24 Eylül 2017 Pazar

Kayıp Kız

         


         Kayıp Kız
         April Henry
         Çeviren: Çiğdem Dirhemsiz
         Yakamoz Kitap / Sonsuz Kitap

         Kaderini gerçekten değiştirebilir misin?
      Gabie bir Mini Cooper kullanıyordu. Aynı zamanda yarı zamanlı pizza teslimatı yapıyordu. Bir gece Kayla, Pete’nin Pizzası’nda çalışan teslimat yapan başka bir kız, bir sipariş için dışarıya çıktı ve hiç geri gelmedi. Gabie’nin korkusu, sahte pizza siparişi veren adamın, Mini Cooperlı kızın bu gece çalışıp çalışmadığını sorduğunu öğrenmiş olmasıydı. Kayla’nın kaderi Gabie’ye mi bağlıydı? Kayla’yı bulmayı takıntı haline getiren Gabie, yine Pete’nin yerinde çalışan Drew ile takım oldu. Birlikte Kayla’nın ölmediğini kanıtlamak ve ölmeden önce onu bulmak için yola çıktılar.
    (Arka kapaktan)

         Güzel vakit geçirmek için marketten aldığım kitaplardan biri bu kitap da. Güya New York Times Bestseller’larındanmış. Ay başından beri bir durgunluk var üzerimde ve pek kitap okuyasım yok. Ama okumak da istiyorum. Bu yüzden çerezlik bir şeyler okuyayım dedim ama bunu da beğenmedim. Bana göre bestseller diye nitelendirilen bir kitabın biraz albenisi olmalı. Ama bu kitabın ne kapağı ne de içindekiler çekici gelmedi bana. Klişe hatta!
         Bir adam Gabie yerine Kayla’yı kaçırıyor. Olay bu yani. Tam bir kötü Amerikan filmi gibiydi.
         Vakit kaybı oldu ama neyse ki bundan sonra güzel bir kitap okuyarak durumu düzelttim. :)

         

9 Eylül 2017 Cumartesi

Güneşin Şarkısı

         


         Güneşin Şarkısı
         Prof. Dr. Eva de Vitray-Meyerovitch
         Çeviren: Cemal Aydın
         Şule Yayınları
        
Eva de Vitray-Meyerovitch, Müslüman olduktan sonraki adıyla Havva Hanımefendi’yi okurlarımız İslam’ın Güleryüzü adlı eseriyle tanıdı ve sevdi.
Yazarın Duanın Ruhu adlı incelemesi de okur tarafından büyük ilgiyle karşılandı.
Son olarak sizlere sunduğumuz Güneşin Şarkısı, önceki iki eserden daha derinlere götürüyor okurunu. Yazarımız gerçek mutluluğu nasıl bulduğunu ve insanların böylesi bir mutluluğa nasıl yönelmeleri gerektiğini anlatıyor bu kitabında.
Güneşin Şarkısı, madde ve gündelik kaygılar içinde boğulan gönüllere; bir yığın telaş ve bitip tükenmek bilmeyen acı ve ıstıraplarla bunalan ruhlara, ferahlık ve dinginlik veriyor. Güneşin Şarkısı, Mevleviler döndükçe geceyi aydınlatıyor.
(Arka kapaktan…)

Bu kitabı en son İstanbul’a gittiğimde Gülşah vermişti. 2015 yılı olması lazım. O zamandan beri de kitaplıkta bekliyordu ve benim bir türlü elim gitmiyordu.
Yazar hakkında Gülşah biraz bilgi vermişti ama dediğim gibi uzun zamandır kitaplıkta beklediğinden unutmuşum. Eva de Vitray-Meyerovitch, Müslüman olmuş ve İslam ve Tasavvuf üzerine kitaplar yazmış.
Güneşin Şarkısı, tabii ki Mevlana hakkında. Kendisinden Güneş diye bahsedildiğini duymuşsunuzdur. Mevlana’nın çocukluğundan başlayıp Mevlana olduğu zamanlara kadar anlatıyor kitapta. Son kısımda ise semanın yapılışını ve her hareketin anlamlarını açıklıyor.
Benim için çok bilinmedik şeyler yoktu kitapta. Çünkü sağolsun üniversitede Mesleki İngilizce dersinde Yeşim Hoca Mevlana’nın hayatını ve semanın tüm aşamalarını tek tek çevirtmişti bize Türkçeye. :)
Güzel, hızlı okunur bir kitaptı. Artık Mesnevi’yi okumam gerektiğini biliyorum, evet. Ertelemeyi bırakmalıyım.
Tasavvufla ilgileniyorsanız okumanızı tavsiye ederim. Ya da bizim topraklarımızda yaşamış önemli bir değerin hayatı için de okuyabilirsiniz.

         

8 Eylül 2017 Cuma

Bazuka

         


         Bazuka
         Aşk, yalnızlık ve şiddete dair hikayeler
         Murat Uyurkulak
         Metis Yayınları

         “İnsanlar çocukken bir büyük saadet ülkesinde yaşıyor, sağa sola şuursuzca koşturup neşeyle kişniyor. Sonra büyüyor, büyüdükçe salaklaşıyor, salaklaştıkça unutuyor o mesut diyarı, bir nevi ölüyor. Çocuklukla yaşlılık arasındaki o dönem araf misali; kitabesi ağır mesailerle, küçük hesaplarla, kesif mutsuzluklarla yazılan bir mezartaşının gölgesinde azap gibi boktan hayatlar. Yetişkinler zombilere benziyor…”
            İki romanından, Tol ve Har’dan sonra Murat Uyurkulak bu kez hikayeleriyle okur karşısına çıkıyor: Tutkular Kitaplığı, Kurtuluş On İki, Kuş Yuvası, Pembe, Şarap, Derviş, Kırmızı, Gülsüm ve kitabın ismine esin veren Aşk, Yalnızlık ve Bazuka.
            (Arka kapaktan…)

         Metis Yayınları’ndan bir alışveriş yaptık geçen gün. Kampanyalı kitaplara bakarken Bazuka’yı gördüm. Murat Uyurkulak da okumak istediğim bir yazar olunca hemen sepete ekledim.

         Hikaye kitabı okumayı çok sevdiğimden bu kitabı da seveceğimi düşünmüştüm. Öyle de oldu zaten. Tek sıkıntım kitabın çabucak bitmesiydi. Güzel hikayeler vardı içinde.

4 Eylül 2017 Pazartesi

Kitapçı Dükkânı

         


         Kitapçı Dükkânı
         Deborah Meyler
         Çeviren: Özde Nesil Gezici
         Yakomoz Kitap / Sonsuz Kitap

         Her şeye sahip olabilirsin, eğer onun için her şeyi feda etmeye hazırsan.
            İdealist biri olan Esme Garland, kazandığı saygın burs ile Kolombiya Üniversitesi’nde eğitim almak için Manhattan’a taşınır.
            New Yorklu Mitchell, çekici görünüşü ve yakışıklılığıyla Esme’nin kalbini çaldığında hayat muhteşem görünüyordu. Ta ki Esme’nin düzenli planında ufak bir sorun çıkana kadar… Esme, Mitchell’a hamileliğini açıklamak için bir fırsat bulamadan, Mitchell ona, özel hayatlarının artık eskisi kadar heyecan vermediğini söyleyecek ve her şey bitecekti.
            Bebek bezinden, gaz çıkarmaya kadar her şeyde uzmanlaşmakta kararlı olan Esme, bir kitapçı dükkânında çalışmaya başlar ve orada, dükkanın sahibi George ve yöneticisi Luke ile teselli bulur.
            Hayallerinizden vazgeçmeden, hayatın gerçekleriyle yüzleşmek üzerine yazılmış, baştan sona cesur ve keyifli bir hikaye.
            (Arka kapaktan…)

         Bu kitabı yanında iki kitapla birlikte A-101’den 3.95 TL’ye aldım. Alırkenki düşüncem hoş birkaç saat geçirebilmekti. Bayram için de Balıkesir’e gideceğim için yolda okur bitiririm diye düşünmüştüm.
         Açıkçası o kadar eğlenceli bir kitap değildi. Ben kapağından ve arka kapak yazısından dolayı öyle olacağını düşünmüştüm daha doğrusu.
         Kitabın arkasında Mitchell mükemmel bir adammış gibi anlatılsa da bana göre tam bir dengesiz ve korkak kendisi. Ayrıca ne istediğini de bilmiyor.
         Kitapçı dükkânı –The Owl- içindeki atmosferle güzeldi ama bana her şey, her sahne hatta her konuşma fazla zorlama geldi.
         Kısacası pek sevemediğim bir kitap oldu. Yani okumasaydım da hayatımda pek bir eksiklik olmazmış.

         Umarım diğer iki kitap da böyle çıkmaz. 

31 Ağustos 2017 Perşembe

Yeşil Bir At Sırtında

         


         Yeşil Bir At Sırtında
         Necati Cumalı
         Can Yayınları

         Çok değişik rüyalar görürüm. Bir dönemler at tutkunuydum. Bir gece rüyamda yeşil bir at sırtında gördüm kendimi. Koşu yeri, hara gibi çayır çimen bir alanda atımı dörtnala sürüyor, bayram yerlerine benzer kalabalıklara girip çıkıyordum. Yeleleri rüzgarlı, kuyrukları kabarık, çıplak yeşil atlar koşuşuyorlardı sağımda solumda. Sevinç içinde uyandım. Annem sağdı henüz. Rüyalarımı her sabah anneme anlatırdım. Gördüğüm yeşil atları dinlerken mutlu oldu, gözleri ışıdı, yüzü güldü: “Yeşil at murattır,” dedi, “yürekten her ne dilersen olacak, gönül zenginliğine erişeceksin!” Düşünüyorum: Bütün yaşamımda, yürekten, gerçekten yürekten istediğim ne oldu benim?(…) geride kalan yıllarıma bakarak, rüyam çıktı, bugüne kadar hep yeşil at sırtında dolandım dersem yanılmam. Bu kitap yeşil atımın sırtında geçen yolculuklarımın ürünü.
            (Arka kapaktan…)

         Bu ay içinde Hıfzı Topuz’un Eski Dostlar’ını okuyunca yine aynı tadı alabileceğim başka bir kitap daha okumak istedim ve kitaplığımda bir süredir bekleyen Yeşil Bir At Sırtında’yı aldım elime. Eski Dostlar’ı da Yeşil Bir At Sırtında’yı ya en son İstanbul seyahatimde Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısından almıştım. Yıl 2015, Şubat ayı. Gülşah ile geziyorduk ve hava oldukça soğuktu.
         Necati Cumalı okumayı severim. Deneme okuyacağımı düşünerek alsam da kitabı elime aslında bu kitap bir günce. Ama bana göre bazı yazılar deneme denilebilecek kadar iyiydi. Necati Cumalı’nın çok can alıcı çıkarımları var bazı konularda.
         Öte yandan Paris’te geçirdiği on sekiz aylık bir süreç var. Bu tip yazıları/günceleri okumaktan zevk alsam da ara ara da sıkıldım maalesef. Çünkü Cumalı’nın net bir şekilde anlattığı o sokakları/caddeleri bilmiyorum. Gitmedim, görmedim, hiç yurtdışına çıkmadım. Kafamda canlandıramadığım için de sıkıldım.
         Yine de genel olarak sevdiğim, zevk alarak okuduğum bir kitap oldu.

         Okuyunuz efenim. Tavsiyemdir. 

19 Ağustos 2017 Cumartesi

Ölüme Boyun Eğmeyen Adam

        


         Ölüme Boyun Eğmeyen Adam
         Jack London
         Çeviren: Ersin Yıldırım
         Arkhe Yayınları

         Savaşın en kanlı günlerinden bir gün… Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperi üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu:
            -Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim
            “Delirdin mi?” der gibi baktı teğmen…
            -Gitmeye değer mi? arkadaşın delik deşik olmuş… Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın. Asker ısrar etti ve teğmen “peki” dedi. “Git o zaman”
            İnanılması güç mucize. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti. Sona onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:
            -Sana değmez, hayatını tehlikeye atma demiştim. Bu zaten ölmüş.
            -Değdi teğmenim. Dedi asker...
            -Nasıl değdi? Dedi teğmen. Bu adam ölmüş, görmüyor musun?
            -Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:
            -Geleceğini biliyordum!... demişti arkadaşı… Geleceğini biliyordum!...
            (Arka kapaktan…)

         Okuyacak kitap bulamayınca yani kitaplarımın arasından bir şey seçemeyince hemen sevdiğim bir yazarın kitabını alırım elime. Yine aynı şeyi yapıp Ölüme Boyun Eğmeyen Adam’ı attım çantama. Yolda okumaya başladım. İlk hikayeden sonra da anladım ki kitabın adı başka ama içindeki bir hikaye daha önce okuduğum Ormandan Gelen Ses’teki öykü. Ben o kitapta Ormandan Gelen Ses olarak okumuştum hikayeyi. Ama bu kitapta sanki her bölüm yeni bir hikaye gibi başlıkla sunulmuş ve adı da başka.
         Ben bunu anlayamıyorum. Tamam, her yayınevi aynı yazarın kitabını basabilir ama kitabın adını değiştirerek mi olmalı bu. Ben bu kitabı sırf Jack London’un kitabı diye almışımdır çok büyük bir ihtimalle. Okumadığım bir kitabı olduğunu düşünerek almışımdır. Yayınevlerinin kitabın ismini değiştirerek kitap basmasını çok doğru bulmuyorum açıkçası. Bir de bir hikâyeyi parçalara bölüp sanki birden fazla ve birbirinden farklı öyküler gibi yayınlamak çok da doğru gelmiyor bana.
         Bir diğer rahatsız olduğum konu ise kitaptaki yazım hataları idi. Olabilir, insan kontrol ediyor, hata çıkabilir ama bence çok fazla vardı. Ki –mısın, -misin soru eklerinin ayrı yazılması gerektiğini çocuklar bile bilir. Böyle kitaplara özellikle bakıyorum editörü var mı diye. Varmış. Selam olsun kendisine. :/

         Son olarak da arka kapaktaki alıntının kitabın neresinde geçtiğini anlayamadım çünkü geçmiyor. :/ Olmamış canım Arkhe Yayınları. 

Ali

         


         Ali
         Küçük İskender
         Sel Yayıncılık

                      Memetler ölürken Aliler öldürülür bir coğrafya için. Ali’nin
            Gömleği onun için başka bir kanlı.
            Aliler sokakta, varoşta, her ağızda varken yokturlar. Ali’nin
            Öfkesi onun için eğlenceli ve herkesinkiyle eşit.
            Aliler kibarlık nedir bilmeden konuşurlar, dobradırlar,
            Samimidirler. Ali’nin sabıka kaydı onun için kalbi.
            Aliler akıllarına takılanı tekrar ede ede büyürler. Ali’nin yaşı onun içinele geçirilemedi hala.
            Ali’den ötesini görenlere kanatlardan teki artık haktır.
           
            Küçük İskender, Ali’de şiirde inatlaştığı, direndiği şeyleri bir kez daha gözden geçiriyor; yeniden deniyor ve ulaştığı yalanları, yanlışları şuursuzca paylaşıyor. Çünkü şuurun da sistemin de öngördüğü bir disiplin ve baskı olduğunu kanıtlayacak ipuçlarına ulaştı.
            Aşk bazen çok Ali!
            (Arka kapaktan)

         Küçük İskender okumaya lisedeyken Periler Ölürken Özür Diler kitabıyla başlamıştım. Ondan sonra da daha birçok kitabını okudum.
         Ali’yi itiraf ediyorum ki isminden dolayı aldım. :)
         Daha önce okumaya başlamıştım aslında ama ilerleyememiştim. Sonra dün işe giderken yanıma aldım ve akşamına eve gelmeden bitmişti.
         İçindeki şiirler mü-kem-mel! Yani diyorum ki daha ne yazabilir adam, ama her kitapta daha üstüne çıkıyor yazdıklarının.

         Bence Türk edebiyatının en önemli mihenk taşlarından biri Küçük İskender. Okunmalı, okutulmalı!

Eski Dostlar

         


         Eski Dostlar
         Hıfzı Topuz
         Remzi Kitabevi

         Hıfzı Topuz, hızlı ve ilginç yaşamından seçtiği portreleri ve olayları meraklı bir serüven tadında aktarırken, bir yandan da bir dönemin Türkiye’sine ışık tutuyor.
            (Arka kapaktan)
        
         Bende her kitabın bir hikâyesi var. Bu kitabı da son kez İstanbul’a gittiğimde almıştım ki Şubat 2015’ti. Gülşah’la Sahaflar Çarşısı’nda dolaşırken bulmuştum. Hıfzı Topuz’u hep okumak istediğim için görünce hemen aldım.
         Kitap Sabahattin Ali ile başlıyor. Sabahattin Ali, benim en sevdiğim yazarlar arasındadır. Tüm kitaplarını okuduğum için şimdilerde hep onun hakkında yazılmış kitaplar bulmaya çalışıyorum. Eski Dostlar da Sabahattin Ali ile başlayınca hemen beni kendine çekti.
         Ben o dönemin yazar ve hatta sanat camiasını çok sevdiğim için o dünyanın içinden kişilerle ilgili anılar da çok ilgimi çekti kitapta.

         Hıfzı Topuz’un dili ise gayet akıcı. Kitabı çok sevdim. Çünkü içinde Sabahattin Ali, Halikarnas Balıkçısı ve hatta Atatürk ile ilgili bir sürü anı var. Benim için çok önemli kişiler üçü de. Daha niceleri var da onları da siz okuyun. :)

13 Ağustos 2017 Pazar

Fahrenheit 451

         


         Fahrenheit 451
         Ray Bradbury
         Çeviren: Zerrin Kayalıoğlu – Korkut Kayalıoğlu
         İthaki Yayınları

         Fahrenheit 451: Kitap kâğıtlarının yanıp tutuştuğu sıcaklık derecesidir.
            “Mutlu olmak için ihtiyacımız olan her şeye sahibiz, ama mutlu değiliz. Eksik bir şey var. Çevreme bakıyorum. Kaybolduğunu kesinlikle bildiğim tek şey, son on ya da on ili yıldır yakmakta olduğum kitaplar.”
            Ray Bradbury gibi kitaplara âşık bir yazardan, kitapların birer kahramana dönüştüğü unutulmaz bir distopya…
            Yayımlanışın 60. Yılını geride bıraktığımız bu ölümsüz eser, totaliter sistemlere, sansüre, baskıya yönelik en keskin eleştirilerden biri…
            Yeryüzünde tek bir kitap kalacak olsa, o kitap olmaya aday, vazgeçilmez bir roman…
            (Arka kapaktan)

         Fahrenheit 451, 2014 yılında e-kitap olarak okumaya başladığım sonra tabletimde bir sorun olunca yarım bıraktığım bir kitaptı. Kitapçılarda bu ara 9.90 indirimi olunca yeniden denk geldi. Ben de okuyup bitireyim dedim.
         Ama nerede kaldığımı hatırlayamayınca baştan başlayıp okudum. Normalde çok eskiden okumaya başladığım bir kitap da olsa nerede kaldığımı hatırlarım aslında. Ama bu kez olmadı. Yaşlanıyorum sanırım. :)
         Kitapların okunmadığı hatta evinde kitap bulundurmanın suç olduğu ve itfaiyecilerin işlerinin yangın söndürmek değil de kitapları yakmak olduğu zamanları anlatıyor kitap.
         Kolay okunur bir kitaptı. Türü distopya olarak geçiyor. Ben bu tip kitapları okurken biraz sinirleniyorum aslında; nasıl bir dünya bu böyle, öyle şey mi olurmuş diye. Ama bir yandan da korkmuyor değilim. Ya böyle günleri yaşamak zorunda kalırsak diye. Sonra etrafıma şöyle bir baktığımda çok da uzak olmadığımızı görüyorum o zamanlardan.

         Ders alınması gereken kitaplardan. 

3 Ağustos 2017 Perşembe

Zibilde Papatya Açtı

         


         Zibilde Papatya Açtı
         Remzi Çayır
         Kısmet Matbaası

         “… Dün akşam bir kitap okurken derinlere dalmıştı. İnsan kainatın merkezidir diyordu. İnsandan mücadeleye başlamayan hareketler güdük ve başarısız olurlar… Doğru muydu? Ama insanın kendi kendisiyle olan mücadelesinin sonucu diğer halkaların, mücadele halkalarının oluşumunu sağlamıyor muydu? Kendisiyle olan savaşta zafer kazanmamış kişinin, kendi dışındakilerle olan savaşta galip gelmesi, kıyamda durması mümkün müydü? Yeryüzünde irili ufaklı savaşlar vardı. Çeşitli isimler altında devam eden bu cedelin esastaki “gayesi neydi? Milletler mi çarpışıyordu, insanlar mı çarpışıyordu, yoksa…”
            “… Çok doğru çok doğru… Allah’ın bağıyla, ona itaatle eziyetler sevilir… Fedakârlık Allah için olduğu müddetçe…”
            “… Kıymet hükümleri, değer yargıları, hayat normları muğlâk olan bir toplumda asayişin sürekli olması beklenemez. Zamanla kaynayan kazana döner toplum… Kavi bir inanç zırhına bürünmemiş fertler ve toplumlar için dışarıdan gelen tazyikler birer darbe niteliğindedir… Sosyal hayatta alt ve üst kültür oluşmuş ise bu…”
            (Arka kapaktan…)

         Bu kitabı Balıkesir’deki Özel İdare İşhanı’nın içindeki Lider Kitap’tan almıştım. Dükkânın önüne sepetler koyarlardı ve 1 liraya satılırdı. Satılırdı diyorum çünkü Balıkesir’e son gittiğim zaman işhanının yıkıldığını görmüştüm. Lider kitap başka bir yere açılmış ama ben gitmedim artık. Biliyorum ki aynı tadı vermeyecek bana, o kafamdaki yerine ters düşecek.
         Kitap uzun zamandır kitaplığımda bekliyordu açıkçası ve muhtemelen adında papatya geçiyor diye almışımdır. Çünkü okumaya başlayıncaya kadar konusu hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu.
         Konusuna gelecek olursak köyden Ankara’ya göçen dört çocuklu bir ailenin yaşamını anlatıyor kitap. Onların Ankara’nın betonları arasında çektikleri, bir türlü şehirli yaşama uyum sağlayamamaları çok net bir şekilde anlatılmıştı.
         Kitabın basım yılı 1990 (benimle yaşıt) ama ihtilal zamanlarını anlatıyor. Birazcık ülkücülüğü de övüyor diyebiliriz ama öyle bağıra bağıra değil. Farklı platformlarda okuduğuma göre kitabın yazarı Muhsin Yazıcıoğlu ile yakın arkadaşmış. Ne kadar doğrudur bilemem.

         Kitap bana Latife Tekin’in okuduğum bir kitabını hatırlattı. Sevgili Arsız Ölüm diyesim geliyor ama çok da hatırlayamıyorum adını. Orada da böyle bir aile vardı ve göçtükleri şehirle kavga halindeydiler sürekli. Hem şehirli hem köylü, karma bir şekilde yaşayıp gidiyorlardı. 

30 Temmuz 2017 Pazar

1984

       


         1984
         George Orwell
         Çeviren: Celal Üster
         Can Yayınları


         Parti’nin dünya görüşü, onu hiç anlamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (…) Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmesinden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.
            George Orwell’in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kâbus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgahlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır.
            Can Yayınları, bu “bütün zamanların kitabını” Celal Üster’in özenli çevirisiyle okura sunmaktan kıvanç duyuyor.
         (Arka kapaktan…)
         Merhaba;
         Benim için geç okumalardan biri daha. Okumayı sürekli ertelediğim bir kitaptı 1984. Ertelememin sebebini içten içe biliyordum aslında: beni çok etkileyecekti.
         1984, karşı ütopya olarak geçiyor. Bir ütopya ama iyi yönde değil, kötü yönde. Ve şu son yıllarda yaşadığımız bazı olaylarla çok benziyor olması beni çok korkuttu.
         Güzel bir kitaptı zaten kült kitaplar arasında geçer ama ben biraz yavaş okudum hem havalardan hem de sadece işe gelip giderken yolda okuduğum için.
         Okumadıysanız okuyunuz efenim.


         

15 Temmuz 2017 Cumartesi

Kore'deki Çatı Katımdan Sesleniyorum

         


         Kore'deki Çatı Katımdan Sesleniyorum
         Didem Duygu Demir
         Ephesus Yayınları

         Kendi küçük dünyasında kelimenin tam anlamıyla yuvarlanıp giden, yaprak uçsa gülen bir kızdım ben. Ufak tefek düşler kurardım uyurken… Ancak ne yazık ki hayat her zaman izin vermiyordu yaşamda istikrarlı olmaya.
            Düşlerimin kaybolduğu, gülüşlerimin silindiği bir dönemde, aşkın o sihirli gücü tuttu ellerimden. Bir Asyalının derin çekik gözleri şifa olurken titreyen kalbime, başkentin gri sokakları umut koktu yeniden.
            Bir süre aşk konuşuldu Kızılay’ın oynak kaldırımlarında. Gölgelerimize bakınca, tek göze çarpan aramızdaki otuz santimlik boy farkı olsa da… Biz bundan çok daha fazlasıydık aslında.
            Bu, benim hikâyem… Ve hikâyemin kahramanı bir Koreli.
            “Bir dakika bekle, hemen geliyorum!” diyerek yanımdan ayrıldı. Yaklaşık on dakika ayazın orta yerinde bekledim gözlerden kaybolan ve çantasını bana emanet eden adamı. Geldiğinde elinde iki bardak kahve vardı. Elime tutuştururken ince ince mırıldandı.
            “Bu akşam kahve içmek istemediğini biliyorum. Bu, ellerini ısıtmak için.”
            (Arka kapaktan)

         Bu kitabı ilk çıktığından beri merak ediyordum. Hatta youtubeda çok eğlenceli diye bahsetmişti birkaç kişi. E-kitap olarak okudum kitabı. Bana göre çok komik değildi. Orta seviyede bir kitaptı. Ama yaz için kolay okunur bir kitap diyebilirim.
         Kitabın sonunda devam edecek yazıyordu. İkinci kitabı çıktı mı bilmiyorum ama çıktıysa onu da okuyabilirim.



April Çizgi Klasik: O. Henry


April Çizgi Klasik: O. Henry
April Yayıncılık

“Klasik, herkesin okumuş olmayı istediği, ama kimsenin okumak istemediği şeydir.”                                                                                                                                                     Mark Twain

Çizgi romanların ve çizgi roman okurlarının çok revaçta olduğunu biliyorum. Birçok kişi Youtube’da çizgi roman okuyor bence. Ben pek çizgi roman sever bir insan değilim aslında. Daha çok bir kitabın çizimleştirilmesini okumaktan hoşlandığımı fark ettim. Kitabı, Ali kitap fuarından almıştı. Normalde benim çok dikkatimi çekmezdi herhalde.
Kitapta O.Henry’nin hikâyelerini birçok çizer kendine göre yorumlayıp çizmiş. Daha önce O.Henry’nin kitaplarını okumuştum o yüzden tarzına alışığım. Ama bilmeyeniniz varsa bence Yeşilçam sineması tadında bana göre.

Hatta Hülya Koçyiğit’in oynadığı bir film var. Çok hasta kendisi ve yattığı yatağın karşısındaki camdan bir ağacı görüyor. Mevsim sonbahar herhalde ki yapraklar dökülüyor. Kadın sürekli ağacın son yaprağı da düşünce öleceğini söylüyor. Ağaçta tek bir yaprak kalıncaya kadar direniyor. Öldüğü gün o son yaprağa zum yapılıyor. Bir bakıyoruz ki yaprak dala bağlanmış! İşte bu hikâye O.Henry’nin Son Yaprak kitabındaki hikaye. :)

9 Temmuz 2017 Pazar

Ağustosböceğinin Sekizinci Günü

         


         Ağustosböceğinin Sekizinci Günü
         Mitsuyo Kakuta
         İngilizceye çeviren: Margaret Mitsutani
         İngilizceden çeviren: Güneş Becerik Demirel
         Doğan Kitap

         Bir kadın, kaçırıp adını değiştirdiği çocukla Japonya’nın çeşitli kentlerini dolaştıktan sonra, tüm varlığını bağışlayarak, bir tür tarikat olan Melekler Evi’ne yerleşir.
            Üç yıl sonra, insanları orada alıkoyduklarına ilişkin haberler üzerine yerleştiği evle ilgili bir soruşturma açılınca, oradan kaçar. Ancak yakalanır, hapse atılır ve çocuk da elinden alınarak ailesine teslim edilir.
            Kaçırılan çocuk artık genç bir kadındır ve kendisini kaçıranla ilgili bildikleri, onun da sevgilisinden hamile kaldığı, çocuğu aldırmaya zorlandığı ve aldırdıktan sonra bir daha çocuğunun olmadığıdır. Bu genç kızın kendisi de sevgilisinden hamiledir ve bebeğini aldırmayacaktır!
            Japonya’nın tanınan yazarlarından Mitsuyo Kakuta 1967’de doğdu. Seksenin üzerinde eseri olan yazar Vaseda Üniversitesi’nde edebiyat eğitimi aldı. Ağustosböceğinin Sekizinci Günü, Chuuoo Kooron Ödülü’nü aldı. Romandan uyarlanan film Japonya’da büyük beğeni topladı.
            (Arka kapaktan…)

         Bir önceki kitapta instagram ya da youtubedan görüp de okuduğum kitaplar hep beni mutsuz etti demiştim ama bu kitabı da instagramda gördüm. Paylaşan kişi arka kapak yazısını da paylaşmıştı ve okuyunca benim de ilgimi çekti ve ertesi gün gidip kitabı aldım.
         Kitabı çok severek okuduğumu söylemek isterim öncelikle. Bunda konunun ilgimi çekmesi birincil sebep olsa da Japon kültürüyle de ilgilenmem de etkili oldu. Japonca öğrenmeye devam ettiğim için kültüre çok yabancı değilim zaten.

         Haruki Murakami okuduysanız eğer onun kadar yavaş akan bir dili yok diyebilirim bence. Daha hızlı akan ve kolay okunabilir bir kitaptı bu. Murakami de olaylar hep çok yavaş akıyor ama kitapları hep çok güzel oluyor. Sadece kitabın son kısmında biraz yavaş aktı bana göre. Tabii bunda ben bir kitabı bitiremeyince cinnet geçirme seviyesine gelmemin de bir etkisi olmuştur. 

Kul

         


         Kul
         Seray Şahiner
         Can Yayınları
        
            Seray Şahiner’in yeni romanı Kul, sayfalardan çıkacakmışçasına canlı bir karakterle tanıştırıyor bizi… Bu karakterle birlikte İstanbul’u bir umut haritası eşliğinde yeniden keşfediyoruz. Arnavut kaldırımlardan havalanıp cemevlerine, camilere, kiliselere varan; dilek ağaçlarına bağlanmış çaputlarla rüzgara salınmış umutlar…
            İnsan eliyle kurulmuş çelişkilerin ancak Tanrı eliyle değişebileceğine inananlar, dayanacak kimsesi olmayınca ayakta duramayanlar, dünyaya gölgesinden başka kök salamayanlar, ölülerden başka can yoldaşı bulamayanlar konuşuyor Kul’da.
            Görülmeden yaşayan bir insanın gördüklerinden bir yaşam kurma özlemi…
            (Arka kapaktan…)

         Ne zaman instagram ya da youtubeda çok konuşulan bir kitap görsem merak ediyorum. Çoğu zaman almıyorum ama Seray Şahiner’in kitaplarını okumayı çok istiyordum çünkü çok fazla övülüyordu. Herkes Antabus kitabını övse de kitapçıda elime bu kitabı denk geldi. Konuşacak halimin bile olmadığı bir gün olduğundan Kul’u alıp çıktım.
         Açıkçası okurken çok fazla sıkıldığım bir kitaptı. Kitapta o kadar çok Mercan ismi tekrar ediyordu ki bunaldım resmen. Konusuna gelecek olursak anne olamayan ve kocası evi terk eden Mercan’ın hayatını anlatıyor kitap. Mercan, apartman merdivenleri silerek yaşamını devam ettiriyor ve hayatı apartman merdivenleri, camiler ve dua edilebilecek her yer ile evi arasında geçiyor.
         Benim için vasat bir kitaptı ama yazar hakkındaki merakım hala devam ediyor. Bir gün Antabus’u da okuyacağım.

         

30 Haziran 2017 Cuma

Karanlığın Günü

         


         Karanlığın Günü
         Leyla Erbil
         Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

            “1959’da okuduğum ilk kitabı Hallaç’tan bu yana Erbil’in yazarlığına hayranım. Türkçemize, pek az yazara nasip olan devrimci üslup ve görkemli imgelem getirdi. Yapıtlarının bazılarında James Joyce’a benzer biçimler, Faulkner’i andıran biçem öğeleri vardı. Camus gibi, başkaldırıyı bir tür yaratıcı sanat düzeyine çıkardı. Marx’tan ve Freud’dan esintiler, Beckett’ten sesler getirdi. Ama, hiçbirini taklit etmedi. Leyla Erbil, yaratıcı serüveninde daima özgün kaldı. Türk öykü ve romanının olağanüstü bir özgünüdür o.
            Adındaki harflerle başlayan terimler ne berrak tanımlıyor yazar kimliğini:
            L- Lirik
            E- Etik, estetik, efsane, evrensel
            Y- Yenilik, yürek, yanardağ
            L- Lav
A-   Aşk, akıl, adalet, ahlak, anıt
E- Efsunlu, erdemli, ebemkuşağı
R- Rengârenk, ruhi
B-   Bireysel, bağımsız, bilinçli, bilge, büyüleyici,
İ- İçli, idealist, insan
            L- Liyakatli, her övgüye layık

Leyla Erbil, edebiyatımızın tahtındadır, başımızın tacıdır. O, “Tuhaf Bir Kadın”… “Karanlığın Günü’nü aydınlattı. En güzel “Mektup Aşkları”nı yazdı. “Eski Sevgili”leri yeniden aşık etti. “Gecede” ve gündüzde okurlarını yüceltti. Kötülükleri ve haksızlıkları “Hallaç” pamuğu gibi attı. Kendini dev sanan nice yazarlar, onun yanında “Cüce” kaldı. Aklımızdan ve kalbimizden uçurduğu “Zihin Kuşları” için minnettarız ona…”
                                                                                                                      Talat Sait Halman

Ankara’ya Japonca sınavına giderken yanıma almıştım bu kitabı. İlk 50 sayfasını çok merak ederek okusam da sonrasında cinnet geçirme seviyesinde okudum diyebilirim. Bu aralar sonu bir yere bağlanamayan kitaplardan yana gidiyor şansım. Bu da öyleydi bana göre ve açıkçası çok da zevk almadım bu okumadan. Kitap bana göre sanrılardan ibaretti. Sevmediğim bir okuma oldu açıkçası.
         Ayrıca yazarın kendince geliştirdiği imla kuralları da –bence- gereksizdi ve benim okumamı biraz yavaşlattı.
        

27 Haziran 2017 Salı

Mavi Sürgün

         


         Mavi Sürgün
         Halikarnas Balıkçısı
         Bilgi Yayınevi

     “Karakolda ona, “İstiklal Mahkemesi’ne gideceksin.” Denir. Niçin İstiklal Mahkemesi’ne gittiğini bilmez. İki jandarma ile kelepçeli olarak İstiklal Mahkemesi’ne sürüklenir. Mahkemenin bulduğu bir suç vardır. Sonunda cezasının idam olacağı anlaşılır. Sabırlık ve tarlakuşu eller, göğüste kavuşturulmuş, idamı bekler. Sürgün edileceksin denir. Sürgün yeri Bodrum bir muammadır, bir karanlıktır. Ama işte apansız karanlık kalmaz. Bu Mavi Sürgün yazısı, bu işin nasıl olduğunu anlatacaktır.”
     (Arka kapaktan)

         Eğer öte taraf varsa ve bir gün hepimiz buluşacaksak tanışmak istediğim ender insanlardan biri Balıkçı. Kitaplarını oku oku doymuyorum. Her ay da bir kitabını okumaya çalışıyorum.
         Hatta Bilgi Yayınevi’nden çıkmış bu Bütün Eserleri serisini de sahaflardan tamamlamaya çalışıyorum. Yani keşke Bilgi Yayınevi bana seriyi yollasa. :D
         Bu kitap Balıkçı’nın sürgününü, Bodrum’u ve Bodrum’un Bodrum oluşunu anlatıyor. Ben Balıkçı’nın kitaplarını ilk okumaya başladığımda –tabii hikayesini tam bilmediğimden- İstanbul’dan Bodrum’a gidişin bu kadar uzun ve acılı olmasına çok şaşırmıştım. Ama dönemin şartlarını ve bürokrasinin saçma sapan prosüdürlerini düşünürsek biraz normal geliyor.

         Ben kitapta en çok Balıkçı’nın Bodrum’a ulaştığı, o denizle buluştuğundaki hislerini sevdim. Tabii onun haricinde Bodrum ile ilgili anlattığı her şey de çok güzeldi. Bodrum bugün Bodrumsa Balıkçı sayesindedir zaten. O getirttiği tohumlar bile yeter bence. 

18 Haziran 2017 Pazar

Deliduman

         


         Deliduman
         Emrah Serbes
         İletişim Yayınları
        
         Tek başıma da kalsam, dünyanın bütün hükümetleri ve onlara oy verenler bana karşı da olsa, dünyanın bütün hükümetlerine karşı ayaklananlar ve onlara destek verenler bana karşı da olsa; bütün dünya, yedi milyar küsur insan tek tek bana karşı da olsa…
            On yedi yaşındaki Çağlar İyice konuşuyor. Kız kardeşi Çiğdem’i, onu meşhur etme ümitlerini, belediye başkanı dayısını, yakın arkadaşı Mikrop Cengiz’i, taşra muhabbetlerini, depresyonun eşiğindeki annesini, hiç unutamadığı dedesini, hatırlarken katlettiği babasını anlatıyor.
            Deliduman, dermansız ve güdük bir ilçeden haykırmaya başlıyor, İstanbul’a uzanıyor. Çocukluğumuzun, hatıralarımızın ve bütün sokaklarımızın üzerinden dangır dungur geçen imar ve para iştahına lanet! Riyakâr dünyaya, Allahsız sermayeye, martılara, küçük bir kızın kalbini kıranlara isyan ediyor. Barikatların arkasında, soluk soluğa, yapayalnız, erken kaybeden bir delidumanın öfkesini çemkiriyor.
            Emrah Serbes, zamanın ruhunu, Gezi’nin isyancılarını, hürriyetleri için öksürenleri, yerinde duramayanları, küfredenleri, ağlamayı unutmak için yumruğunu sıkanları resmediyor.
            Deliduman, büyük zamanın ve her zaman kenarda kalanların romanı.
            (Arka kapaktan…)

         Çağlar İyice’yi dinliyorsunuz kitap boyunca. Günümüz gençlerinin haleti ruhiyesini ve günümüz aile yapısını anlayabilmek için önemli olduğunu düşünüyorum.
Ben kitapta Gezi’ye dair daha fazla şey okuyacağımı düşünmüştüm ama o kadar fazla değinilmemiş. Zaten Çağlar İyice’nin yaşadığı Kıyıdere’den başlayıp sonra İstanbul’a uzanıyor.

Kitap oldukça akıcıydı bu arada. Yolda işe gidip gelirken okumama rağmen hemen bitti. 

16 Haziran 2017 Cuma

Black Beauty

           

         Black Beauty
         Anna Sewell
         Scholastic Publisher

            A horse is a horse of course unless of course the horse is Black Bauty. Animal-loving childeren have been devoted to Black Beauty throuhout this century, and no doubt will continue through the next. Although Anna Sewell’s classic paints a clear Picture of turn-of-the-century London, its massege is universal and timeless: animals will serve humans well if they are treated with consideration and kindness. Black Beauty tells the story of the horse’s own long and varied life, from a well-born colt in a pleasant meadow to an elegant carriage horse for a gentleman to a paintfully overworked cab horse. Throughout, Sewell rails- in a gentle, 19th-century way- against animal maltreatment. Young readers will follow Black Beauty’s fortunes, good and bad, with gentle masters as well as cruel. Children can easily maket he leap from horse-human relationships to human-human relationships, and begin to understand how their own consideration of others may be a benefit to all.
         (Arka kapaktan)
        
         Bu ayın e-kitabı ve İngilizce kitabı olarak sayıyorum kendisini. Aslında geçen ay başlamıştım ama yoğunluktan bitiremedim.
         Kitabı oldukça sevdim. Sonradan Black Beauty ismini alan bir atın hayatını anlatıyor kısaca tanımlayacak olursak. Aslında daha çok at ve insanlar arasındaki ilişki üzerinden insanın insanla olan ilişkisinden bahsediyor.
         Kitabın seviyesine bakmadım ama kolay okunur bir kitaptı. Muhtemelen seviye 2 ya da 3 falandır. O yüzden az çok İngilizce bilen birinin rahatlıkla okuyabileceğini düşünüyorum.
         Normalde her ay bir İngilizce kitap bitirme projem var kendimce –evet,ben uydurdum- ama her ay okuyamadığım da bir gerçek. Yine de bu düşümden vazgeçmeyerek kendimi zorlamaya devam edeceğim.


11 Haziran 2017 Pazar

Adam ve Oyun

         


         Adam ve Oyun
         Ali Ulvi Özdemir
         Alter Yayıncılık
        
         Dünyamız büyük güçlerce kaleme alınmış. Son derece planlı ve organize oyunların hemen her yerde oynandığı bir arenaya dönüşmüştür.
      Bu büyük oyunlar her şeyden habersiz milyonlarca masum insanın gündelik yaşamlarını derinden etkilemekte ve onların ızdırap çekmelerine neden olmaktadır.
    (Arka kapaktan)

         Kitap, üniversitede istatistik hocası olan adamın hikâyesi. Daha doğrusu hayatının birkaç gününden bir kesit var içinde. Adam sürekli hesaplamalar yaparak yaşadığından çoğu zaman yaşamayı bile ıskalıyor bana göre. Ve kitabın yine sonu yok! Sonu olmayan kitaplardan hoşlanmıyorum. Bu kitap da bir sona bağlanmıyor işte. Ama normalde çok akıcı bir kitaptı.

         Kararsızım hala kendisi hakkında.