9 Ağustos 2012 Perşembe

Kafka’nın Bebeği


         
         Kafka’nın Bebeği
         Gerd Schneider
         Çeviren: Regaib Minareci
         Kırmızı Kedi Yayınevi

         1923. Berlin’de bir park. Küçük bir kız çocuğu kaybolan bebeğinin arkasından ağlarken, parkta karşılaştığı siyah giyimli, ince yapılı, kibar bir adam onu avutmaya çalışır. Herhangi biri değildir bu adam, Franz Kafka’dır. Ağır hasta olan ünlü yazar küçük kızın çektiği üzüntüden kurtarmak için çok özel bir çözüm üretir. Her gün parka gelir, kendi yazdığı bir mektubu getirir ve bunu kaybolan bebeğinin gönderdiğini söyler. Günlerce buluşur bu iki sıra dışı kişi ve aralarında tuhaf bir arkadaşlık gelişir. Bu özel mektupların yalnızca küçük kıza değil, Franz Kafka’ya da yardımı olacak, sayılı günleri kalan yazar kısa süreliğine de olsa hayata sarılacaktır; ancak günün birinde beklenmedik bir olay bu arkadaşlığın sürmesini zora sokar.

         Büyük yazarın hayatının son haftalarını, gerçek bir olaydan yola çıkarak ve biyografik bilgilerle donatarak anlatan bu roman Kafka okuru için gerçek bir sürpriz.

         (Arka kapaktan)

         Tam bir Kafka aşığı olduğum için görür görmez aldım bu kitabı. Üzerinde çok fazla düşünmeye de gerek yoktu çünkü. İçinde Kafka varsa sevmemem söz konusu olamazdı ki öyle de oldu, yanılmadım. Üstelik Kafka’nın hayatından ve yapıtlarından da izler buldum içinde. Keyifli bir okuma oldu. Okumanızı tavsiye ederim. 

29 Temmuz 2012 Pazar

Od




         Od
         İskender Pala
         Kapı Yayınları

         Biliyorum,
         “Biz bu ilden gider olduk,
         Kalanlara selam olsun,” demişti.
         Yine biliyorum,
         “Bizim için hayır dua kalanlara selam olsun.” demişti…
         Ve sevgiliye gittiği o geceden sonra adının dilden dile,
         Aşkının gönülden gönüle dolaştığını da biliyorum…
         Şimdilerde kimisi ona Âşık Yunus,
         Kimisi de biçare Yunus diyor ya, desinler.
         Yahut Yunus Dedem, Tabduk Yunus, Miskin Yunus…
         Derviş Yunus… Varsın onu da desinler.
         Ve Türk yurtlarında, onu en çok “Bizim Yunus” diye çağırırlar.
         Biliyorum…

         Ten fanidir, can ölmez
         Çün, gitti geri gelmez
         Ölür ise ten ölür
         Canlar ölesi değil

         (Arka kapaktan)

         Bu okuduğum ilk İskender Pala kitabı. Açıkçası önyargım vardı kendisine ve kitaplarına karşı. O yüzden hiç almadım, okumadım. Sonra Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk adlı kitabını aldım ama daha okumak kısmet olmadı. Hâlâ kitaplığımda okunmayı bekliyor. Bu kitap da erkek arkadaşımın. O verdi oku diye. Okudum ve beğendim. Haksızlık etmişim, kabul ediyorum. Yunus Emre’yi, nasıl yetiştiğini, nasıl derviş olduğunu, nasıl “Bizim Yunus” olduğunu çok güzel anlatmış İskender Pala.
         Okunması gereken kitaplardan biri diyorum. 

20 Temmuz 2012 Cuma

Yârim Haziran



Yârim Haziran
Can Dündar
İmge Kitabevi

         Katran karası bir geceyi haziran bulutlarının arasından yırtarak, avuçlarında kıpır kıpır yıldızlarla odamın penceresini tıklattı dolunay… “Sana Samanyolu getirdim.” dedi ve bütün gök kubbeyi yeryüzüne indirmiş gibi mağrur, gülümsedi koltuğunun başucunda…
         Ayla yıkanmanın keyfini sürdüm bir müddet…
         Sonra penceremi açıp onu içeri aldım.
         Dolunay, samanyolundan ışıklarla eteklerinde; “Haydi” diyordu penceremin dibinde; “Haydi… ebedi baharın ülkesine…”
         Lakin dolunaya inat; öylesine bitkin ve naçar ki hayat…
         … Kopamadım akşam haberlerden, dünyevi kederlerden… Açıp penceremi, salıverdim dolunayımı, Cahit Külebi’den bir şiir fısıldayarak kulağına:
         “Bir gün geleceğim / alıp şu başımı / bir gün geleceğim / belki de Haziran / bulacak naşımı / belki de Haziran…”
         Haziran, bir ozanın naşını kaldırırken, dolunay Samanyolu boyunca efsunlu yıldızlar saçarak uzaklaştı. Bakakaldım peşinden…
         Ne gözümü alabildim, ne göze alabildim.

         (Arka kapaktan)

         Bu kitabın benim için anlamı çok büyük. Ama onun haricinde de çok severek okudum. İçinde kısa kısa yazılar var. Bu da, bu bunaltıcı yaz sıcaklarında sıkılmadan okumanıza yarıyor. Okumanızı tavsiye ederim.
         Bu arada ben kitabın en çok “Aslolan…” isimli yazısını sevdim.




23 Haziran 2012 Cumartesi

Erkek Dedikodusu 2



         Erkek Dedikodusu
         French Oje & T. B.
         Dizüstü Edebiyat
         “O” Kitaplar

         2011 yazının en eğlenceli romanı Erkek Dedikodusu, kaldığı yerden tüm heyecanı, eğlencesi, kahkahası ve romantizmiyle devam ediyor… İlk
kitapta hasbelkader tanışıp, bu kez gerçek birer arkadaş olan kızlar iyice kaynaşmış durumda. Aralarından su sızmayan Derin ve Pera, birbirlerini yerden yere de vuracak, yalanlar da söyleyecekler. Büyüyünce kadın olmak kolay değil.

         Derin’in düğününde bekârlar masasını VIP masaya çeviren, şehrin en gözde bekârı Pera, o gece Can ile karşılaştı mı? Derin’in evliliği nasıl gidiyor? Derin, Cem’in ailesinden kabul görecek mi? Evlilik muhteşem bir şey mi yoksa hayal etmeye bile değmeyecek bir deneyim mi? İlk kitapta yalnız bıraktığımız Pera, gerçek aşkı bulabilecek mi yoksa yine gözde bekâr olarak kendini mi avutacak?
        
         Yeni eklenen eğlenceli karakterleri ve yepyeni damat adaylarıyla Erkek Dedikodusu 2 – Bu Gece Hiç Bitmesin, bu yaz tüm sorunların cevaplarıyla, en yakın arkadaşınız olup başucunuza yerleşiyor.

         İlk kitapları Erkek Dedikodusu sayesinde tanıştığımız, arkadaş olduğumuz, bol bol dedikodu yaptığımız French Oje ve T. B., bu yaz da bizi yalnız bırakmıyorlar. Onlarla konuşmayı özlemişiz.

         Masum bir dedikoduyla başlayan bu hikâye bugün büyük bir hayran kitlesine ulaşmış durumda. French Oje ve T. B.’yi günde yaklaşık 70.000 kişi okuyor. İster aşkı arayan olun, ister aşktan bunalan, aradığınız cevapları bu iki kadının sözlerinde bulacaksınız.

         (Arka Kapaktan)

         Erkek Dedikodusu’nun devamı. Derin ve Pera’nın yaşamını anlatmaya kaldığı yerden devam ediyor bu kitap. Yine çok eğlenceli yine çok komik. Araya da küçük hüzünler sıkıştırılmış bu kez ve tabii yeni karakterler de var. Okumanızı tavsiye ederim. 

22 Haziran 2012 Cuma

Erkek Dedikodusu



         Erkek Dedikodusu
         French Oje & T. B.
         Dizüstü Edebiyat
         “O” Kitaplar

         Derin ve Pera, birbirini tanımayan iki kadın, ortak bir arkadaşlarının düğününde “bekârlar masası”na düşerler, bu talihsizliklerini sohbetle bastırmaya çalışırken, koyu bir muhabbet başlar. Derin ve Pera’nın birbirlerine anlattıklarını, sırlarını, güldüklerini, ağladıklarını dinlerken masadaki 3. kişi olarak sizin de sohbete dâhil olmamanız mümkün değil. Her türlü dedikodunun döndüğü masaya davetlisiniz, bakalım Derin ve Pera neler anlatacak? Neler yaşayacaklar?

         French Oje hiç sektirmeden, yıllarca okuyucularına “kızlar prenses, erkekler ölsün” deyip durdu. T. B. Yıllarca nişanlısından kendisine o beni prenses peri sannıyooo” şarkısını gönderdi durdu. Liseden beri hiç ayrılmayan muhteşem ikili French Oje ve T. B. “Bulaşmadığımız bir aktivite kaldı mı?” diye düşünürken kendilerini kitabın başında buldular. Birbirinden Resul Balay ve George Michael, Küçük Ceylan ve Chris Martin, Cindy Crawford ve Kaddafi kadar farklı olan kızlar, erkek dedikodusu konusunda kendilerini bile şaşırtacak kadar uyumlu çıktılar. Bütün kızların kendi aralarında dönen erkek dedikoduları bir kurgunun içinden gizli gizli erkeklere gülümsemeye başladı. Twitter’da da @french_oje ve @tugce_tb nickleriyle tanınan ikili, kendilerini yılların blogger’ı olarak tanımlarken; onları tanıyanlar, 10 yıllık ilişkisiyle alıp başını giden nişanlı T. B.’yi alkışlayıp, 10 yıllık bekârlığıyla kırıp dizini oturan nişansız French Oje’yi de oturarak teselli ediyorlar. Ve bu ikisi her ortama çok iyi geliyorlar!

         (Arka Kapaktan)

         Duymayan, bilmeyen yoktur herhalde French Oje ve T. B.’nin yazdığı kitabı. Hem eğlenceli, hem düşündüren, hem de herkesin hayatından birer kesit bulacağı güzel yazılar var kitabın içinde. Derin’le Pera’nın hikâyesi…
         Bu sıcak yaz günlerinde eğlenceli bir şeyler okumak isterseniz bu kitabı tavsiye ederim.
         Dikkat: Kendi kendinizi kahkahalarla gülerken yakalayabilirsiniz. 

20 Haziran 2012 Çarşamba

İmkânsızın Şarkısı




İmkânsızın Şarkısı
Haruki Murakami
Çeviren: Nihal Önol
Doğan Kitap

“Ne yaptığını bilen, riske giren, dünya çapında bir yazar.” Washington Post Book World

“Odasında yatağının üstünde kucaklaştık. Onun uyku tulumunun içinde, yağmuru dinlerken öpüştük, sonra da şundan buradan konuştuk, her şeyden, dünyanın oluşumundan tut da, rafadan yumurtanın nasıl pişeceğine değin.”

68’in esintilerini taşıyan üniversite hayatı ile müziğin muhteşem bir harmanı. Sonsuz bir sevecenlik ve şiirsellik, yoğun bir erotizm. İmkânsızın Şarkısı, genç bir adamın güçlüklere birlikte göğüs germe umuduyla ilk aşkına geri dönüşünün olağanüstü hikâyesi. Salinger ve Fitzgerald etkisi taşıyan romanda, Murakami’nin yaşamöyküsünden yansımalar da var.

Haruki Murakami, 1949’da Kobe’de doğdu. Vaseda Üniversitesi’nde klasik drama eğitimi gördü. İlk romanı Kaze no oto vo kike, 1979’da yayınlandı. Ardından Gunzou Edebiyat Ödülü’nü aldı. Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu’yla (1985) Tanizaki Ödülü’ne, Yaban Koyununun İzinde’yle (1989) Noma Edebiyat Ödülü’ne ve Zemberekkuşu’nun Güncesi’yle (2005) de Yomiuri Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Murakami’nin Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında (2007) ve Sahilde Kafka (2009) adlı romanları da Doğan Kitap tarafından yayınlandı. Japonya’nın en önemli ve popüler yazarlarından biri olan Murakami’nin eserleri kırkın üzerinde dile çevrildi.

(Arka Kapaktan)


Haruki Murakami ve kitapları hakkında o kadar çok şey okudum ve dinledim ki mükemmel bir şeyler okuyacağımı sandım açıkçası. Ama bu kitap tam bir hayal kırıklığı oldu benim için. Belki de beklentimin yüksek olmasındandı, bilemiyorum.
Kolay okunur bir kitap ama öyle çok önemli bir kurgusu da olay akışı da yok. Beni şaşırtan hiçbir şey de olmadı okurken.
Belki de yanlış kitabından başladım okumaya, bilemiyorum. Bundan dolayı diğer kitaplarını da okumak istiyorum. Belki o zaman fikrim değişir, kimbilir.

Türkiye’de basım yıllarına göre kitapları şöyle:
İmkânsızın Şarkısı (2004)
Zemberekkuşu’nun Güncesi (2005)
Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında (2007)
Yaban Koyununun İzinde (2008)
Sahilde Kafka (2009)
Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu (2011)
1Q84 (2012)

12 Haziran 2012 Salı

Kuşadalı Bir Yurttaş



         Kuşadalı Bir Yurttaş
         İsmail Dirim
         Hazırlayan: Etem Oruç
         Cumhuriyet Ofset

         Bu kitapta Sevgili İsmail Amcanın anıları anlatılmakta. Kendisiyle huzurevinde tanıştım ben. Derneğimizle yaptığımız huzurevi ziyaretinde tanıştık yani. O da orada kalıyordu. Biraz sohbet ettikten sonra ortadan kaybolmuştu. Kimse anlam verememişti buna. Daha sonra elinde bir sürü kitapla geri geldi ve bize bu kitabı dağıttı. ‘Burada benim anılarım var gençler, alın okuyun, hediyem olsun.’ Dedi. Okudum ben.
         Üstelik bazı anılarını da kendisinden dinleme şansım da oldu. Kendisi tam bir doğa aşığı bu arada. Kitapta Kuşadası sokaklarında yaşına başına aldırmadan çöp toplayan birini görürseniz hiç şaşırmayın; o İsmail Dirim’dir diye bahsediyor Sayın Etem Oruç. Aynı zamanda koyu bir Kuşadası aşığı ve Kemalist.
         Kuşadası’nı turizm cenneti yapan sayılı insandan biri. Kuşadası’nda ilk hediyelik eşya dükkânı açan kişi. Okullara Atatürk büstü yaptıran, sahildeki Atatürk Anıtını yaptıran, Uğur Mumcu Anıtını yaptıran bir vatansever… 

24 Mayıs 2012 Perşembe

Yazsonu


Adalet Ağaoğlu
Remzi Kitabevi

Arka Kapak

Yazsonu, romandan salt olay aktarmacılığı bekleyenlerin kitabı değil. Roman okumaktan bir sıra düşünce geliştirmek, pek çok düşüncenin kapısını aralamak diye bir şeyi anlıyorsanız, Adalet Ağaoğlu’nun bu romanı da sizin kitabınız.
Düşle gerçek arası gelgitlerle dolu bir anlatı dünyası, YAZSONU’yla buğulu bir Akdeniz ortamında, kendine özgü şiirini de içerecek en uygun coğrafyasını bulmaktadır.
Ağaoğlu, bu coğrafyanın yansıttığı, henüz pek el atılmamış birey ve toplum gerçeklerimizi de yazarla birlikte deşmeye, böyle çalışkanlığa çağırıyor okurunu.


Bir senedir okumaya çalıştığım bir kitap bu. Adalet Ağaoğlu’nun okuduğum ilk kitabı ve açıkçası da biraz önyargı oluştu. Bir daha okumamayı düşünüyorum.
Daha önce kitaplarını okuyan insanlarla da konuştum. En en zor, en kötü kitabından başlamışsın dediler. Gerçi bir kitaba da kötü demek beni çok üzüyor çünkü ne kadar kötü olursa olsun bir emek var ortada.
Neyse bir yazsonunda bir araya gelen aile üyelerinin hatıralarını anlatıyor kitap.

18 Nisan 2012 Çarşamba

Malafa



         Malafa
         Hakan Günday
Doğan Kitap

“Topaz Jewellery Center evrenin en büyük kuyumcusudur. Temeli Kapalıçarşı’da, çatısı Antalya’dadır. Çatının altında dört kat yatar. Her biri yedi yüz metrekaredir. Topaz’ın penceresi yoktur. Havalandırma sistemi eşsizdir. Bina, var olmayan bir ülkenin büyük elçiliğine benzer. İçine adam atıldığında Türkiye’den çıkılır. Dışarıdan Kâbe’ye, içeriden ana rahmine benzer. Topaz, üç delikli bir kasadır. Her deliğin şifresi farklıdır. Birinci delik ana giriştir. Ön cephenin balina grisi rengindeki duvarı, hayat geçirmez camdan üretilmiş kapılar taşır. Girerken yüksek, çıkarken alçak görünmesinler diye doğu cephesinde ikizleri vardır. Topaz’ın ikinci deliği doğu cephesindeki siyah camdan kapılardır. Binanın bağırsağına denk düşen arka cephedeyse duvarla aynı renkte tokmak taşıyan balina grisi demir bir kapı vardır. Topaz’a giren birinci deliği, çıkan ikincisini kullanır. Çünkü Topaz’a girmiş olan turistle, girecek olan turist karşılaşmamalıdır. Topaz’da çalışansa girip çıkmak için, duvara gömülmüş, görünmez delikten geçer. Topaz Jewellery Center, evrenin en büyük kuyusudur.”
Arka Kapak

Hakan Günday’ın okuduğum ikinci kitabı bu. İlki Kinyas ve Kayra’ydı. Yazısı burada.
Alışılmışın dışında bir tarzı var Hakan Günday’ın. Çok fazla argo kelime vardı mesela bu kitapta. İlk başta bir şey anlamıyorsunuz hatta bunlardan. Ama sonra bir bakıyorsunuz ki olayların tam ortasındaki adam siz olmuşsunuz. Anlayıp anlamadığınıza bile karar verememişken ‘olay’ siz olmuşsunuz.
Bu kitabın bu kadar ilgimi çekmesinin bir nedeni de konusunun turizmle ilgili olması. Okuduğum alan üzerine okuduğum ilk roman bu. O yüzden okurken tüm algılarım açıktı. Belki de bu yüzden bu kadar çok etkilendim.
Bu arada Hakan Günday, tüm kitaplarını okumaya niyetlendiğim yaşayan ender yazarlardan biri. 

15 Mart 2012 Perşembe

Tezer’den Cümleler


         *Şimdi neden bu kadar çok sevdiğimi anladım, çünkü kendim ölmüştüm ve yalnızca başkalarının canlılığını algılayabiliyordum.
         *Nihayet yağmur başladı. Bu sabah artık yağmuru neden bu kadar çok sevdiğimi anladım. Ağlayan bir yüreğe benzediği için. Onun acısı yüreğimi ağrıtıyor.
         *Bugünden sonra acıyı mutluluk olarak tanımlayacağım.
         *Her sabah yepyeni bir dünyaya kalkıyorum. Her akşam dünyanın bütün yorgunluk acı ve çelişkileriyle dayanamaz duruma geliyorum.
         *Unutma: Dostların hep yazarlardı. Öyle de kalacaklar. Bir adam ve bir çocuk. Yaşamının en büyük raslantıları.
         *Yalnız yaşı olmayan ve dünyalarını kendi içlerinde taşıyan insanlara dayanabildiğimi görüyorum.
         *Bir şeyin değişeceği beni ürkütüyor, bir şeyin değişmeyeceği de.
         *Olaylar ve düşünceler, kafamın içinde sürekli acılar olarak birikti.
         *Yalnızca seninle yatarken sadığım sana. Bu bile fazla.
         *… Biz mutlu isek, mutlu olmayı istediğimiz ve bunun için çaba harcadığımız için mutluyuz.
         *Yaşadığım anların, onları yaşarken anıya dönüştüğünü algılar, onları yaşarken anılaştırırdım. Sonra bunu en güzel biçimde Savinio’da okudum: “Yaşanan an da anı olacak.”
         *Şunu öğrenmelisin: Sen hiçbir işe yaramaz değilsin. Seni senden çalan toplumdur.
         *Kültür bir şeye cesaret edebilme sorunudur. Okumaya cesaret edebilme, bir görüşe inanmaya cesaret edebilme, görüşlerini açıklayabilme cesaretidir.
         *Güç ve korku her zaman yan yanadır.
         *Ben, belli bir ülkesi olmayan insanlardanım.
         *İnsanın ana dilini yitirmesi, öz kişiliğinin yıkılması demektir.
*Dünyanın acısı olmasaydı taze yeşil yapraklar üzerindeki güneş ışınlarının bir anlamı olmazdı.
*İnsanın kendi dünyası dışında yaşayacağı bir dünya yoktur.
*İnsanın başkalarına söyledikleri kendi duymak istedikleridir. Yazdıkları, okumak istedikleridir. Sevmesi, sevilmeyi istediği biçimdedir.
*Herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda yaşamım bitti. Bilmiyorum, nerede, ne zaman. Ve işte o bittiği yerde başladı. Acının sonunda. Acı ile.
*Bittim, yaşamımı kapattım.

Tezer Özlü’nün Kalanlar adlı kitabından

13 Mart 2012 Salı

Kalanlar




         Kalanlar
         Tezer Özlü
         Yapı Kredi Yayınları

         “Doğumum bile bir kökünden kopma idi. On yaşıma kadar, çevremi, özellikle çevremdeki sessizliği kavramaya çalıştım… Yirmi yaşım ile otuz yaşım arasında aklın bittiği yerleri ve çıldırmanın sınırlarını aradım… Otuz yaşım ile kırk yaşım arasında ne akıllı ne de çılgındım. Dünyayı kavradığımı sandım… Kırk yaşındayım. Bugün, gecenin bazı saatlerinde kitlenin anlamsız gürültüsü içinde boğuluyorum… Kendimi öldürmeye çalışıyorum… Özlemlerim kalmadı. Bıraktım. Hepsini kendi ve benim dünyamı anlamaları için bıraktım… Ve bana ölümsüzlerin sonsuz acıları kaldı.”
         Efsane sahibiyle yüzleşiyor.

         Arka kapak yazısı


         Bu kitapta Tezer’den kalanlar var. Acılarından kalanlar var. İntihar etmeden hemen önce karaladıkları, düşündükleri var. Hâlâ Tezer Özlü’yle tanışmadıysanız eğer bu çok iyi bir fırsat olabilir.
         Lisedeyken edebiyat hocam sayesinde tanıdığım ve okuduğum Yaşamın Ucuna Yolculuk’u da okuyabilirsiniz. Pişman olmayacağınıza eminim. 

2 Mart 2012 Cuma

Taşrada Ölüm Dirim Hazırlıkları



I

Herkesin bir sayfayı bırakıp
Başka bir sayfaya başladığı anda
Tıkandım ben. Yüzüm gözükmüyor ki
Fotoğrafta, nasıl gözüksün: Başımı
Eğmişim masanın üstüne, sanki tahtanın
Etine gömülmüşüm: Seyrelen saçların
Arasından iri, kilitli kafam fışkırıyor.
Aslında koyu bir suçtur içimde beslediğim.
İki çatı arasında bocalayan bir damladan
Havaya yontulmuş gün sisi ve damağımda
Donmuş buruk tat alaşımı, acıyla geçiyorum
O seyrek tarihten: Dönüp de bulduğum,
Her köşede pıhtılı bir mum.

Ayartıldığım
Dünyaya kazdım da kendimi: İçimden
Çoktan sökülmüş puslu sahanlıkta
Yeniden doğdum ve geriledim: Kapandığım
Kırgın mandolin dersleri, donuk boz suya
Düşen bisiklet gövdeleri ve kahverengi,
Pis bir örtüye çöküp bul karayı al parayı
Oynadığım yaşlarım için buğulu bir sıkıntıydım.

Oysa her şey
Nasılsa ince bir ipliğe bağlı: Annem
Bir Singer makinası için doğurmuş beni,
Sevdalı bir iğneyle dikmiş her şeyi
Bir tek yarama dokunamamış.

II

Herkesin bir sayfayı çevirip
Başka bir sayfaya başladığı anda
Karardım ben. Soğuk, tozlu
Bir ampulün cılız ışığında
Kendimden boşalan aynadan
Kendime baktım:
Ne kadar yalnızım aslında:
Çölün hemen eşiğinde uyarıcı bir işaret
Gibi duran bu uzun vahada
Alışamıyordum içimde beslenen
Güdümsüz hayvanın güdümsüz gelgitine
Ve o kadınlar
Ki bir anda tutuşan sayısız uçurtmayı
Çağrıştırıyordu arkama yığılan
Uçuk görüntüleri, el ve göğüs
Dil ve oyluk arası
Herşey bir anda kuruluyor ve yıkılıyordu
Aslında.

III

Bir trende doğurmuş annem beni:
İki şehir arası doğan sancı nasıl geçmişse
Gövdeme, hâlâ körpe bir tutkuyla koruyor
Kaygan yerini. O doyumsuz düzeniyle hayat
Önüme maskeli birkaç anıda çıktı hep,
Tıpkı doğru kelimeler için öğrendiğim
Yanlış anlamlar, yanlış anlamlar
Adına beni herkesten uzaklaştıran
Yanlış anlamalar için taşıdığım
Acımasız gecelerde olduğu gibi
Sarsılan ben oldum, daralan ötekiler.
İçimde yetişkin bir özlemle bekleyen
Yolcudan bekledim kalkıp gitmesini,
Gemlenmez bir taşkı, uzatmalı
Bir karanlık tadı aradım istasyona
Yılan gibi giden dar sokaklarda:
Annem trende doğurmuştu beni,
Onu bekledim.

IV

Neye yarar bu yüksek sızı
Ve gitgide boyalan çatlak?
Kararıp kömür kesilen yüzümü örten
Tül perdeden izlediğim kopuk kopuk filimde
Ben miyim oynayan ki kurgulamıyor
Kurtulamıyorum
Durumlarla insanları
Durumlarla insanlardan?

Ne kadar yalnızız aslında, tanrım
Ne kadar yalnızız tanrısal boşluğunda
Zamanın. Kaç yaşında delindi bu tekne
Ve su almaktan ağırlaştı iyice - ama
Herşey görkemli bir ayin için seçilmişse
Neye yarar bu yüksek sızı ve içimizde
Gitgide aralanan çatlak?

O doyumsuz tohum işledi yıllar yılı
İçimde. Alışamadım zamana ve elemek
Nedir bilmeyen belleğe,
Yağmur ve yağmur sonrası,
Çöl ve şiir
Mevsimlerine böldüm
Gizlice birikip artan yakıcı salgını,
Yeniden kurdum saatları,
Günü geceyi kendime ayarladım yeniden,
Tufanla birlikte çıkıp yeryüzüne
Beşik ve sin arasında
Sonuncu mevsimi aradım.

Neye yarar titrek canıma dokunan
Yasin, bir ölüdoğan için kurulmuş
Muskayla içimde hemen büyüyen
Siyah geleceği boğmak? Ben ki
Nedense avucumda derin izler,
Sevmedim hiç yazılmamış geleceği:
Ondan mıydı bilmem kundaktan
Yaşlı denize duyduğum kör inanç,
Gövdeme hazır toprakta kanattığım
Doğu saatı, güneye ve kuzeye
Yükselen bu sabırsız basınç,
Bu esrik pusula, bu kana kana
Suyundan içtiğim bâtın sarnıç?

V

İbrahim’le İsmail arası
Araladığım kurban perdesi:
Çıkar, arar, yitirdiğim her gün
Her gün taşıdığım ağrıyı,
Oğlum sana söylediğim ninniler
Kendi loş gerçeğimden süzülmüş
Açık birer tuzaktı: Eriyip giderdim
Ortasında efsanemin, azalırdı sende
Ve zamanda tuttuğum kırık umut zarı.
Gömüldüğüm odayı benden önce
Sayılar ve harfler kaplardı,
Bir çığlıktı takılıp kalan göğüs kafesimde,
Boğulur ve açılırdım fanusumda:
Bir sarsılma, bir tökezlenme anında
Esrik gözümle dönüp vurduğum aynada
Parçalanırdık birden: Sen ve ben ve
Dayanılmaz çoğalışımız.

Aykırı tohum! Öd noktasında elden
Çıkmış kaza duyarlığı! Herşey nasıl
Barok, nasıl kırılgan herşey:
Bir an boyu kafamda dağlanan ses
Çeşitliyorsa sonsuz bir uyumu
Alçalıyor gün, alçalıyor su
Ve omuriliğimde kıvranan keman,
Yerlebir sürüyor yerlebir süren:
İbrahim’le İshak arası geriliyorum
Elimle diktiğim çarmıha.

VI

Bir fiil dolaşıyordu yerde, bir fiil
Ki hâlâ dilimin ucunda: Gülüyor,
Birdenbire içime dışıma kanıyordum.
Ey açılmaya ve aralıksız yoluna dimdik
Dönmeye dönen sonsuz Makara!
Yıllar sonra yıllar önce kilitlediğim
Kapıyı kırmasaydım
Gece gündüz yazdığım silinecekti:
Arı bir damardan kuyuya akıyordu zaman,
Belki derindi.

Böyle gördüm işte kapanın sınırlarını,
Bir sürgün yalnızı nasıl kavruluyorsa
Evde, sokakta, çekirdeğinde şehrin –
Zincirinden boşalmaya duran
Bir yıkım duygusu için dizgin aradım,
Çözdüğüm kördüğüm. Derin mavi bir düşün
Ortasına geliyorlardı: Mahzene terk edilmiş
Bir akordeon, nereden bulunduğu anlaşılamayan
Bir laterna, neden yolun sonuna bu kadar yakın
Olduklarına inanamamış birkaç yaşsız kadın:
Sabaha kadar unutulmuş hasret türküleri
Yaktık: bir girdabın başladığı yerden
Dönebilirmişiz gibi.

VII

Şehrazad’dı oysa bir minyatürde gördüğüm
Ertelenmiş güzel ölüm, bin gün bin gece
Geçtiğinde yakalamıştım gizini dirimin:
Zaman bozgunun tılsımlı dengesindeydi
Belki de: Bir adım daha attım mı
Çözülür her bir yana dağılırdı büyü,
Makası vurdumsa dönüş yoktu
Kumaşın gövdesinde: Boşlukta yüzen
Ağır bir taş ki kavrasam kavramasam
Birdi
Kilidin anahtara kavuştuğu
Seyrek anlam dilimini.

Belki de insan
Baştan uca tırnaktı tanrıdan önce.
Düşlerdi tek besleyip kuruttuğumuz ürün,
Bir kutu vardı elimizde, tek onu dolu
Sanıyorduk. Burada değildi aslında
Aradığımız, durmadan uzağa bakıyorduk,

Binbirinci günün bitiminde bir yere
Çekildik hepimiz ve ayrılıp sobaya
Yanaştım ben iyice – gövdem yapışsın
Ve erisin diye kor gövdenin içinde:
Yazdım herkes uyuduğunda sonuncu masalı
İlkinin öncesine, yazdım ve kurtuldum
Yıllardır beni kilitleyen düğümden:
Ben babasız büyümüştüm, bir gece
Yangından artan korkunç bir izle.

VIII

Yazdım: Som bir anlam aradım,
İmbik ve sabır.
Durmadan içimdeki anadili aradım,
Susku ve kovuk.
Aylardan eylülü sevdim – gölge,
Gölgealtı, zifir.
Vakitlerden seheri: İki kesinlik
Arası seyrederken
Ufkun dibine doğru gidiyordum:
‘Beklemeyin, dönerim’’ dedim.

Benim de hayatımda boş bir sayfa olur,
Gün gelir. Ana anlamı doğurgan sorusuyla
O beyaz dile ekler sürüp giderim
Dümdüz yolumda, biri ben gelmeden mi
Doldurmuş bu boşluğu, belki de bilirim,
Bilemem.

Neye yarar yoksa bu yüksek,
Amansız sızı, neye yarar tam ortamda
Süren ve sürerken durmadan beni deviren
Yılgın huyu katetmek?

Herkesin kafasında donup taşlaşmış
Gücünü aşan gücü taşımak için
Ani sağanak imgeleri,
Dağıtmak için bir uçurum katsayısı
Dururdu.

Ben gidemezdim bir yere: Zaten
Uzaktaydım, durduğum yerde.

Enis Batur / Taşrada Ölüm Dirim Hazırlıkları adlı kitabından / S: 159 - 174


Taşrada Ölüm Dirim Hazırlıkları




Taşrada Ölüm Dirim Hazırlıkları
Enis Batur
Oğlak Yayıncılık

         ‘Taşrada Ölüm Dirim Hazırlıkları, şiir serüvenimin arka bahçesinden, ilk on yıllık süreyi (1972 – 1982) kapsayan bir seçme getiriyor. Kitaplarıma girmemiş, girmeyecek bu ürünleri ayrı bir kitapta toplamak, onlara farklı bir konumlamayla yaşam hakkı tanıyor, tanıyacak.
         (…)
         1972 – 1982 dönemi, yuvarlak tarih düşmek adına seçilmiş sanılsın istemem: Hayatımdaki iki kavşak yıl. 1972’de yurtdışına gitmeye karar vermiştim: 1982 sonunda Ankara’dan İstanbul’a göç etmeye. Kitaptaki parçalar ondan, az çok yurtdışı yıllarının emeklemelerini sergiliyor’’ (Önsöz’den)

         Enis Batur önemli bir yere sahiptir hayatımda. Çok küçük yaşta başladım kitaplarını da okumaya. Başka bir kitap ararken bulmuştum hatta kütüphanede. O günden beri ne bulduysam ona dair, ait okurum. Bu da onlardan biri. Ki yazıların, şiirlerin izdüşümleri, öncesi, sonrası hep ilgimi çekmiştir. Bu kitap da öyle. Eğer yazı notlarından hoşlanıyorsanız okumanızı şiddetle tavsiye ederim.
         Tabii bu kitabı anlamak için içinde bahsedilen kitapları da okumuş olmak gerek sanırım. 

28 Şubat 2012 Salı

Gerçek Aşk


Sevgili, aşığını huzuruna çağırdı. Aşık aşk mektubunu çıkarıp sevgilisinin huzurunda okumaya başladı. Mektupta beyitler, övgüler, ihtiyaç, acizlik, yoksulluk gibi birçok sözler vardı. Maşuk dedi ki:
         ‘Eğer bu okuma, benim içinse vuslat zamanı ömür zayi etmektir bu! Ben yanındayım, sen mektup okuyorsun. Bu âşıklık alameti değil ki!’’
         Âşık:
         ‘Doğru, sen buradasın ama ben istediğim zevki istediğim gibi bulamıyorum ki. Geçen yıl senden aldığım zevki, şimdi vuslatına erişmiş olduğum halde alamıyorum. Ben bu kaynaktan arı duru bir su içtim; o suyla da gözümü yeniledim, gönlümü de. Şimdi kaynağı görüyorum ama su yok. Yoksa su yolumu birisi mi kesti?’’ dedi.
         Maşuk dedi ki:
         ‘Şu halde ben, senin sevgilin değilim. Ben Bulgar Türküyüm, sen Katu Türkü istiyorsun. Sen bana değil, bir hale âşıksın. Senin tamamıyla istediğin ben değilim. Sevgilin değilim, sevgilinin eviyim, hâlbuki aşk peşindir, eldedir, sandıkta değil! Sevgili, tek olan sevgiliye denir. Onu buldun mu, başkasını beklemezsin. Ortada görünüp duran da odur, gizli olan da o! O, hallere sahip bir hâkimdir, mahkûm değil.’’

         Mesnevi’den Hikâyeler – Mevlânâ / Sayfa: 292


Korkuyla Sevgili


Genç bir adam bir kadına âşık oldu. Ama bir türlü aşkına kavuşamıyordu. Tam yedi yıl boyunca bekledi.
         Bir gece geç vakit dışarıda iken, bekçiden korkup kaçtı ve bir bağa sığındı. Sonra baktı ki yıllardır aradığı sevgilisi bağda, elinde bir fener, yitirdiği yüzüğünü aramakta. İşte o zaman bekçiye dualar etmeye başladı. Allah, bekçiyi bahane etti ve onun korkusuyla sevgilisini buldu.

         Mesnevi’den Hikâyeler – Mevlânâ / Sayfa: 154

Mesnevi’den Hikâyeler – Mevlânâ



Hazırlayan: Süheyl Seçkinoğlu
Timaş Yayınları

En meşhur eseri Mesnevi’den titizlikle seçilen düşündürücü, yol gösterici, eğitici ve hikmet dolu bu hikâyelerde Mevlânâ, bilge kimliğiyle insan ruhunun derinliklerine inerek tüm yönleriyle hayatı öğretiyor.

Okuyacağınız bu hikâyelerle Mesnevi’nin sırlarını, inceliklerini ve hikmetlerini keşfederek yeni ufuklara yelken açacaksınız…

Arka Kapak

Herkesin kendine uygun bir şeyler bulabileceği güzel bir kitap. Akıcı bir dilde düzenlenmiş olması da okunmasını kolaylaştırıyor. Bazılarını oradan buradan da duymuş olabilirsiniz hikâyelerin. Facebookta falan paylaşılıyor bazen.
Okumanızı tavsiye ederim. Özellikle de hala benim gibi Mesnevi’yi alıp okuyamamış olanlar için… Bu başlangıç olur ve gider, alır, onu da okurum inşallah. :)

22 Şubat 2012 Çarşamba

Af





         Af
         Zafer Başoğul
         Yenileşim Akımı Yayınları

         İki şeyi çekemezdi;
        
         Beni kıskanırdı, kıskanmayı senaryolaştırır, oyuncuları seçer, tanıştığım-konuştuğum-baktığım kadınlara, kötü kadın rolünü verir, iyi rolü kendi kapardı. Seviyordu beni, sevdiği için de kıskanıyordu, bazen abartsa da…
         Hafiyelik yapardı. Çantamdan, ceplerimden bir şey çıkar mı diye çaktırmadan bakardı. Bilgisayarımda acaba bir şeye rastlar mıydı? Gömleğimde bir tel saç var mıydı? Kadın kokar mıydım? Yani, hafiyelik tamdı!
         Gözüm başkasını görmezdi. Bunu söylesem de inanmazdı. Erkeklik ya, neme lazım O ipleri sıkı tutmalıydı. O kadınlara verilen rol, kötü olmalıydı. Kötü kadınlar, iyi erkekleri kapmamalıydı. Erkekler, kadınların iyisini kötüsünü ayırt edemezdi, kadınlar isterse her şeyi yapardı, o yüzden artık gazeteler ve televizyonlar çapkın olan erkekler değil, kadınlar diyordu. Kadınlar eğer isterse her halükarda alırdı ve kadın ne zaman isterse, erkek doğası gereği, bu isteğe uyardı. O yüzden, O, hem rol dağıtımında adildi hem de hafiyeliğin de haklıydı. Anlayacağınız, yargıları da tamdı.
         Ve öfkesi… Öfkesi O’na her şeyi yaptırabilirdi. Gözü hiçbir şeyi görmez, herkesi silip atabilirdi. Beni bile… Öfkelendiğinde dalgalanırdı ki o dalgalar bir iki gün kıyıları döverdi. Karaya hırçın hırçın vurur, geriye doğru çekilerek hızla bir daha gelirdi. Boyları vuruşlardan sonra inmez her defasında aynı büyüklükte kalırdı. Eminim ki o dalgalar arasında bir geminiz olsun istemezdiniz ya da o gemide kaptan. Benim ne böyle bir gemim vardı, ne de kaptandım aslında. Ben, o dalgaların rengiydim. Dalgalar dininceye kadar farklı renklere bürünür, bazen köpürür bazen dalganın en ucunda acı maviye döner, bazen geri dönen dalganın kirli yeşili olurdum. Kolay sakinleşmezdi. Gizlese de dalga boyu on metreydi bir kere ve bu durum her şeye yansırdı. Bu hallerde ya hiddetle sevişir ya da seks O’nun için biterdi. O’na bu günlerde yaklaşmak istemiyordum ama, gerçeği söylemek gerekirse ne uzakta kalabildim ne de yaklaşabildim. Çekilmezdi dedim ya, çekilirmiş…

Arka kapak yazısı


Bu kitabı okulda verdiler bana. 1 Aralık Dünya Aids Günü ile ilgili bir konferans düzenliyordu bir arkadaş. Orada dağıttılar.
Aidsle, HIV ile ilgili bir kitap ve çok önemli. Aslında bir roman. En sonunda anlıyorsunuz ne olduğunu, niçin olduğunu. Detayına çok girmek istemiyorum. Lütfen alın, okuyun.

O gün kimi çağırdıysam konferansa ‘Ben biliyorum hepsini.’ deyip gelmedi. Ben de biliyordum bir sürü şey. Ama bilmediğim şeyler varmış. Yanlış bildiğim şeyler varmış. İyi ki katılmışım. Gelen doktor hanım tüm detaylarıyla anlattı her şeyi.
Ki biliyorum ki gelmeyen insanların nedenleri her şeyi çok iyi bilmeleri değil utanmaları, çekinmeleriydi. Ama bu konu utanılacak, çekinilecek bir konu değil. Bilinçli olmak lazım. Bana bir şey olmaz mantığıyla yaşamamak lazım. İlla cinsel yolla bulaşacak diye bir şey yok çünkü. Kan yoluyla da bulaşabiliyor. Steril olmayan bir ortamda, steril olmayan aletlerle kan alıp, verdiğinizi bir düşünsenize…
Lütfen bana bir şey olmaz demeyin. Hem bir kitap okumakla, bir saat bir doktoru dinlemekle ne kaybederiz ki. 

1 Şubat 2012 Çarşamba

Isim Sehir Hayvan




İsim Şehir Hayvan
Yılmaz Özdil
Doğan Kitap


Liman von Sanders

Mustafa Kemal’in Bandırma vapuruyla Samsun’a gitmek üzere yola çıktığı gün, yani 16 Mayıs’ta, Bandırma limanı ile Samsun limanı satıldı!

Samsun’a bir varacak ki…
Liman satılmış.
‘Ordu limanına yanaşalım’’ dese…
Satıldı.
‘Çek Trabzon’a’’ dese…
O da satıldı.
‘Rize?’’
Satıldı.
‘Bari Hopa’ya gidelim…’’
O da satıldı.
‘Dönün kardeşim Sinop’a!’’                            
Satıldı.
‘Ereğli limanı?’’
Satıldı.
‘Yarımca limanına gitsek…’’
Satıldı.

‘Bana satılmayan bir liman bulun’’ dese, dün itibarıyla, memleketi Karadeniz üzerinden kurtarması mümkün değil.

‘Tekirdağ limanına çıkayım, oradan yüze yüze karşıya geçerim’’ dese… Satıldı.

‘Dümeni Ege’ye kır’’ dese…
Dikili limanı satıldı.
İzmir limanı satıldı.
Kuşadası limanı satıldı.
Marmaris limanı?
Satıldı.

‘Madem öyle Akdeniz’den girelim’’ dese…
Antalya limanı satıldı.
Alanya limanı satıldı.
Mersin limanı satıldı.
İskenderun limanı satıldı.

‘İtalya’ya gidelim, oradan uçakla inelim’’ dese… Havalimanları zaten satıldı.

Bakın ‘İtalya’’ dedim aklıma geldi… Mustafa Kemal’in henüz haberi yok ama İstanbul aşığı İtalyan ressam Zonam, şahane bir tablo yapmıştı, Galata Limanı…

O da satıldı.

Birileri araya girip ‘’satılmama koşulu’’ndan vazgeçirmezse…
Mustafa Kemal’in işi zor!

İsim Şehir Hayvan / Sayfa 175,176

Yılmaz Özdil’in yazılarını uzun zamandır takip ediyordum zaten internetten ve yazdığı Hürriyet gazetesinden. Kitabı çıkınca da okumayı çok istemiştim ama çok geç elime geçti, anca okuyabildim. Dün gece bitirdim. Bugün de yazıyorum.

Herkesin okuması gereken bir kitap bence. İnceden inceye dokunduruyor yine Yılmaz Özdil. Tabii anlayana… Zaten yazılarını takip edenler de bilirler. Köşe yazılarından oluşuyor bu kitap. Kâh güldürüyor kâh düşündürüyor. Bazen sonuna kadar haklı buluyorsunuz yazılanları, bazen olan biten olaylara kızıyorsunuz.
Okumanızı tavsiye ederim.


27 Ekim 2011 Perşembe

''Bay Kaylan'ın Bütün Eserleri''nden


V.

‘’Bir bozgunu yaşıyorum burada

Ve biliyorum
Her gün bir ötekini öldürmek için.
Zaman yüce bir kan gölü içinde öylesine devindiğimiz

Ve bir doktorun elleri denli suçlu ellerim
Onlar cebimde ölmeği özlüyorum geceleri

Çünkü gündüz ölünemez diye düşünüyorum
Alabildiğine yorucu ve gülünç olur bu
Yaşamak gibi.’

Enis Batur / Taşrada Ölüm Dirim Hazırlıkları adlı kitabından
Sayfa: 21