23 Ocak 2017 Pazartesi

Çiçeklerin Şarkısı



Çiçeklerin Şarkısı
Christine Breen
Çeviren: Müge Atalay Bayyurt
Timaş Yayınları

Batı İrlanda’da bir kır evinde, çiçeklerle dolu bir bahçede yaşayan Iris, daha küçücük bir bebekken evlat edindikleri kızı Rose ile hayata tutunmak için elinden geleni yapmaktadır. Eşi Luke ölüm döşeğindeyken iki yıl önce ona bir söz vermiş, sonrasında da bu sözü zihninin derinliklerine gizlemiştir. Ancak bir gün doktorundan gelen beklenmedik bir haberle bütün planları değişecektir.
Bu arada artık on dokuz yaşında güzeller güzeli bir genç kız olan Rose, keman eğitimini tamamlamak için Londra’dadır. Bir yandan yüreğinde babasının yasını taşırken, okulundaki elemelerde yeteneğini göstereceği için gergin ve heyecanlıdır. Birdenbire annesini de kaybetme riskiyle yüzleşince okulda işler sarpa saracaktır.
Rose’un gerçek annesin, onu dünyaya getiren kadını bulmak… Iris, eşine verdiği bu sözü tutmak için kıtalararası bir maceraya atılır. Kendi başına bir şey gelirse Rose’un yalnız kalmaması için çıkılmış bir yolculuktur bu. Yirmi yıl öncesinden bir adres, bir isim ve belirsizliklerle dolu Boston… Kızının mutluluğu için çıktığı bu yolculukta hayatına dokunan yeni insanlar, Iris’in hayatında neleri değiştirecektir?..
Christine Breen’den, hayatın sürprizlerini kucaklamayı öğrenen bir kadının duygu dolu hikâyesi: Çiçeklerin Şarkısı…
“Aşk, kayıplar ve evlat edinme konusu üzerine bir anne ve kızının dokunaklı hikâyesi… Breen’in romanındaki karakterler, okuru hemen yakalıyor ve yürek burkan bir hikâyenin odağına taşıyor. Etkileyici bir ilk roman.”
-Publishers Weekly-
            (Arka kapaktan)

         Geçen gece bir gecede okuyup bitirebileceğim, biraz da eğlenebileceğim çiklet bir kitap arıyordum. Bilgisayarımı indirdiğim kitapların arasından seçtim kendisini ve okumaya başladım. Öncelikle söylemek isterim ki çok kolay okunur bir kitap.
         Iris, evlatlık aldığı kızının annesini aramaya çıkıyor eşi Luke öldükten sonra. Hikâyenin özü bu. Benim sevdiğim şey ise her bölümde başka birinden bahsediyor ve bu kişiler kitabın sonlarına doğru ilginç bir şekilde ortak bir paydada buluşuyorlar. Yazar bence bunu çok güzel kotarmış.
         Eksik bulduğum kısım ise Rose ile ilgili bölümlerin çok yüzeysel tutulması oldu. Bence biraz daha işlenebilirdi o kısımlar.
         Kitabı okumaya ara verdiğimde hakkında yapılmış yorumlara göz atmıştım ve herkes sonunun muhteşem olduğunu yazmışlardı. Bana göre son kısımları iyiydi fakat sonu sönük kalmıştı.
         Kitabı okurken hep Hamdi Koç’un Çiçeklerin Tanrısı isimli kitabını hatırladım. Bu kitapla tek ortak noktası çiçekler aslında. Konuları benzer değil. Ama ilginç bir şekilde aklım sürekli o kitaba kaydı.
         Kitabın İrlanda’da geçiyor oluşunu ise çok sevdim. Bu arada ilk kez İrlanda’da geçen bir kitap okuyorum. Sanırım yazar da İrlandalı. Hem İrlandalı arkadaşlarım olduğundan hem de İrlanda’yı çok merak ettiğimden İrlanda ve Iris’in yaşadığı yerle ilgili betimlemeleri çok severek okudum.

         Ben gece yarısından sonra başlayıp yüzde 95’ini falan okudum. Sabah da kalan kısmını okuyup bitirdim. Hoşça birkaç saat geçirmek isterseniz tavsiye edebilirim. 

19 Ocak 2017 Perşembe

Yayazula




         Yayazula (The Gruffalo)
         Julia Donaldson
         Resimleyen: Axel Scheffler
         Çevirmen: Ali Berktay
         İş Kültür Yayınları


            “Minik fındık faresi gezintiye çıktı
            Karanlık ormanın içinde,
            Tilki gördü fareyi
            Mmm, dedi, şunu indirsem mideye.”
            Karanlık ormanın içinde biraz daha ilerle, takıl cin gibi zeki farenin peşine, gör bak başına neler gelecek, baykuşla, yılanla ve karnı acıkmış yayazula ile nasıl baş edecek…
            (Arka kapaktan)

         Çocuk kitabı severlerde bugün Yayazula isimli okul öncesi çocuklara hitap eden bir kitap var.
         Siz de sever misiniz çocuk kitabı? Ben çok severim, yazı dili, çizimler falan çok hoşuma gider. Arada sırada alır okurum.
         Bu kitapta da minik farenin ormanda yaptığı gezinti sırasında yaşadıkları anlatılıyor. Pedagojik eğitimim yok ama herhalde farenin ne kadar zeki oluşu ve kendini zekası sayesinde kendinden büyük hayvanlara yemek olmaktan kurtarması çocukların ilgisini çekecektir.
         Kitabı pdf olarak okuduğumdan görseli internetten.
         İçinizdeki çocuk hiç kaybolmasın efenim.


14 Ocak 2017 Cumartesi

100 Soruda Sivil Toplum

         


100 Soruda Sivil Toplum
         Söyleşi: Kenan Mortan / Türkan Saylan
         Cumhuriyet Kitapları
        
         Her sivil toplumcunun hem öğreneceği hem de esinleneceği bu kitapta Türkan Saylan 40 yılı aşkın sivil toplum deneyimiyle şöyle diyor:
         “Ben bu işe “çılgın projeler” diyorum. Kafayı takıp her projeyi düşünmek, çok işe yarar. Hakkari kilimleri bir örnek, herkese de anlatıyorum. 12 bin kilimi her yıl pazarlasak, bin kadına biz sürekli iş sağlamış oluruz. Bin kadın kendi kendisini sigortalasa, evinde bir kere bir kimlik kazanacak, cebinde üç kuruşu olacak. Siz Hakkari’nin kalkınması için dört tane bacalı fabrika kurayım derseniz, milyonlarca liralık yatırım yapacaksınız. Burada, hiç yatırım yapmadan, dört tane bacalı fabrika kurmuş gibi olacaksınız. “İstihdam yaratan KOBİ kurdum” derseniz, on kişilik 100 tane KOBİ kuruyorsunuz! Sivil toplum örgütünde çalışacak bir insanın, bu tip hedeflerinin olması, bilinçli olması, kendini geliştirmesi gerektiğine inanması şart. Hayatta, plansız hiçbir şey olmaz!”
         (Arka kapaktan)

         Türkan Saylan çok özel bir insan. Üstelik kafası da çalışan bir insan. Kaynakları nasıl verimli halde eğitime harcayabileceğinizi duysanız şaşırırsınız. Bir bayram töreninde mi yoksa bir yılbaşı kutlamasında mı ne kullanılan havai fişeklerin parasıyla bilmem kaç tane eğitim evi ya da bilmem kaç tane okul yapılır demişti kitabın bir yerinde. Ülkede onun gibi düşünen kaç kişi var ki Allah aşkına.
         Cehaletin bizi –yine- çürüttüğü bugünlerde okunması gereken bir kitap bence. Hatta tam da bu günlerde herkes okumalı ki birazcık da olsa sivil toplum olarak ne yapmamız gerektiğini görebilmeliyiz.
         Kitap Kenan Mortan’ın Türkan Saylan ile yaptığı söyleşilerden oluşuyor. Söyleşiyi Sivil Toplum ve Oluşum, Sivil Toplumda Gönüllülük, Sivil Toplumda Denetim, Çalışma Alanları ve Kaynak Temini, Eğitimde Sivil Toplumun İşlevi, Sivil Toplum ve Devlet İşbirliği, Plan ve Proje Yapmak başlıkları altında toplamışlar. Kitabın sonunda da yasalardan örnekler, Dernekler Kanunu ve hatta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nden de kesitler var. Yani her şey usulüne uygun. Zaten eğitim de tıpkı yaşama ve sağlık gibi temel hakkımız.
         Bir şeyler yapmak lazım.

         Bugün Türkan Saylan Hocanın kardeşi Gündüz Saylan’ın vefat haberini aldım. Çok üzgünüm. Nurlar içinde yatsın. 

13 Ocak 2017 Cuma

Ölüm Pornosu

         


         Ölüm Pornosu
         Chuck Palahniuk
         Çeviren: Funda Uncu
         Ayrıntı Yayınları

            Palahniuk’un hayal dünyasına hoş geldiniz! Yoksa kabuslarına mı demeliydik?
            Palahniuk bu defa romanının odağına başka bir “marazi” karakteri, porno kraliçesi Cassie Wright’ı oturtmuş; ama bir nesne olarak. Çünkü her ne kadar konu, onun efsanevi kariyerini kameralar önünde art arda 600 erkekle seks yaparak kıracağı bir dünya rekoruyla taçlandırmak istemesi olsa da, bu rekoru kırmasında ona yardımcı olacak tali oyuncuların, yani “damızlık erkekler”in anlatımıyla şekilleniyor roman. Sıranın kendisine gelmesini bekleyen Bay 72, Bay 137 ve Bay 600’ün gözünden aktarılıyor bu tarihi an. Ve bununla birlikte, onların trajikomik hayat hikayeleri de, bir rekordan ziyade ölüm pornosuna dönüşecek çekimler sırasında bir bir dökülüyor ortaya. Anlayacağınız, derin bir araştırma ürünü olduğunu her satırında belli eden, çatlatırcasına güldüren aynı zamanda yüreğinizi dağlayacak bu çılgın romanla, porno endüstrisinin çağdaş hayatın içindeki muazzam ve bir o kadar da gizli saklı varlığını edebiyata taşıyor Chuck Palahniuk. Zaten böyle bir şeyi de ondan başkası bu kadar utanmazca, korkusuzca ve başarıyla yapamazdı herhalde.
Ancak dikkat!
Tabularınız varsa ve onları yıkmaktan korkuyorsanız bu romanı okumayın!
 İnsan cenininin mastürbasyona doğumdan bir ay önce ana rahminden başladığı gerçeğiyle yüzleşmek size ağır gelecekse bu romanı okumayın! Ya da elektrikli vibratörün hayatımıza elektrikli süpürge ve ütüden önce girmiş olmasını kabul edilemez buluyorsanız bu romanı okumayın! Kısacası, düşüncesinden bile ürktüğünüz insani hallerle yüzleşmek istemiyorsanız Palahniuk sizin yazarınız değil! 
Bizden söylemesi!..
(Arka kapaktan…)

Bu kitabı 22 Ağustos 2013’te okumaya başlamıştım. Yarısına kadar zor geldiğimi hatırlıyorum. Kitaptan iğrenmiştim resmen.
Aslında şaşırmıştım desem daha doğru olur. Ben kitapların arka kapak yazılarını kitap bittikten sonra okurum genelde. O zaman da okumamıştım ve açıkçası bu kitabı bir ara yasaklandığı için almıştım. Arka kapağını okusaydım almazdım muhtemelen.
Hayır, önyargılarım yok. Mutaasıp biri de değilim. Açık seçik kitaplar okumaktan da çekinmem asla. Ama kitabın yazılış dili, konusu, kısacası her şeyi beni rahatsız etti. Hele o bekleme salonundaki haller, bronzlaştırıcı krem falan.
Kitap 4 kişinin ağzından ilerliyor: Bay 72, Bay 137, Bay 600 ve Sheila. Kısa kısa bölümler halinde yazılmış. Porno yıldızı Cassie Wright’ın 600 erkekle filmi çekilecek ve dünya rekoru kırılmış olacak. Cassie’nin kafasında sadece rekor yok, bu filmin çekilmesinin başka bir amacı da var onun için. Onu da kitabın sonunda öğreniyorsunuz.
İşte sonunda şaşırttı beni. O zaman “Vay be!” dedim. Ama iyi ki okumuşum diyebileceğim bir kitap değil. Yıllardır yarım olarak bitmeyi beklediğinden, bitirdiğim için mutluyum sadece.



12 Ocak 2017 Perşembe

Ay Olsun Aynam

         


         Ay Olsun Aynam
         Zeki Coşkun
         Yeni Yaz Yayınları

                      Aşkların, düşlerin, düş bozumlarının, gerçeklerin; Tuhaf Zamanlar’ın tutanağı:
               Zaman kanatlanırken mırıldandığımız şarkılar  * Birdenbire hayatımıza giren Kardelen * Savaştan aşka Nevruz * Duru nisan yağmurları * New age mayıs çocukları * Nesiller boyu haziran  * Yangınlardan arta kalan temmuz * Ağustos ayinleri * Eylül kırgınları * Ekim marşı * Kasım aralığı * Yıl yorgunu…
            Yeni zaman masallarına kapılmadan, hayatımızı ve aklımızı mitlere, görüntüye, gösteriye, kültürel köyün dış mahallesindeki havai hallere terk etmeden önce ne yaşıyorduk biz, nelerle nasıl yaşıyorduk?
            (Arka kapaktan)
        
         Kitap her ay için yazılmış kısa kısa yazılardan oluşuyor. Genelde o ay içinde yaşadığımız iyi ya da kötü olaylardan bahsedilerek hayatımıza bıraktıkları izler vurgulanmış.

         Bölümler de yazılar da kısa kısa olduğundan kolay okunan bir kitaptı.

10 Ocak 2017 Salı

Dünyada Bir Yer





         Dünyada Bir Yer
         Fabio Volo
         Çeviren: Sema Savaş
         Pupa Yayınları

         “Kendimi koyvermek istiyorum, kendim için daha fazlasını istiyorum, kendimi yükseklere düşmek üzere bırakmak istiyorum…”
         (Arka kapaktan)

         Bu kitabı yarım bırakmıştım çünkü neredeyse sıkıcı denebilecek bir yavaşlıkta ilerliyordu. Aslında konusunu sevmiştim ama hep aynı çizgide ilerleyen dingin kitaplar bazen canımı sıkıyor, okumayı bırakıyorum. Sonra Tutunamayanlar’ı bitirince yeni bir kitaba başlamak yerine yeniden bu kitabı aldım elime ve hemen bitti.:)
         Kitap Michele’in hayatı üzerine kurulmuş ve Michele kendi ağzından anlatıyor anılarını. Kitabın yarısına kadar arkadaşı Federico ile yaşadıkları ve duygusal hayatından bahsederken tam yarısında Federico her şeyi bir kenara bırakıp kendini bulmak için bir yolculuğa çıkıyor. Bir ara geri döndüğünde de trafik kazası geçirip ölüyor. Federico’nun ölümünden sonra da Michele’nin yolculuğu başlıyor.
         Sanırım kitabı okumaya başladığımda içinde bulunduğum şartlar ile şimdiki şartlar aynı olmadığından çok sevdim ben bu kitabı. Yaptığı yolculuk, yaşadığı aydınlanma ve sonradan olmak istediği kişi olarak hayatına devam etmesi beni çok mutlu etti.

         Bu arada yazar İtalyan ve İtalya’da çok satanlar listesinden inmiyormuş bir ara. Dilimize çevrilmiş başka kitabı var mı bilmiyorum ama başka kitaplarını da bulursam okuyacağım.

9 Ocak 2017 Pazartesi

Tutunamayanlar

         


         Tutunamayanlar
         Oğuz Atay
         İletişim Yayınları

         Tutunamayanlar, Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. Berna Moran, Oğuz Atay’ın bu ilk romanını “hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı” olarak niteler. Moran’a göre “Oğuz Atay’ın mizah gücü ve duyarlığı ve kullandığı teknik incelikler, Tutunamayanlar’ı büyük bir yeteneğin ürünü yapmış, eserdeki bu yetkinlik Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmiş ve ona çok şey kazandırmıştır.” Küçük burjuva dünyasını ve değerlerini zekice alaya alan Atay, “saldırısını tutunanların anlayamayacağı, reddedeceği türden bir romanla yapar.”
         Oğuz Atay, 1934’te İnebolu’da doğdu. Ankara Maarif Koleji’ni, İTÜ İnşaat Fakültesi’ni bitirdi.1960’ta İDMAA İnşaat Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Tutunamayanlar’ın yayınlanmasının (1971-1972) ardından, önemli bir tartışmanın odağında yer aldı. TRT 1970 Roman Ödülü’nü kazanan Tutunamayanlar’ı kısa bir süre sonra, 1973 yılında Tehlikeli Oyunlar adlı romanı izledi. Hikayelerini Korkuyu Beklerken başlığı altında topladı. 1911-1967 arasında yaşamış hocası Prof. Mustafa İnan’ın hayatını romanlaştırarak Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan’ı yazdı. Oyunlarla Yaşayanlar adlı tiyatro eseri Devlet Tiyatroları’nda sahnelendi. Atay 13 Aralık 1977’de, büyük projesi “Türkiye’nin Ruhu”nu yazamadan hayata gözlerini yumdu.
         (Arka kapaktan)

         Tutunayanlar’a iki kez başlayıp yarım bırakmıştım. Artık okumam gerektiğini düşünüp Aralık ayı başında okumaya başladım ki amacım 2017’ye Tutunamayanlar’ı bitirmiş olarak girmekti. Peki ben kitabı ne zaman bitirdim? Dün gece. Dayanamayıp araya başka kitaplar soktuğum için ve uzunca bir süre de okumadığım için bir ay on günde anca bitti kitap.
         Bir de ben bir kitabı hemen bitiremezsem deliriyorum. Kitap elimde süründükçe normalde sevmişsem bile okuduğum süre boyunca kitaptan nefret ediyorum.
         Oğuz Atay okumayı neden bu kadar erteledim bilmiyorum. Aslında internetten yaptığım okumalar ve izlediğim oyunu (Tehlikeli Oyunlar) sonucunda çok sevmiştim Atay’ı. Kitabı da seveceğimi biliyordum ama sanki zaten kitabı biliyorum sonra da okusam olur gibi bir duyguyla sürekli erteliyordum. Neyse ki okudum.
         Kitap, Selim Işık’ın ölümü üzerine Turgut Özben’in sürdüğü izler, yaptığı çıkarımlar üzerine ilerliyor.
         Kitapta en çok şarkılar, Turgut Özben’in evden ayrılışı ve Selim Işık’ın günlüklerinin olduğu bölümleri beğendim. Selim Işık’ın ölümüne ise çok üzüldüm.
         Günümüzde bile biz de onlardan biri değil miyiz? Uyumsuz, anlaşılmayan, üç beş çapulcu, tutunamayan…
        





26 Aralık 2016 Pazartesi

Eşekarısı Fabrikası

               
        
         Eşekarısı Fabrikası
         Iain Banks
         Çeviren: Zübeyde Abat
         Koridor Yayınları
        
         “Blyth’i öldürdükten iki yıl sonra küçük kardeşim Paul’ü öldürdüm, ama Blyth’in ölümü ile karşılaştırılınca daha mühim, daha farklı sebeplerim vardı. Bir yıl sonra da birdenbire gelen bir istekle aynı şeyi Esmeralda için yaptım.
            Şu ana kadar ki skorum, üç. Yıllardır kimseyi öldürmedim, böyle bir niyetim de yok.
            Öyle bir dönem geldi ve geçti.”
            Sadece 16 yaşında olan Frank’ın olağanüstü özel, aykırı dünyasına –kaldırabilecekseniz eğer- adım atın.
            “Bu kitabı okumak cesaret ister.” Daily Express
            “Dahice… Dayanılmaz… Muhakkak okunmalı.” New York Times
            “Karşınızda yeri göğü yıkabilecek bir hayal gücü.” Mail on Sunday
            “Tuhaf, korkunç, elinizden bırakamayacağınız türden.” Financial Times
            (arka kapaktan)

         Bu kitabı nasıl çok merak ediyordum anlatamam. Varlığından haberim yoktu, nerede keşfettim çok hatırlamıyorum. Ama dayanamayıp aldım. (Artık çok az kitap satın alıyorum.)
         Beklentim çok yüksekti onu baştan söyleyeyim. Ama kitap inanılmaz bir şekilde çok sakin ilerliyor bence. Sadece birkaç yerde heyecanlanarak okudum diyebilirim. Ama sonu… Ah, o son müthişti bana göre.
         Kitap, 16 yaşına gelmeden 3 kişiyi öldürmüş Frank’ın hayatını anlatıyor. Her gün yaptığı gündelik işler ve planlar öyle güzel işlenmiş ki yazarın önünde şapka çıkarıyorsunuz.
         Kitabın Fabrikadan bahsedildiği bölümüne kadar Fabrika’nın aslında Frank’ın kafasında olduğunu düşünmüştüm hep. Ama gerçekten de Fabrika varmış.
         Kurduğu, planladığı ve eyleme geçirdiği şeyler müthiş. Tabii ürkütücü de. İnsan çocukların da çok acımasız olabileceğini görüyor.
         Aslında kitabı okuduğum süre boyunca Frank’tan çok abisi Eric’in hayatını merak ettim. Sonralara doğru çözülmeye başladığında ise Eric’in hikayesini de öğreniyorsunuz. Ama Eric’in mi yoksa Frank’ın mı hikayesi daha vurucuydu derseniz; tartışılır derim.

                

Bülbülü Öldürelim


Bülbülü Öldürelim
Burhan Günel
Şenocak Yayınları

“Bülbülü Öldürelim” popüler yaşam arayışlarının gittikçe sevgisizleştirdiği günümüz dünyasında gerçek sevgiyi arayan, ona ulaşmak için beden acısından yürek ve bilinç acısına uzanan yolda her engeli, engebeyi aşmak için canına dişine takan insanların, kimi zaman trajik boyutlara ulaşan öykülerinden oluşuyor. Sağlam, onurlu, başı dik bir insani duruş, öykülerin ekseni durumunda. Türkçeyi doğru ve güzel kullanmasının yanı sıra dil ve yazım titizliğiyle tanıdığımız Burhan Günel, bu yeni kitabında yer alan öykülerindeki olağan ilişkiler içinde işlevsel kıldığı gündelik dil yer yer “üst dil” katına çıkarıyor, özellikle uzun öykülerinde görülen kurgulama yetkinliğini şiirsel ögelerle bezediği “kurgu dil” aracılığıyla pekiştiriyor.
(arka kapaktan)

Öykünün yeri benim hayatımda ayrıdır. Belki de ben de öykü yazarak yazın hayatına adım attığımdan… Kitabı hiç sevmesem bile yine de ayrı bir yakınlık olur içimde.
Bülbülü Öldürelim, bana göre ortalama düzeyde öyküler barındırıyor içinde. Çarpıldım diyebileceğim bir öykü çıkmadı içinden ama özellikle kitaba da adını vermiş “Bülbülü Öldürelim”i çok sevdim. Neredeyse durağan denebilecek bir seyir izleyen ama yine de içinde nice heyecanlar barındıran bir öyküydü.
Kitabın sevmediğim yönü ise bir baskı hatasının olması. Kitap 185 sayfada bitmesine rağmen birkaç sayfa boşluktan sonra 161. sayfadan 185. sayfaya kadar yeniden basılmış. Muhtemelen bir harman (kitabın sayfalarının bir araya getirilmesi) hatası olmuş matbaada. Umarım tüm kalıpta aynı şey yaşanmamıştır ve sadece bendeki kitap böyledir. Zira büyük bir kağıt israfı demek olur bu.

Şenocak yayınlarından başka kitaplarda okudum ama onlarda böyle bir hataya rastlamamıştım. 

9 Aralık 2016 Cuma

Ben Halikarnas Balıkçısı Doğdum Sevdim Öldüm

         


         Ben Halikarnas Balıkçısı Doğdum Sevdim Öldüm
         Şadan Gökovalı (Ustayla Paylaştıklarım)
         Tureb Yayınları

         İnsan, denizden sıçrayan bir yunustur. Görüp göreceği, çağdaşlarıdır!..
        
         Balıkçı’nın bana anlattıkları, bana verdiği yetkiyle yazdığım ve kendi araştırıp bulduklarım; türünde ve Türkiye’de ilk galiba…
         Şimdiye kadar yazdığım 40’ı aşkın kitabın, beni en doyuranı oldu diyebilirim. Yazmam gerekirdi. “Ben bu işlevi yerine getirmek için” dünyaya getirilmiştim!
         Hele rehberlikle ilgili bölümler… Sanırım rehberdeşlerimiz için yol gösterici olacak; ders alınacak deneyim ve bilgiler içeriyor.
         İddialı konuşayım: SES GETİRECEK!
         (Arka kapaktan)

         Balıkçı benim için çok önemli bir insan. Aynı zamanda tanışma fırsatım olmadığı için her gün üzüldüğüm ve tıpkı Atatürk gibi, Türkan Saylan gibi adını anmadan geçmediğim bir insan. Kendisi rehberlerin babası ve benim Türkiye turumdaki hocamın (Ahmet Mümtaz Maden) da hocası.
         Bu kitabı Balıkçı’nın ağzından anlatılıyor ve Şadan Gökovalı tarafından kaleme alınmış. Kitap bize Türkiye turunun Batı etabında verilmişti. 2015 Ocak sonu Şubat başı zamanlarına denk geliyor. Aslında kitabı çok önce okumaya başlamıştım. Hatta yanılmıyorsam henüz Kuşadası’nda yaşıyordum o zamanlar. Ama sonra İzmir’e taşınma sırasında hangi kolinin içine girdiyse bir türlü bulamadım kitabı. Sonra bir kez daha taşındım. Yine kayıptı. Sonra zor zahmet buldum da okuyup bitirebildim.
         Kitap Balıkçı’nın anılarından, rehberlik üzerine yazılarından oluşuyor. Kitabın sonları ise Balıkçı’nın son günlerini ve ölümünü anlatıyor. Birçok kısmında boğazımda bir yumru ile okudum kitabı. Yine çokça bir kısmında ağlayarak okudum. Bazı yerlerinde de kahkaha attım. Kısaca her duygu durumunu yaşayan bir kitap olmuş.
         Dediğim gibi Balıkçı benim için önemli biri. Rehberlerin babası. Kendime de çok yakın gördüğüm biri. Tüm kitaplarını okumaya niyetliyim bu arada.
         Şadan Gökovalı kitaplarına da başlayacağım en kısa zamanda.
         Tureb Yayınları, Turist Rehberleri Birliği’nin yayınevi. Sitesinden ya da telefonla ulaşabilirsiniz sanıyorum ki.


28 Kasım 2016 Pazartesi

Öfkeden Kurtulun!


        
         Öfkeden Kurtulun!
         Öfkenin Ne Olduğu ve Bu Konuda Ne yapılması Gerektiği Hakkında Bir Kutsal Kitap İncelemesi
         John Coblentz
         Çeviren: Hande Taylan
         GDK Yayın

         “Sana söyleyeyim bari. Öfkeli, acılıkla dolu bir adama bakıyorsun.”
            Larry’nin siyah gözlerinde bir şimşek çaktı ve vücudu gerildi.
            Larry gibi birçok insan vardır. Öfkeleri çok büyük acılara neden olur. öfkeleri insanları öldürür, çocukları asi yapar, yuvaları yıkar ve kiliseleri böler.
            Öfke insanları duygusal köleliğe götürür. Orada içerleme ve acılığın hapishane hücrelerinde yaşarlar. Bazıları öç almak için planlar yaparlar. Bazıları ümitlerini yitirir. Bazı tutsaklar ise kurtulmak ister. Kurtuluş vardır.
            Öfkeden Kurtulun insanların neden öfkelendiklerini ve çözümlenmemiş öfkenin öfkeli insanın kendisi üzerindeki korkunç etkilerini açıklar. Ama daha da önemlisi, bu kitap iman, bağışlama ve sevginin bu belanın üstesinden nasıl geleceğini gösterir.
            Kutsal Kitap’a uygun olarak ve açık bir şekilde yazılmış olan bu kitap, ailelere, vaizlere ve öfkeyle baş etmeye çalışanlara umut ve pratik yanıtlar sunar.
            (Arka kapaktan)

         Bu kitabı Japonca kursumun bulunduğu binanın 5. Katından aldım. Protestan Kilisesi Derneği’nin kapının yanındaki duvardaki rafta bıraktığı kitaplardan biri. Öfkeli olduğumu düşündüğüm hatta öfkemden başımın döndüğü bir zamanda karşıma çıktığı için aldım. Gerçi bir tane de İncil aldım ama olsun. (Turist rehberi adayı olmak bunu gerektirir, görünce dayanamıyorum.)
         Hıristiyan değilim ama İsa’ya da Meryem’e de inanıyorum. Müslüman bir ailede doğdum ve benim de kendimce bir inancım var. Tamam, bu kısmı neden açıkladığımı bilmiyorum, neyse…
         Kitabın ilk kısımlarında neden öfke duyduğumuz ve bu öfkenin içimize nasıl yerleştiği ile ilgili bilgi ve bazı örnekler var. Öfkeden kurtulmak için de bazı çözümler var.
         Özellikle ilk kısımlarının bana yol gösterici olduğunu düşünüyorum. Bazen yardımın nereden geleceğini bilemezsiniz. Kutsal Kitaplarında yazanları uygulamasam da kendimce bir şeyler aldım.
         Bugün İzmir yağmurlu. Saat şu an 17:04 olsa da tüm gün aynı renkteydi gökyüzü. Fotoğrafı sonraya bırakmak istemedim. Çünkü ne zaman sonraya bıraksam bloga koymak için o kadar üşeniyorum. Karanlık da olsa çektim o yüzden.

         Bu da bizim kitaptan: “Oku!”

8 Kasım 2016 Salı

Ateş ve Su 2



         Ateş ve Su 2
         İmran Tohumcu
         Epsilon Yayınları
         “Biz her zaman farklıydık. Normal diye bir kavram bizim hayatımızda hiç var olmamıştı. Zıttık, birbirimizle uyuşmuyorduk. O siyahsa ben beyazdım. O karanlıksa ben aydınlıktım. O soğuk bir kış rüzgarıysa ben ılık bir yaz esintisiydim. Biz Ateş ve Su’yduk. Evrende bilinen en büyük zıtlıktık. Belki birlikte olmamız bile hataydı. Hiç yan yana gelmemeliydik. Ama kader, bizi bir araya getirmişti. Belki de biri bir araya getiren sadece tesadüftü…
            Ateş benim bu dünyadaki cehennemimdi.”
            “O, bu zamana kadar karşılaştığım en farklı, en tuhaf, en değişik insandı, çoğu zaman beni çileden çıkarsa da benim ufaklığımdı işte. Her şeyine her şeyimle değer verdiğim tek kızdı. O inatçı tavrı, beni sahiplenişi, benden bir türlü vazgeçmeyişi, ona yaptıklarıma rağmen hala yüzüme bakıp beni sevebildiğini açık açık söylemesi ve daha sayabileceğim birçok neden varken Melisa’nın kalbimdeki yeri bambaşkaydı. Kelimelerle tarif edilmezdi. Onu ilk gördüğüm zaman nasıl sadece bir kız çocuğu diye içimden geçirdiysem, şimdi de sadece benim her şeyim diyordum. Çünkü öyle olmuştu. Öyle olmayı kendi masumluğuyla, kendi elleriyle başarmıştı.
            Melisa, benim bu dünyadaki cennetimdi.”
            (Arka kapaktan)

         Yazarı Ateş ve Su’yu çok uzun olduğu için iki kitap halinde yayınladıklarını söylemişti Wattpad’de. Haklı, uzunca bir kitap. Çok şey yaşıyorlar.
         Açıkçası ben bu ikinci kitabı daha çok sevmiştim. Melisa büyüdü çünkü. Çok zor şeyler yaşadı, yaşamın kıyısında dolandı ama büyüdü. İlk kitaptakinin aksine anlatım dili bile daha olgundu.
         Ateş de Melisa’yla birlikte büyüdü aslında. Değişti; sevmeyi, değer vermeyi öğrendi.
         Sonrası mı? Kitabı okuyun.
        


4 Kasım 2016 Cuma

Ateş ve Su




         Ateş ve Su
         İmran Tohumcu
         Epsilon Yayınları

         “Geçmişin izleri yüzünden sevgiye ve aşka inanmayan bir adamla en büyük hayali gerçek bir aşk yaşamak olan genç bir kızın, sırlarla dolu hikayesi.”
     Melisa, 17 yaşında bir lise öğrencisidir. Zorluğa dair hiçbir şey bilmeyen, bu yaşına dek el bebek gül bebek büyütülen, içinde kötülüğe dair hiçbir şey olmayan Melisa’nın hayatı sürekli ev ve okul arasında geçmektedir. Ta ki beklemediği bir anda, tesadüf eseri karşılaştığı bir adam tarafından hayatı tamamen değişene dek. Kendini en büyük hayalinin gerçek olacağı bir masalın içinde sanan Melisa, yaşadıklarının aslında bir rüya olduğunu çok geç olmadan fark edecektir.
      Ateş, 23 yaşında sert mizaçlı bir adamdır. Zoru çok iyi bilen, bu yaşına dek bir şeyleri kazanmak için çabalayan, dünya üzerinde sevgi diye bir kavramın olmadığına inanan soğukkanlı biridir. Kendi geçmişini unutmaya çalışıp yaşadığı izleri hafızasından silmeye çalışırken karşısına çıkan geveze bir kız tüm duygularını altüst eder.
     Birbirine bu denli zıt iki karekter. Onlar Ateş ve Su. Biri yakmak için var. Bir diğeri söndürmek için. Peki bu savaşı hangisi kazanacak? Ya da zoru başarıp, birlikte kazanabilecekler mi?
     “Sana en başında bana göre olmadığını söylemiştim ufaklık.”
      (Arka kapaktan)

         Wattpad’den okuduğum bir kitaptı Ateş ve Su. Severek de okumuştum.
         Melisa’nın şımarıklığına zaman zaman kızsam da ailesi tarafından el bebek gül bebek yetiştirilmesi sebebiydi.
         Ateş, ne kadar sert olsa ve kötü işlere bulaşsa da o da bir zamanlar çocuktu ve masumdu. Çevremden çok tanıdık insanlar gibiydiler.
         Kitap bitince oldukça üzülmüştüm hatta. Maceralı bir aşk hikayesi.



3 Kasım 2016 Perşembe

Zehirsiz Ev



         
         Zehirsiz Ev
         Yaşamınızdan Zararlı Kimyasalları Eksiltmenin Basit Yolları
         Mercan Yurdakuler Uluengin
         Modus Kitap
        
         Özellikle büyük şehirlerde çılgın bir temponun içinde yaşıyoruz. Bu hız çoğunlukla bizi de kontrol altında tutuyor ve hiçbir şeye vaktimiz yokmuş gibi davranıyoruz. Hızlı çalışıp, hızla yiyip, hızlıca temizlenip yolumuza devam ediyoruz. Halbuki belki de asıl ihtiyacımız, belli konularda sadeleşmek, durup düşünmek, sakince hareket etmek…
            Elinizde tuttuğunuz kitap sihirli bir dokunuşla yaşantınızı tersine çevirmeyi değil, bakış açınızı tekrar gözden geçirmenizi sağlamayı vaat ediyor. Üstelik buyurgan ve sıkıcı bir üslupla “Bunu böyle yapın” demeden “İsterseniz bir de bu açıdan bakın”, diyen sakinliğiyle, yormadan, usul usul anlatarak.
            Zehirsiz Ev, Mercan Yurdakuler Uluengin’in çabasıyla blog olarak başlayan, zamanla takipçilerin katılımıyla zenginleşip büyüyen bir oluşum. Bir proje değil; daha güzel, yaşanabilir ve sade bir hayat tahayyülünün pratik yansıması. Üstünüzdeki gereksiz yükleri, vazgeçebileceğiniz hazır ürünleri, ihtiyacınız olmayan kimyasalları hayatınızdan çıkartarak doğal ve sağlıklı bir hayata kavuşmanın küçük ama önemli ipuçlarını bir araya getiren bir bilgi havuzu. Geleneksel tarifleri taze bir dokunuşla güncelleyerek hatırlamamızı sağlayan ve yeniden kullanıma sokan mütevazı ama debisi yüksek bir iyilik hamlesi.
            Mercan Yurdakuler Uluengin, yerli ve yabancı birçok kitabı ve internet sitesini tarayarak ulaştığı verileri de bu ağa katarak, bilgiyi paylaşarak, etkileşime sokarak, bu yolda beraberce nasıl ilerleyebileceğimizi gösteriyor. Çamaşırdan bebek bakımına, kişisel bakımdan gıdaya uzanan zengin konu dağarcığıyla, her an elinizin altında bulunacak bir kılavuz sunuyor.
            Güneşin Aydemir’in doğaya sırtımızı vererek, geçmişten ödünç aldığımız bilgilerle tüm sadeleşme ve arınma hayalinin kalbine dokunan incelikli sunuşuyla…
            (Arka kapaktan)

         Bir Pazar günü Japonca kursu çıkışımda bir arkadaşımı beklerken vakit geçsin diye bir kitapçıya girdim. Kitapçının adını hatırlamıyorum. Karşıyaka Çarşı’nın içinde postaneye yakın küçük bir kitapçıydı. Kitaplara bakarken bu kitap ile karşılaştım. İlgimi çekince de almaya karar verdim.
         Bu aralar bu konuya takmış durumdayım. Aslında uzun bir süredir ihtiyacım olmayan şeyleri almıyorum. Bu konu ile ilgili diğer bloga uzun bir yazı hazırlayacağım. Şimdi konunun bu kısmını burada kesip kitaba geçiyorum.
         Kitap öncelikle şu Zehirsiz Ev oluşumunu anlatıyor. Daha sonra “malzeme çantası” diye bir bölüm var ki bu bölüme bayıldım. Yağların, bitkilerin ya da doğal ürünlerin ne işe yaradıklarını, nasıl elde edebileceğimizi ve nasıl saklayabileceğimizi anlatıyor.
         Tarifler kısmında ise ev, kişisel bakım, çocuk bakımı gibi bölümler var ve bir sürü tarif var. Hepsini evde kendiniz hazırlıyorsunuz. Tariflerin içinde ne var kısmı bir de ne yok kısmı var. normalde daha az zararlı ya da zararsız dediğimiz kimyasallar bile yok hatta.
         Tariflerin bir kısmını biliyor ve uyguluyorum zaten. Ama bu kitabı okuduktan sonra aldığım bir kararla artık biten kişisel bakım ürünlerimin yerine yenisini almayacağım ve birer birer buradaki tarifleri uygulayacağım.
         Kitabın güzel yanı “şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın” diye direktifler vermemesi. Diyor ki; dışarıdan pet şişede su almak yerine evden kendiniz götürün. Ya da her seferinde kağıt bardakta kahve almak yerine termos bardağınızda kendiniz götürün diyor. Yani her şeyi birebir uygulayacaksınız diye bir şey yok. Yapabildiğimiz kadar her şey. Evde yoğurt yapmayı deniyorum mesela ben, süt bulabildikçe tabii. Şimdi yeni hedefim evde ekmek yapmak. Çünkü ne satın aldığımız o yoğurtların ne de ekmeklerin tadını sevmiyorum.

         Okuyunuz efenim. Sadeleşmek, daha az tüketmek yolunda bir yol gösterici olabilir bu kitap bizlere. 

2 Kasım 2016 Çarşamba

Grapon Kağıtları



         
         Grapon Kağıtları
         Didem Madak
         Metis Yayınları

         Bu kitapta yer alan şahıs ve mekanların gerçekle alakaları tamdır. Kahramanları hep yanlış ata oynayanlardır. Kediler, kadınlar, muhabbet kuşları, gözyaşları… hepsi sahiden vardır ve bir dönem yaşamışlardır. Şiirden hazzetmeyenler, Grapon Kağıtları’nı yılbaşı ve diğer ehemmiyetli günlerde evi süslemek için kullanabilirler ya da bir ruh çağırma seansında, inatçı ruhlara seslenen uyduruk şarkılar olarak mırıldanabilirler.
                                                                                              -Didem Madak
            (Arka kapaktan)

         Didem Madak ile tanışma kitabım oldu bu kitap. Elbetteki birkaç şiirini okumuştum orada burada. Ama çok bilgim yoktu açıkçası.
         Şiir ve hüznü seviyorsanız doğru yerdesiniz.
         Diğer kitapları da var elimde. Onları da okuyunca buraya yazısını yazarım.

         Öptüm!

1 Kasım 2016 Salı

Piç





         Piç
         Hakan Günday
         Doğan Kitap

                      Piçlerin çocukları olmaz.
            Piçler, aşık oldukları kadınların kendilerini kurtaracaklarını düşünür.
            Oysa hiçbir kadın dünyaya bir piçi kurtarmak için gelmemiştir.
            Piçlere sır verilebilir. Ölümleriyle son bulan sırdaşlıkları vardır.
            Piçlerin cinsel hayatı düzensizdir.
            Piçlerin bedenleri ve akılları, diğer insanlarınkilerin aksine nasırlaşmaz.
            Onların nasırlaşan tek yerleri ruhlarıdır.
            Piçler sadece kendi aşklarına saygı duyarlar. En yakın dostlarının kadınlarına dil ve el uzatabilirler. Bu durumda piç tabii ki suçlu, ancak piçlik meşrudur.
            Piçler düzensiz hayatlarında düzenli olarak içki içerler. Belli sayıdaki kadehten sonra sarhoş olup sızarlar. Sızdıkları yerin adı huzurdur.
            Piçlerin babalarıyla olan ilişkileri mezar taşı kadar soğuk, yeni dökülmüş kan kadar sıcaktır.
            Piçler insan öldüremedikleri, ağır suçlar işleyemedikleri, korkak ve hain oldukları için yaşadıkları yerleri zorunlu kalmadıkça terk edemezler.
            Piçin davranış ve tercihlerini sadece başka bir piç kabul edilebilir olarak değerlendirir ve “Neden?” diye sormaz. “Neden” sorusu piçliği yok eder.
            “Piçler açtı. Piçler kirliydi. Ter, toz ve çamur kokuyorlardı. Üşüyorlardı. Ama gülüyorlardı.”
            (Arka kapaktan)
           
         Artık hepimiz Hakan Günday’ı ne kadar çok sevdiğimi biliyoruz. Ama biraz hüzünlüyüm. Çünkü bu kitap Hakan Günday’ın son kitabıydı. Böylece 8 kitabını da okumuş oldum. Aslında Piç’i çok uzun zamandır okumak isteyip de okumayı erteliyordum. Evet, sırf bitmesin diye okumuyordum. Çünkü ne zaman yeni kitap gelecek ya da gelecek mi bilemiyorum. Dergilerde de yazıyor artık Hakan Günday ama ben artık dergi okumaktan pek hoşlanmıyorum. Lisedeyken falan çok okurdum da şimdi nedense çok zor geliyor, bilmiyorum.
         Kitaba gelecek olursak; kitap piçleri anlatıyor adı gibi. Doğuştan kimsesiz olanları değil de kimsesiz, hiçbir şeysiz olmayı seçmiş kişileri…
         Hakan Günday’ın tarzına alıştıysanız okumak zor gelmeyecektir.
         Okuyunuz efenim.

         Diğer kitapları ile ilgili yazılarım için burayı tıklayabilirsiniz. 

Butimar



         
         Butimar
         Sessizliğin Kanatları
         Kaan Murat Yanık
         Kapı Yayınları
        
         Bir tarafta dünya ile arasında ciddi problemler olan, yanlış yüzyılda yaşadığını düşünen, çarşafa bürünüp kadın kılığında İstanbul sokaklarını arşınlayan, hastalarının hayatlarına müdahil olan ve kendi rüyalarını dahi tasarlamaya çalışan bir psikiyatr…
       Diğer yanda ise başka bir yüzyılda akan kırmızı bir hayat: Savaş, aşk, simya, büyü, göç, devrim, sefalet ve dostluk…
        Butimar – Sessizliğin Kanatları, gerçekle hayal arasındaki sınırın silikleştiği bir roman.
        Doğu- Batı, laik-muhafazakâr ve madde-mana çatışmalarıyla örülen bir arka plan…
        Edebiyat dünyasının son yıllarda dikkat çeken ismi Kaan Murat Yanık, hayaller, rüyalar ve halüsinasyonlarla karışık bir belleği, büyülü gerçekçilik akımına da göz kırparak resmediyor. Ve okura akıcı, şaşırtıcı, doyurucu bir roman vaat ediyor.
Butimar’la herhangi bir yerde mahsur kalmak isteyeceksiniz.
“İki husus kafamda dolaşıyordu; ölmek ve delirmek. İki hal de ne hissedilebilir ne de doğrulanabilirdi. Ölmüş ya da delirmiş olabilirdim yani.
Yalnızlığın bilmem kaçıncı evresini yaşadığımı bilmez halde, tamamlanmamış insanları yararak yürüdüm. Otobüsler, tramvaylar, duraklarda bekleyen insanları metal canavarlar suretinde yutup hızla kaçırıyorlardı. Eve girer girmez bir şarkı koydum kendime. Bir daha, bir daha başa sarıp dinledim. Bir tarafım söylemek istediklerimle doluyken, diğer yanım onları yok etmekle meşguldü. Arada kalan bendim ve ufalanıp yok olmamam bir mucizeydi. Bir yanım diğerine şunu söyleyebilmişti en azından, bunu duyabildim… Şarkıyı değil, o şarkıyı ilk dinlediğin zamanki kendini özlüyorsun. O zamana dokunamadığını anlayınca da şarkıyı bir daha dinliyorsun.”
(Arka kapaktan)

Merhabalar,
Bu kitapla bir tanışma hikayem var. Wattpad’den çokça kitap okuyorum ben. Ya da adına her ne denirse işte. Orada bana göre Wattpad’de okuyup okuyabileceğim en naif, en güzel ve en özenli yazılmış kitapla karşılaştım. İsmi “Uçuşan Küllerden Anka Doğmaz”. Bildiğim kadarıyla henüz basılması gibi bir durum söz konusu değil ama ben yine de ondan kitap diye bahsedeceğim. Kitabın yazarı çokça Butimar’dan alıntı yapıyordu kitapta. Ben de daha önce varlığından bile haberdar olmadığım bu kitabın alıntılarını severek okuyordum ve nedense bu kitabın çok eski bir kitap olduğunu düşünüyordum.
Bir gün kitapçıda gezinirken Butimar ile karşılaştım. Hemen elime alıp yazarının hayatını okumaya başladım. Benim sandığım gibi eski bir kitap değilmiş bir kere. 2015 basımı bir kitap ve ESKADER 2015 Yılın En İyi Roman Ödülü’nü almış. Eskisi kadar takip etmediğimden ödüllü kitapları da bilmiyorum artık. Tabii kitabı elime aldığım gibi kasaya gitmem de bir oldu. :)
Gelelim kitaba…
Arka kapak yazısında da bahsettiği gibi gerçekle hayal neredeyse iç içe geçiyor kitapta. Rüyalarını yazan biri olarak bu tür kitaplardan ne kadar hoşlandığımı tahmin edersiniz. :)
Ben psikiyatrı biraz Can Manay’a (Fi-Çi-Pi üçlemesindeki psikiyatr) benzettim ilk başlarda. :) Zaten Uçuşan Küllerden Anka Doğmaz’dan dolayı çok merak ediyordum. Böylece daha da merakımı celbetti.
Butimar’ın mitolojik kuş oluşu ise benim için sevindirici. Sevdiğim şeyleri hayatın içinde görmek hoşuma gidiyor.
Yusuf’un beyni ve kalbindekilerle yürüdüm, büyüdüm, kırıldım, yaralandım ve daha bir çok şey diyebilirim.
Çok etkilendiğim bir kitap oldu. çok uzun zamandır bu kadar etkilendiğim, severek okuduğum bir kitap olmamıştı doğrusu.
O kadar saçma şeyler yaşıyoruz ki hiçbir şey şaşırtmıyor, heyecanlandırmıyor artık bizi.
Bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.
Uçuşan Küllerden Anka Doğmaz kitabını da okumanızı öneririm. Wattpad ücretsiz bir uygulama. Üye olduktan sonra okuyabilirsiniz.




21 Eylül 2016 Çarşamba

1915 Gelibolu Harbi Günlüğü





         1915 Gelibolu Harbi Günlüğü
         Kâzım Şâkir
         Hazırlayan: İ. Bahtiyar İstekli
         Yeditepe Yayınları
        
         Anlaşılıyordu ki aziz ve bedbaht Türklüğün alnına yazılmış olan elemine yeni bir satır ilave için bütün cihan birbiriyle müsabaka ediyordu. Fakat Türkler artık o  kadar çok bedbaht ve müteellim oldular ki bu elem destanına yeni bir satır ilave ettirmemek için yok olma tehlikesini bile göze almışlardır. İşte Çanakkale’de cihana hayretler bahşeden o müthiş ve akılları durduran harika müdefaa ve hücumu, ilelebet yok olup gitmektense daha uzun zamanlar kaim olmak emeliyle çırpınan Türklüğün heyecan dolu ruhu doğurdu. Gelsin… Cihanın en namert milleti, milletlerin ve belki bütün beşeriyetin mazideki ve hatta tarihin bütün devirlerinin yüz karası olan o alçak, o hain millet de gelsin… Çanakkale’de akan Türk kanından seller belki biraz fazla akacak fakat daima aynı vakar, aynı heybet, aynı asaletle akan bu seller; bu kudurmuş kitleyi Adalar denizinin mavi sinesine doğru sürüp götürecektir…
         … Yarın belki beni de uzun asırlardan beri didiklenen ve parçalanan insanlığın zavallı bağrını deşmek, bütün beşeriyetin ellerini ve yüzünü kızartan o kanlı boyalarla boyanmak ve süslenmek için bu sahnenin uğursuz kahramanları arasına sürecekler, parçalayacağım… Ve belki parçalanacağım… O zaman sevdiklerimin ve beni sevenlerin el ele vermiş hayali temsilleri, gözlerinden akan elem seline dudaklarından dökülen matem mersiyeleri karıştığı halde topraklar üzerine serilmiş kanlı ve genç mevcudiyetim üstüne kapanacaklar…
            …Şu satırları zeminlikte yazarken Seddülbahir trajedisi kalpleri titreten fasılasız gürültülerle devam ediyor. Gecenin kalpleri donduran zulmeti içinde binlerce göz, bir daha açılmamak üzere kapanırken arkalarında bıraktıkları vücutların gözleri de kanlı yaşlarla bir daha kapanmamak üzere açılıyor…
            (Arka kapaktan)
        
         Kitapları orijinal dillerinden okumayı severim. Her ne kadar bu bir günlük olsa da Osmanlıca halini en azından şöyle bir karıştırmak isterdim. Gerçi el yazısı okuyabilecek kadar ilerlemedi Osmanlıcam.
         Bu kitabı İzmir Kitap Fuar’ndan almıştım. İyi bir kaynak kitap olacağını düşündüğüm için okumak istedim. Kazım Şakir’in ismine başka yerlerde de rastlıyordum zaten. O yüzden de ilgimi çekti.
         Günlük okumayı seviyorsanız tavsiye edebilirim size. Fakat nedense çoğu insan tarihi kitap okumayı sevmiyor, e bu kitap da Çanakkale Savaşı’ndan bir kesit barındırıyor zaten içinde. Bence her Türkün bilmesi gereken geçmişimize bir ışık da Kazım Şakir tarafından tutulmuş ama siz bilirsiniz tabii. :)
         Kazım Şakir’in hastalandıktan sonra oradan oraya sürüklenmesine çok üzüldüğümü de belirtmeden geçemeyeceğim bu arada.

         İ. Bahtiyar İstekli’nin daha önce de iki çeviri kitabını okumuştum. Onları da okumak isterseniz diye aşağıya link olarak ekliyorum. 
Yakılmamış Mektuplar