi. Tabii sonra Jaymie’nin köleliğini bu kadar kabullenmiş olmasına ve Edward’ın çığrından çıkıp deliye dönmesine ve kıza eziyet edip durmasına çok sinir oldum.
         Ama sonunda tatlıya bağlandı her şey. Güzel kitaptı sonuçta. Güzel bir gün geçirtti bana.


Ali’m


Ali’m
Bir Türk Masalı
         Işıl Parlakyıldız
         Müptela Yayınları

         “Biliyordum, onu gördüğümde yine bütün kalkanların bedenimi saracak ve aşık ruhumu saklayacaktım. Artık hiç değilse kendime dürüst olma vaktiydi. Aslı ruhuma işlemişti işlemesine de ben bunu istiyor muydum? Hoş aklıma, ruhuma girerken bana sorduğu yoktu ama korkuyordum. Hiçbir şeyden korkmadığım kadar korkuyordum.”
            Ali Aral, nam-ı diğer Ali’m… Karanlık ve acımasız bir hayatı seçmek zorunda kalan, korkularını ve pişmanlıklarını kör bir cesaretin arkasına saklayan bir adam… Ali’m, yetimliğinin acısını; Duygu’ya can, Bekir’e kan, Sado’ya yıkılmayan duvar olarak unutmuştu. Hercai arzuların efendisiyken, bir gün hayatına gökten zembille inen Aslı’yla tanıştığında hayatındaki en büyük eksikliğin ne olduğunu anladı: Aşk… Fakat hayatındaki eksik şeyi yerine koymak sandığı kadar kolay olmayacaktı.
            Ali’m, Aslı için yanmayı ve yakmayı öğrenebilecek miydi? Öksüz ruhuna, kana bulanmış geçmişine aşkı anlatabilecek miydi? Ondan kaçan kadını, onu kendinden bile çok seveceğine inandırabilecek miydi?
            Hercai arzuların ebedi aşka dönüştüğü Bir Türk Masalı daha…
            (Arka kapaktan)

         Ali tam bir Türk erkeği… Aslı’yı ne kadar severse sevsin bir türlü sevdiğini söyleyemiyor, hissettiremiyor. Tabii bunda kimsesizliğinin, öksüzlüğünün de payı büyük de tam bir Türk erkeği ya. Dışı kaba saba, höt höt bir adam ama içi yumuşacık. Çabalaya çabalaya öğreniyor aşkını göstermeyi.
         Kitabı sevdim ama yer yer hatalar vardı. Rahatsız etti beni. Tamam birazcık. :)
         Ben en çok Duygu’yu sevdim ama. Belki de ilk onu okuduğumdan olsa gerek. O benim birincim. :)
         Bu arada inşallah yazarı Sedat’ı da yazar. Ben en çok onu merak ediyorum. Işıl Hanım’a duyrulur. :)


3 Ocak 2015 Cumartesi

Duygu

        

         Duygu - Bir Türk Masalı
         Işıl Parlakyıldız
         Müptela Yayınları

         Anne sıcaklığı, baba emniyeti olmayan bir dünyada ayakta kalmaya çalışan kırılganlık abidesiydi Duygu. Üç yoldaşı vardı onu taşıyan. “Develerim” derdi onlara. O develer ki İstanbul’un en arızalı tipleriydi. Her ne kadar bela makinesi olsalar da Duygu için tek bir gerçek vardı;
            “Bekir candı, Ali kandı, Sedat aşktı.”
            Ve hayat onlar için bir duadan ibaretti. İyiyim… İyiyiz… Biz hep iyi oluruz… Güçlü olmayı en zorlu yollarda öğrenmiş dev bir çınardı Sedat. Hayatta yorulmuş, aşktan çoktan vazgeçmişti. Yüreğini ördüğü çelik duvarlar arasına saklamış acımasız bir adamdı o. Acılarla atılmış düğümlerin arasında filiz verebilir miydi aşk? Meleği şeytana döndürüp, şeytanın ruhunu ele geçirebilir miydi aşk?
            (Arka kapaktan)

         Ben bu kitabı çok sevdim.
         Dün geceden beri kitapla yatıp kalkıyorum resmen. Sonunda bitirdim. Duygu’nun acılarına üzülüp, üzülünce benim de burnumun kanamasında bir ortak nokta buldum.
         Sedat’ın yıllarca içinde büyüttüğü aşkına ve dışındaki kabuğuna rağmen içindeki adama şaşırdım. Gerçekte de var mıdır acaba böyle adamlar?! Yani mafyacılık oynayıp da içi böyle aşkla dolu, pamuk adamlar? Merak edilesi…
         Bekir’in bir kız için yanıp tutuşmasına ve yıllarca beklemesine şaşırdım.
         Ali’min o şıpsevdi kalbinin o cadoloz kıza tutulduğunu görünce gülümsedim.
         Kısacası ben bu kitabı çok sevdim. En çok da Duygu ve Sedat’ın aşklarını sevdim.
         Bu kitabı çıktığından beri her yerde görüyordum. Ama hiç ilgimi çekmemişti nedense.  Dün Vikitap’ta görünce ben de var mı acaba diye bakınırken buldum kendimi. Sonra bir bakmışım kitabın yarısına gelmişim. :) Genel itibariyle güzel yorumlar almış kitap. Sanırım kitaplaşmadan önce bir yerlerde yayınlanmış bir kısmı. Yanlış anlamadıysam tabii. Emin değilim.
         Ali’min de kitabını yazmış yazarı. Bulursam bir ara onu da okuyacağım.
        


2 Ocak 2015 Cuma

Papatya Falı

         


         Papatya Falı
         Rachel Gibson
         Nemesis Kitap

         Daisy, yüksek topuklu ayakkabılarının bir daha Lovett kasabasının tozuna bulanmayacağına dair kendine söz vermişti. Ama hayat işte… Geri dönmek zorunda kalacağını kim bilebilirdi ki…
         Üstelik her şey bıraktığı gibi duruyordu. Kız kardeşi hala biraz çılgındı. Annesi bahçesini pembe plastik flamingolarla dekore etemeye devam ediyordu. Yıllar önce buruk bir hikaye olarak ardında bıraktığı Jackson ise hala eski günlerdeki gibi çekiciydi. Daisy’nin, ona mutlaka anlatması gereken bir şey vardı; bir sır… Yıllarca sakladığı ve artık sonuna geldiği için mutlaka açıklamak istediği bir sır.
         Jackson ise durmadan karşısına çıkan Daisy’nin onu takip ettiği düşünmeye başlamıştı. Ondan uzak durmaya kararlıydı. Aynı hatayı tekrar yapmayacaktı; yapmayacaktı; yapmazdı, değil mi?
         (Arka kapaktan)

         Yılın ilk kitabıyla merhaba!
         2014’ün son kitabı bu serinin 3. kitabıydı. Evet, meğer okuduğum kitap bir serinin son kitabıymış. Seri kitaplar ama sadece olayın geçtiği mekan ortak. Onun haricinde olay ve kişilerin bir bağlantısı yok. O yüzden üçüncü kitaptan sonra birinciyi okudum.
         Gelelim kitaba… İlki yani serinin üçüncü kitabı daha eğlenceliydi bence. Bu da fena değildi de ne bileyim… Belki üst üste aynı yazarın kitaplarını okudum diye de bana öyle gelmiş olabilir.
         Bana adam çabuk yumuşadı gibi geldi ama yazarın sıkı takipçileri öyle düşünmüyor nedense.
         Bir kötü haber; ikinci kitap Türkçeye çevrilmemiş henüz. Bu da anlamsız geldi bana. Yani insan neden biri ve üçü çevirir de ikiyi atlar ki?! Yayınevi neyin kafasını yaşıyordu acaba? Neyse, İngilizcesi falan denk gelirse aslından okurum bir ara artık.