25 Şubat 2017 Cumartesi

PuCCa Günlük #6 Şimdi Biz Neyiz?

         


         PuCCa Günlük #6 Şimdi Biz Neyiz?
         PuCCa
         Dex Plus
         Doğan Egmont Yayıncılık

            “Yaşarken hiç komik değildi…”
            BLOGGER’LARIN ATASI,
            MONÇİÇİ BAKIŞLI,
            ZALİM STALKER,
            FAKE EVLİYA PUCCA SUNAR!
           
            Bir blog yazıp hayatı değişen, hatta o hayattan bir de film yapılan, geçmişinden kaçarken bile yine ona sığınan PuCCa, çok acı çekti, inanılmaz eğlendi, hep yanlış kişilere aşık oldu, çok çalıştı, bazen aç uyudu, böbreğini satmayı bile düşündü, gün geldi hayvanlar gibi para saçtı, inanılmaz güzel dedikodu yaptı, kaymak gibi işin içinden sıyrıldı, sürekli burnunu boka batırdı, çok gezdi, çok sarhoş oldu, tek gözü kör bir köpeği evlat edindi, hayal ettiği eve taşındı sonra pişman oldu, çok kınadı ve hepsini tek tek yaşadı.
            Şimdi de, neredeyse hiç tanımadığı ama bütün acılarını ezbere bildiği bir adamla evlenecek… Ve sonunda ilk kez mutlu sona ulaşacak… mı acaba?
           
            “O kadar hızlı gidiyorduk ki, çarpacağım duvarı bile kaçırmıştım.”
            (Arka kapaktan)

         PuCCa, altıncı günlüğünü yayınladı. Bu günlükte Osi ile maceralarını anlatıyor. Zaten instagramdan falan takip ettiğimizden Osi ile evlendiklerini ve şimdi de bebek beklediklerini biliyoruz. O yüzden ilk defa bir kitabının sonu sürpriz olmadı ama yine de çok eğlenceli bir kitaptı, zaman zaman da hüzünlü tabii. Özellikle ben aileden bahsedilen kısımlarda fazla üzülüyorum, buruluyorum falan.
         Bir bölüm okuyayım diye başlayıp bir oturuşta bitirdim yine kitabını. PuCCa’nın yazı dili çok akıcı zaten. Kendisi mahşere kadar yazacağını söylüyor. Umarım öyle de olur. Zira ben kendisini çok seviyorum. Çok da saygı duyuyorum açıkçası. Ülkemizde genelde yazarların günlükleri öldükten sonra yayınlanır, bilirsiniz. Ama kendisi hayattayken günlük yayınlayan ender kişilerden biri bence. Ben günlük yayınlama konusunda biraz çekimser davranırdım mesela. Günlük bu sonuçta. İnsan en mahremini, en acısını da yazıyor en mutlusunu da. PuCCa o yüzden çok güçlü, çok cesaretli bence.
         Hayatının film olmasından rahatsız olduğunu söylediğinde eleştirildiğinden bahsediyor kitabının bir yerinde. Neden rahatsız olduğunu anlayabiliyorum. Ama o insanları anlayamıyorum. Sonuçta bizim “Aaa PuCCa’nın kitabı çıktı.” diye alıp okuduğumuzu o yaşıyor da yazıyor.

         PuCCa kitapları ile hala tanışmadıysanız şiddetle tavsiye ederim.

24 Şubat 2017 Cuma

İçimdeki “Sen” Kırıntıları

        


         İçimdeki “Sen” Kırıntıları
         Özgür Gümüşsoy
         Nemesis Kitap

         Özgür Gümüşsoy’un şiirleri açıkçası beni çok şaşırttı. Hınzır, delişmen ve asi bir tarzı var Gümüşsoy’un. Nasıl ki geçmişte Orhan Veli o zamanlarda egemen olan şiir anlayışının kalıbını değişmiş ve enine boyuna sorgulamışsa bugün de Gümüşsoy, sözüm ona entelektüel ama kasıntı ve yüksek gönüllülük tuzağına düşen günümüz egemen şiirini derinden sarsıyor. Bunu yaparken de şiir yazıcısının gururunu ve egosunu ayaklar altına alıyor. Günümüz şiirinde kendinden menkul bir saflık anlayışı sürüp giderken, onun şiirlerinde adeta ari bir şiir ırkı yaratılıyor. İşte bir noktada Özgür gibi genç şairlerin çıkışını çok önemsiyorum. Çünkü hergelelik ve delişmenlik tam da burada başlıyor. Şair; giderek bir retorik halini alan duygu ifadelerini eğip büküyor, buruşturuyor ve bir serseri mayın haline dönüştürüyor. Kendinden hayli memnun olan okurlar, anında en kuytularına dek parçalayabilecek bir serseri mayın…
            Öte yandan Özgür Gümüşsoy, sunduğu sözcük zenginliği ile de göz kamaştırıyor.
                                                                                                                      Cezmi Ersoy

            İnsan kendisi dışındaki nesnel gerçekliği duyum organları ile algılar. Algı dünyasında nesnel gerçekliği başka bilgi ve gerçekliklerle ilişkilendirir. Ardından algıladığı gerçekliği yeniden yapılandırır ve sonra da bu gerçekliği ifade eder. Edebiyatçı ise gerçekliği diğer insanlardan farklı olarak yaratmış olduğu bir tasarımla yazılı bir şekilde sunar. Bu tasarım içerisinde dili kullanım yetisi ve üslubu belirgin olarak kendini hissettirir. Tasarım estetik kaygıları ifade ettiği kadar, ifade ettiği gerçekliğin iç dinamiklerini göstermesi bakımından ayrıca bir önem arz eder. Özgür Gümüşsoy’un yazdığı şiirler işte bu bakımdan, bir şairin hem “algılama dünyasının” genişliğine, hem görünür gerekliliğin ardındaki iç dinamiklerini hissetmesine, hem kullandığı dilin özgünlüğüne, hem gerçekliğin yerel boyutuna, hem bu gerçekliği evrensel gerçekliklerle ilişkilendirmesine, hem de bunu özgün bir üslup ve bir ritimle “arabeskleşmeden” yapabilmesine güzel bir örnektir.
                                                                                                          Mete Kaynaroğlu

            “İmgeleri” jilet gibi, acısını sonradan hissetmeye başlıyorsunuz. “Şiiri” ise ışıktaki gizli karanlık gibi. Bulmak için önce yanmanız gerekiyor!
                                                                                                                     Murat Çelik (Düş Sokağı Sakini)
               (Arka kapaktan)

         Özgür Gümüşsoy’un şiirlerini taa Tabut zamanından sever ve takip ederim. Kitabı çıkınca da koşa koşa gidip almıştım 2012’de. Ama okuma konusunda o kadar hızlı davranmadığımı söylemek zorundayım. Kitaba o zamanlarda başlamış olsam da yavaş yavaş okudum. Bir kere yenir, yutulur denilen şiirler değil bunlar. Hemen okuyayım, bitireyim diyemiyorsunuz. O kadar vurucuydu ki okuduklarım bir süre durmam gerekiyordu çoğunlukla. Durup o şiiri tüm iliklerime kadar duyumsamak, o şiiri yaşamak gerekiyordu. Bu bazen günler sürebildiği gibi bazen de yıllar sürdü. Şiir kafamda sürekli dönüp duruyordu.
         İnsan kelimelerin dönüşümüne şaşıyor! Nasıl bu forma bürünebiliyorlar diye hayretler içinde kalıyor. Ama yapmış adam! Tek tek yazmış.
         Benimkisi güzel, uzun bir yolculuktu bu kitapta. Tabii ki diğer kitaplarını da okuyacağım.
         Şiddetle tavsiye ediyorum Özgür Gümüşsoy’un kitaplarını.

         Okuyunuz efenim. 

22 Şubat 2017 Çarşamba

Caniler Uyumaz

         


         Caniler Uyumaz
         Mickey Spillane
         Çeviren: Adnan Semih Yazıcıoğlu
         Başak Yayınevi
        
         Bu yıl insanlık için küçük, kendim için büyük kararlar aldım. Bunlardan biri de sevmediğim türlerde de kitaplar okuyacağım idi. İşte Dedektif/polisiye kitapları da sevmediğim türler arasında.
         Aslında bu kitap İzmir’deki kitaplığımda yoktu ama ben geçen hafta Balıkesir’e gidince oradan biraz kitap getirdim. Hepsi gelecek de gittikçe azar azar getiriyorum işte. Aslında Balıkesir Muhasebecisi’ni bitirmemiştim bu kitabı çantama attığımda ama o kitap çok eski olduğundan bir daha çantaya koymayı göze alamadım. Un ufak olacaktı yoksa.
         Neyse gelelim kitabın konusuna. Konumuz New York’ta geçiyor. Çekişmeli iki farklı kötü adam var şehri yöneten ve bir gün herkesin deli gibi korktuğu Vetter adında bir adam çıkıyor ortaya ama kimse adamı görmemiş, hakkında bir malumatı yok. Yine de kendisinden deli gibi korkuyorlar.
         Her dedektiflik hikayesinde olduğu gibi olay kitabın sonunda çözülüyor ama ben ilk on sayfasından sonra olayı çözdüğümden çok sıkılarak okudum. Bu tip kitapları sevmememin nedeni de bu zaten. Hemen çözüyorum, sonra heyecanı kalmıyor okumanın. Yarım bırakmayayım diye okudum yine de. Ama okurken belki değişik bir şey olur diye de hep bekledim ama cık, hiçbir şey olmadı.
         Belki de bu tip kitapların olayı budur, önceden çözmek gerekiyordur sonucu ama bilemiyorum doğrusu. Ben sevemedim pek.


20 Şubat 2017 Pazartesi

Balıkesir Muhasebecisi

         


         Balıkesir Muhasebecisi / Tanrı Dağı Ziyafeti
         Reşat Nuri Güntekin
         Milli Eğitim Basımevi

         Bu kitabı birkaç ay önce Kızlarağası Hanı’ndan almıştım. İtiraf ediyorum ki adında Balıkesir geçiyor diye almıştım. Geçen gafta Balıkesir’e giderken de çantama attım otobüste okurum diye ama pek okuyamadım. Çünkü otobüste rahatsızlandım. Kitap sadece –gidip gelirken- iki kez çantaya girmesine rağmen kapağı ufalanmaya başladı. Kitabı güneşte bırakmışlar çünkü. İçinde öyle bir şey yok ama kapakları fena olmuş. Kaplamayı düşünüyorum ciddi ciddi.
         Kitap, tiyatro oyunu metni tarzında yazılmış.
         Balıkesir Muhasebecisi bana Şener Şen’in oynadığı Namuslu filmini hatırlattım. Acaba uyarlama mı diye araştırdım ama bir şey bulamadım.
         Tanrı Dağı Ziyafeti ise dünümüzün koltuk savaşları, bugünümüzün diktatörleri; hep aynı hikaye yani.
         Şu an görseldeki Caniler Uyumaz ile okuma eylemime devam ediyorum.

         Siz bu aralar neler okuyorsunuz?

12 Şubat 2017 Pazar

Arkeoloji'nin Delikanlısı

         


         Arkeoloji'nin Delikanlısı Muhibbe Darga Kitabı
         Söyleşi: Emine Çaykara
         İş Kültür Yayınları
        
         1940’larda, at üstünde, Anadolu’da keşif gezilerine katılmış, çok değerli bilim adamlarının yanında eğitim görme şansına erişmiş, Hititlerin dünyasını yaşamının merkezi yapmış bir arkeolog, bir dilbilimci, bir Hititolog… Ve anneliği için mesleğine ara vermiş bir kadın, gençlere arkeolojiyi sevdirmek için yıllarca üniversitede dersler vermiş bir hoca…
            İçten, sakınmasız cevaplarıyla hayatını anlatan Prof. Muhibbe Darga, 1900’lerin başında İstanbul’da Acıbadem’de, Darugazade Mehmet Emin Bey Köşkü’nde başlamış bir yaşamın kahramanı; en büyük tutkusu da arkeoloji…
            Hitit dünyası için dönüm noktası olmuş Karatepe’nin keşfi; 1 Mayıs Arkeoloji Bayramları; 1960’ların ve 1980’lerin İstanbul Üniversitesi; bin bir emekle yürütülen kazılar; maskeli balolar; sosyal arkeolojinin cazibesi; Hititler, kadınları, efsaneleri, binlerce yıl öncesinden bugüne gelen kelimeleri; Güneydoğu’da Wagner dinleyen Fırat balıkçısı… Bunlar, çok renkli yaşantısından bazı izler sadece…
            Hemen her kasabasında tarih yatan ülkemizde hayatını arkeoloji aşkı doğrultusunda şekillendirmiş bir büyük hocanın yaşamında, üzerine çöp dökülen tarihi alanlar, kazısı için cebinden para harcayan arkeologlar olduğu gibi sanat, sinema, edebiyat dünyasından ilginç anılar da var. “Anadolu’nun birinci bin yılına bak, bu uygarlıklar, İyonya’yı o kadar etkilemiş ki bir İyon medeniyeti çıkmış ve bu kıta Yunanistan’a geçmiştir. Medeniyet Yunanistan’da doğmadı, Anadolu olmasaydı Yunanistan’daki bu mucizevî medeniyet doğamazdı”, diyen hocası Prof. Bossert’in yaklaşımını benimsemiş Prof. Darga, ilgi alanları ve yaşam enerjisiyle sürekli genç kalacak ender insanlardan…
                                                                                                          -Emine Çaykara
            (Arka kapaktan…)

         Prof. Muhibbe Darga’nın adı çokça geçerdi Arkeoloji derslerinde. Ama işte her ne kadar turist rehberliği okumuş olsam da eğitim bizde de yetersizdi. Sadece adı geçerdi. Ama hiç başka bir şeyini bilmezdim ben. Bu kitabı alınca çok heyecanlandım. Ama ne zamandır elimde olmasına rağmen anca okuyabildim.
         Muhibbe Darga müthiş bir insan. Arkeoloji alanında öncü insanlardan biri. Çok çalışmış, çok savaş vermiş hem de.

         Kitabı okurken o kadar çok kitap ismi, o kadar ok arkeolog, dilbilimci, sanatçı ismi not aldım ki anlatamam. Sayfalar dolusu not var şu an elimde. Bir insanın hayatıyla dünyaları tanıdım. Hepsiyle tek tek tanışmak dileğiyle. 

6 Şubat 2017 Pazartesi

Cezmi

         


         Cezmi
         Namık Kemal
         Akvaryum Yayınevi
        
         Merhabalar;
         Neredeyse bin yıldır kitaplık bekleyen bir kitapla geldim bugün. Yanlış hatırlamıyorsam 2008 ya da 2009’da almış olmam lazım bu kitabı. O zamandan beri Balıkesir’deki kitaplığımda bekliyordu. En son Balıkesir’e gidince buraya getirdim ben de. Artık okumak istiyordum çünkü.
         Bu arada 20013’ten beri çok fazla kitap alışverişi yapmıyorum pek. Yani üniversitede hocalarımın söylediği kitaplar ya da çoook merak ettiğim kitaplar haricinde genelde kitap fuarını bekliyorum. Nereden duydum bilmiyorum ama sürekli kitap almak da bir hastalıkmış. Yani tüm kitaplara sahip olma isteği. Bundan korktuğum için çok fazla kitap almıyorum işte. Yani tamamiyle kesemiyorum da öyle gidip bir çanta sırtlanıp dönmüyorum artık eve. Bu arada artık kitaplıkta bekleyen kitaplarımı okudukça #kitaplarkitaplıkbeklemesin etiketiyle paylaşacağım instagram hesabımda.
         Gelelim Cezmi’ye. Normalde Türk Klasiklerinin bir çoğunu okudum aslında ben. Ama elim bu kitaba gitmiyordu hiç. Okumaya başladıktan sonra ise çok keyif aldım ama. Cezmi bir asker, Adil Giray da. Kitabın büyük bir kısmında Cezmi’nin yaşadıklarından bahsediliyorsa da bir kısmında da Adil Giray’dan bahsediyor. Zaten iki karakter de bağlantılı. Okurken gerçekten bu karakterler var mıydı Osmanlı’da diye geçiriyor insan içinden. Ama ikisi de kurgu tabii ki. Yalnız kitapta dikkatimi çeken şey şu oldu: İyiler fazla iyi ve mükemmel, kötüler ise çok kötü. O noktada biraz uçlarda olmuş bana göre.
         Bu arada roman Namık Kemal’in en kötü yapıtlarından biri sayılıyormuş. O dönemin şartlarına göre çok da kötü değil bana göre. Zaten sürgün zamanlarına denk geliyor yazılış zamanı.

         Bu arada bendeki baskı Akvaryum Yayınları’ndan. Zaman zaman yazım hataları vardı. Çok rahatsız etmese de göze batıyordu yine de. 

2 Şubat 2017 Perşembe

Limonlu Pastanın Sıradışı Hüznü

         


         Limonlu Pastanın Sıradışı Hüznü
         Aimee Bender
         Çeviren: Suat Ertüzün
         Can Yayınları

         Bir gün, mutsuzluğu, acıları ve arzuları, en derindeki sırları görme yeteneğin olduğunu keşfetseydin…
            Bir gün, sana gülümseyen yüzlerin ardını görüp sana en yakın kişinin yüreğinde kilitlediği kapıları aralasaydın, ne yapardın?..
            Büyümenin eşiğindeki Rose için hayat, bir sabah geri dönülmeyecek biçimde değişir. Zira annesinin yaptığı limonlu pastadan aldığı bir lokmayla, sadece yemeği değil, onu pişiren kişinin duygularını da tatmakta olduğunu anlar…
            Olağanüstü yeteneği, aynı zamanda derin bir kaygı ve hüznü de beraberinde getirir; çünkü her zaman neşeli, güler yüzlü ve sevecen biri olarak bildiği annesi, kalbinde sarsıcı bir gerçek saklamakta, ailesinden ayrı ikinci bir hayat yaşamaktadır… Çok geçmeden babası ve ağabeyinin de çok özel yetenekleri olduğunu anlar. Her üçü için de bu yetenek, kimi zaman bir mucizeye kimi zaman da yakalarını kurtaramadıkları bir illete dönüşecektir.
            Hemen her ailenin üstünü örttüğü gerçekleri, duyarlı ve yetenekli bir genç kızın büyüme öyküsü eşliğinde anlatan acı, tatlı ama her sayfası büyülü bir şehir masalı…
            “Kitap o kadar güzel ki, tadını daha iyi alabilmek için bitirir bitirmez tekrar okumaya başladım.” Jodi Picoult
            (Arka kapaktan…)

         Merhabalar,
         Bu kitaba tam olarak 11 Aralık 2014 tarihinde başladım. Kitap Can Yayınları’dan 5. baskısı çıkınca çok konuşulunca merak edip almıştım. Benden önce Ali okudu ve beğendiğini söyledi. Ama ben kitaba başlayıp yarısına gelinceye kadar resmen acı çektim. Kitabı okurken vücudum acıyordu. Rose nasıl bir şeyler tattıkça insanların acılarını, hüzünlerini hissediyorsa ben de kitabı okudukça etim acıyor gibi hissediyordum. O yüzden kitabı yarım bıraktım.
         Bu yıl aldığım kararlardan biri de yarım bıraktığım kitapları okuyup aradan çıkartmak olduğu için dün yeniden elime aldım ve yine aynı acıyı hissetmeme rağmen umursamayıp okuyup bitirdim.
         Bana göre can acıtıcı bir kitaptı. Ben okurken resmen etimi çekiştiriyorlardı. Ama Ali’ye göre eğlenceli ve komik bir kitapmış.
         Okumak isterseniz karar sizin… :)
        
                                                                                                      


30 Ocak 2017 Pazartesi

Felsefe-i Zenan

         


         Felsefe-i Zenan
         Letaif-i Rivayat
         Ahmet Mithat Efendi
         Sel Yayıncılık
        
         Merhabalar.
         Ocak ayının sanırım son kitabıyla sendeyim bilog. Yani yarın bir kitap daha bitirmez isem son kitap. :)
         Bu kitabı Kuşadası’nda Edebiyat Günleri diye bir etkinlik olmuştu, bir hafta kadar bir sürü yayınevi sahilde yatıp kalkmıştı (tabii ki de yazdı), işte oradan almıştım. Hem de 20-30 kitaba 30-40 tl gibi komik bir rakam ödemiştim. Kitaplar çok ucuzdu. Fuar gibiydi, açık hava fuarı da diyebiliriz ama fuarlardan çok çok ucuzdu.
         Açıkçası çok inceleyerek almamıştım kitabı. Ahmet Mithat Efendi’yi biliyordum sadece ve onun kitabı diye aldım.
         Kitabın aslı Osmanlıca tabii ki ama kitabın ilk 55 sayfasına Türkçe halini, halan 103 sayfasına da orijinal yani Osmanlıca halini basmışlar. İtiraf etmeliyim ki Osmanlıca kısmını okumak zor geldi, şimdilik Türkçe kısmını okudum.
         Kitap aslında anne ve babaları farklı fakat aynı evde büyümelerinden dolayı birbirlerini kardeş belleyen iki kadın arasındaki mektuplardan oluşuyor. Okuması kolay bir kitaptı bana göre. Çok nadiren bilinmeyen Arapça ya da farsça kelimeler çıksa da onları da dipnotta gayet açıklayıcı şekilde vermişler. Ki bazıları dipnot okumayı sevmezse de ben bayılırım; sıkmayacak kadar az sayıda dipnot vardı.
         Şunu da belirtmeden gitmek istemiyorum ki sizinde ilginizi çeksin ve okuyunuz: Felsefe-i Zenan, tarihimizde ilk olarak açıktan açığa kadın haklarının savunulmuş olduğu edebi eserimizdir. Bunun yanı sıra da edebiyatımızda mektuplaşma tarzında yazılan ilk eser olma özelliğini taşımakta.
         Kitabın ön sözünden bir alıntı da yapmak istiyorum.
         “Ahmet Mithat Efendi, bireylerin cinsiyet, din, dil, ırk ya da sosyal statü gözetmeksizin eşit olduğuna, dolayısıyla herkesin eşit haklara sahip olması gerektiğine inanmış ve kölelik sistemine de her fırsatta karşı çıkmıştır. Bir kadını öyle “boş ol!” deyivermekle boşamanın hukukuna asla inanmamıştır.

         Kız çocuklarının mutlaka eğitim görmesi gerektiğini savunmuştur. Aksi halde kızcağızın hunhar bir kocanın elinde veya gündelik yaşamın çirkef girdapları içinde mahvolup gitmesi işten bile değildir…”

24 Ocak 2017 Salı

Puslu Kıtalar Atlası


Puslu Kıtalar Atlası
Yazan: İhsan Oktay Anar
Resimli Romana Uyarlayan: İlban Ertem
İletişim Yayınları

Karanlığın, yılankavi sokakların, demkeşlerin, paranın hüküm sürdüğü Galata’nın, karın deşip boğaz kesen, husye burup göz çıkartan hikayelerin, zagon üzerine öttürenlerin, bahtsızların, yolcuların, rüya görenlerin, maceracıların şehrindeyiz. Uzun İhsan Efendi’nin yedi iklimde, dört bucakta, yer altında ve yer üstünde gezinen dünya atlasında…
İhsan Oktay Anar’ın unutulmayan ilk romanı Puslu Kıtalar Atlası, bu defa İlban Ertem’in masalsı çizgileriyle çizgi roman olarak karşımızda. Beş yıl süren, kolay anlatılamayacak bir emek, tutkuyla dolu bir sadakat, cıva gibi bir sayfadan diğerine akıp giden ustalık…
İlban Ertem, Türkçe edebiyatta eşi benzeri olmayan bir uyarlamayla magnum opus’unu gün yüzüne çıkarıyor.
Oyunbaz ve zifiri… Büyük bir “resimli roman”.
(Arka kapaktan)


İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası yıllardır okumak istediğim bir kitaptı ama artık çok fazla kitap almadığımdan ona bir türlü sıra gelmiyordu. Erkek arkadaşım da bu resimli roman versiyonunu merak ettiğinden bunu alınca ben de okumak istedim.
Çocukken okuduklarım dışında çok fazla çizgi roman tarzında kitap okuduğumu hatırlamıyorum. Bu resimli romanı ilk aldığımızda resimleri biraz takip edilemez bulmuştum. Karmaşık gelmişti yani bana. Ama okumak için elime aldığımda bırakamadım.
Nedense ben resimleri şöyle bir karıştırdığım kadarıyla ve isminden dolayı tarihi roman gibi bir şey canlandırmıştım kafamda. Öyle de denilebilir aslında ama bence bu bir masal kitabı. Yani kitabı okumuyor adeta yaşıyorsunuz o yüzden.
Kitabı okumaya başladığımdan itibaren içinde oradan oraya süzüldüm durdum. Sanki rüyadaydım da tüm o olan bitenleri ben yaşıyordum. Öyle bir hisle okudum tüm kitabı.

Tek kelimeyle muhteşemdi. Kesinlikle okumalısınız.

23 Ocak 2017 Pazartesi

Çiçeklerin Şarkısı



Çiçeklerin Şarkısı
Christine Breen
Çeviren: Müge Atalay Bayyurt
Timaş Yayınları

Batı İrlanda’da bir kır evinde, çiçeklerle dolu bir bahçede yaşayan Iris, daha küçücük bir bebekken evlat edindikleri kızı Rose ile hayata tutunmak için elinden geleni yapmaktadır. Eşi Luke ölüm döşeğindeyken iki yıl önce ona bir söz vermiş, sonrasında da bu sözü zihninin derinliklerine gizlemiştir. Ancak bir gün doktorundan gelen beklenmedik bir haberle bütün planları değişecektir.
Bu arada artık on dokuz yaşında güzeller güzeli bir genç kız olan Rose, keman eğitimini tamamlamak için Londra’dadır. Bir yandan yüreğinde babasının yasını taşırken, okulundaki elemelerde yeteneğini göstereceği için gergin ve heyecanlıdır. Birdenbire annesini de kaybetme riskiyle yüzleşince okulda işler sarpa saracaktır.
Rose’un gerçek annesin, onu dünyaya getiren kadını bulmak… Iris, eşine verdiği bu sözü tutmak için kıtalararası bir maceraya atılır. Kendi başına bir şey gelirse Rose’un yalnız kalmaması için çıkılmış bir yolculuktur bu. Yirmi yıl öncesinden bir adres, bir isim ve belirsizliklerle dolu Boston… Kızının mutluluğu için çıktığı bu yolculukta hayatına dokunan yeni insanlar, Iris’in hayatında neleri değiştirecektir?..
Christine Breen’den, hayatın sürprizlerini kucaklamayı öğrenen bir kadının duygu dolu hikâyesi: Çiçeklerin Şarkısı…
“Aşk, kayıplar ve evlat edinme konusu üzerine bir anne ve kızının dokunaklı hikâyesi… Breen’in romanındaki karakterler, okuru hemen yakalıyor ve yürek burkan bir hikâyenin odağına taşıyor. Etkileyici bir ilk roman.”
-Publishers Weekly-
            (Arka kapaktan)

         Geçen gece bir gecede okuyup bitirebileceğim, biraz da eğlenebileceğim çiklet bir kitap arıyordum. Bilgisayarımı indirdiğim kitapların arasından seçtim kendisini ve okumaya başladım. Öncelikle söylemek isterim ki çok kolay okunur bir kitap.
         Iris, evlatlık aldığı kızının annesini aramaya çıkıyor eşi Luke öldükten sonra. Hikâyenin özü bu. Benim sevdiğim şey ise her bölümde başka birinden bahsediyor ve bu kişiler kitabın sonlarına doğru ilginç bir şekilde ortak bir paydada buluşuyorlar. Yazar bence bunu çok güzel kotarmış.
         Eksik bulduğum kısım ise Rose ile ilgili bölümlerin çok yüzeysel tutulması oldu. Bence biraz daha işlenebilirdi o kısımlar.
         Kitabı okumaya ara verdiğimde hakkında yapılmış yorumlara göz atmıştım ve herkes sonunun muhteşem olduğunu yazmışlardı. Bana göre son kısımları iyiydi fakat sonu sönük kalmıştı.
         Kitabı okurken hep Hamdi Koç’un Çiçeklerin Tanrısı isimli kitabını hatırladım. Bu kitapla tek ortak noktası çiçekler aslında. Konuları benzer değil. Ama ilginç bir şekilde aklım sürekli o kitaba kaydı.
         Kitabın İrlanda’da geçiyor oluşunu ise çok sevdim. Bu arada ilk kez İrlanda’da geçen bir kitap okuyorum. Sanırım yazar da İrlandalı. Hem İrlandalı arkadaşlarım olduğundan hem de İrlanda’yı çok merak ettiğimden İrlanda ve Iris’in yaşadığı yerle ilgili betimlemeleri çok severek okudum.

         Ben gece yarısından sonra başlayıp yüzde 95’ini falan okudum. Sabah da kalan kısmını okuyup bitirdim. Hoşça birkaç saat geçirmek isterseniz tavsiye edebilirim. 

19 Ocak 2017 Perşembe

Yayazula




         Yayazula (The Gruffalo)
         Julia Donaldson
         Resimleyen: Axel Scheffler
         Çevirmen: Ali Berktay
         İş Kültür Yayınları


            “Minik fındık faresi gezintiye çıktı
            Karanlık ormanın içinde,
            Tilki gördü fareyi
            Mmm, dedi, şunu indirsem mideye.”
            Karanlık ormanın içinde biraz daha ilerle, takıl cin gibi zeki farenin peşine, gör bak başına neler gelecek, baykuşla, yılanla ve karnı acıkmış yayazula ile nasıl baş edecek…
            (Arka kapaktan)

         Çocuk kitabı severlerde bugün Yayazula isimli okul öncesi çocuklara hitap eden bir kitap var.
         Siz de sever misiniz çocuk kitabı? Ben çok severim, yazı dili, çizimler falan çok hoşuma gider. Arada sırada alır okurum.
         Bu kitapta da minik farenin ormanda yaptığı gezinti sırasında yaşadıkları anlatılıyor. Pedagojik eğitimim yok ama herhalde farenin ne kadar zeki oluşu ve kendini zekası sayesinde kendinden büyük hayvanlara yemek olmaktan kurtarması çocukların ilgisini çekecektir.
         Kitabı pdf olarak okuduğumdan görseli internetten.
         İçinizdeki çocuk hiç kaybolmasın efenim.


14 Ocak 2017 Cumartesi

100 Soruda Sivil Toplum

         


100 Soruda Sivil Toplum
         Söyleşi: Kenan Mortan / Türkan Saylan
         Cumhuriyet Kitapları
        
         Her sivil toplumcunun hem öğreneceği hem de esinleneceği bu kitapta Türkan Saylan 40 yılı aşkın sivil toplum deneyimiyle şöyle diyor:
         “Ben bu işe “çılgın projeler” diyorum. Kafayı takıp her projeyi düşünmek, çok işe yarar. Hakkari kilimleri bir örnek, herkese de anlatıyorum. 12 bin kilimi her yıl pazarlasak, bin kadına biz sürekli iş sağlamış oluruz. Bin kadın kendi kendisini sigortalasa, evinde bir kere bir kimlik kazanacak, cebinde üç kuruşu olacak. Siz Hakkari’nin kalkınması için dört tane bacalı fabrika kurayım derseniz, milyonlarca liralık yatırım yapacaksınız. Burada, hiç yatırım yapmadan, dört tane bacalı fabrika kurmuş gibi olacaksınız. “İstihdam yaratan KOBİ kurdum” derseniz, on kişilik 100 tane KOBİ kuruyorsunuz! Sivil toplum örgütünde çalışacak bir insanın, bu tip hedeflerinin olması, bilinçli olması, kendini geliştirmesi gerektiğine inanması şart. Hayatta, plansız hiçbir şey olmaz!”
         (Arka kapaktan)

         Türkan Saylan çok özel bir insan. Üstelik kafası da çalışan bir insan. Kaynakları nasıl verimli halde eğitime harcayabileceğinizi duysanız şaşırırsınız. Bir bayram töreninde mi yoksa bir yılbaşı kutlamasında mı ne kullanılan havai fişeklerin parasıyla bilmem kaç tane eğitim evi ya da bilmem kaç tane okul yapılır demişti kitabın bir yerinde. Ülkede onun gibi düşünen kaç kişi var ki Allah aşkına.
         Cehaletin bizi –yine- çürüttüğü bugünlerde okunması gereken bir kitap bence. Hatta tam da bu günlerde herkes okumalı ki birazcık da olsa sivil toplum olarak ne yapmamız gerektiğini görebilmeliyiz.
         Kitap Kenan Mortan’ın Türkan Saylan ile yaptığı söyleşilerden oluşuyor. Söyleşiyi Sivil Toplum ve Oluşum, Sivil Toplumda Gönüllülük, Sivil Toplumda Denetim, Çalışma Alanları ve Kaynak Temini, Eğitimde Sivil Toplumun İşlevi, Sivil Toplum ve Devlet İşbirliği, Plan ve Proje Yapmak başlıkları altında toplamışlar. Kitabın sonunda da yasalardan örnekler, Dernekler Kanunu ve hatta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nden de kesitler var. Yani her şey usulüne uygun. Zaten eğitim de tıpkı yaşama ve sağlık gibi temel hakkımız.
         Bir şeyler yapmak lazım.

         Bugün Türkan Saylan Hocanın kardeşi Gündüz Saylan’ın vefat haberini aldım. Çok üzgünüm. Nurlar içinde yatsın. 

13 Ocak 2017 Cuma

Ölüm Pornosu

         


         Ölüm Pornosu
         Chuck Palahniuk
         Çeviren: Funda Uncu
         Ayrıntı Yayınları

            Palahniuk’un hayal dünyasına hoş geldiniz! Yoksa kabuslarına mı demeliydik?
            Palahniuk bu defa romanının odağına başka bir “marazi” karakteri, porno kraliçesi Cassie Wright’ı oturtmuş; ama bir nesne olarak. Çünkü her ne kadar konu, onun efsanevi kariyerini kameralar önünde art arda 600 erkekle seks yaparak kıracağı bir dünya rekoruyla taçlandırmak istemesi olsa da, bu rekoru kırmasında ona yardımcı olacak tali oyuncuların, yani “damızlık erkekler”in anlatımıyla şekilleniyor roman. Sıranın kendisine gelmesini bekleyen Bay 72, Bay 137 ve Bay 600’ün gözünden aktarılıyor bu tarihi an. Ve bununla birlikte, onların trajikomik hayat hikayeleri de, bir rekordan ziyade ölüm pornosuna dönüşecek çekimler sırasında bir bir dökülüyor ortaya. Anlayacağınız, derin bir araştırma ürünü olduğunu her satırında belli eden, çatlatırcasına güldüren aynı zamanda yüreğinizi dağlayacak bu çılgın romanla, porno endüstrisinin çağdaş hayatın içindeki muazzam ve bir o kadar da gizli saklı varlığını edebiyata taşıyor Chuck Palahniuk. Zaten böyle bir şeyi de ondan başkası bu kadar utanmazca, korkusuzca ve başarıyla yapamazdı herhalde.
Ancak dikkat!
Tabularınız varsa ve onları yıkmaktan korkuyorsanız bu romanı okumayın!
 İnsan cenininin mastürbasyona doğumdan bir ay önce ana rahminden başladığı gerçeğiyle yüzleşmek size ağır gelecekse bu romanı okumayın! Ya da elektrikli vibratörün hayatımıza elektrikli süpürge ve ütüden önce girmiş olmasını kabul edilemez buluyorsanız bu romanı okumayın! Kısacası, düşüncesinden bile ürktüğünüz insani hallerle yüzleşmek istemiyorsanız Palahniuk sizin yazarınız değil! 
Bizden söylemesi!..
(Arka kapaktan…)

Bu kitabı 22 Ağustos 2013’te okumaya başlamıştım. Yarısına kadar zor geldiğimi hatırlıyorum. Kitaptan iğrenmiştim resmen.
Aslında şaşırmıştım desem daha doğru olur. Ben kitapların arka kapak yazılarını kitap bittikten sonra okurum genelde. O zaman da okumamıştım ve açıkçası bu kitabı bir ara yasaklandığı için almıştım. Arka kapağını okusaydım almazdım muhtemelen.
Hayır, önyargılarım yok. Mutaasıp biri de değilim. Açık seçik kitaplar okumaktan da çekinmem asla. Ama kitabın yazılış dili, konusu, kısacası her şeyi beni rahatsız etti. Hele o bekleme salonundaki haller, bronzlaştırıcı krem falan.
Kitap 4 kişinin ağzından ilerliyor: Bay 72, Bay 137, Bay 600 ve Sheila. Kısa kısa bölümler halinde yazılmış. Porno yıldızı Cassie Wright’ın 600 erkekle filmi çekilecek ve dünya rekoru kırılmış olacak. Cassie’nin kafasında sadece rekor yok, bu filmin çekilmesinin başka bir amacı da var onun için. Onu da kitabın sonunda öğreniyorsunuz.
İşte sonunda şaşırttı beni. O zaman “Vay be!” dedim. Ama iyi ki okumuşum diyebileceğim bir kitap değil. Yıllardır yarım olarak bitmeyi beklediğinden, bitirdiğim için mutluyum sadece.



12 Ocak 2017 Perşembe

Ay Olsun Aynam

         


         Ay Olsun Aynam
         Zeki Coşkun
         Yeni Yaz Yayınları

                      Aşkların, düşlerin, düş bozumlarının, gerçeklerin; Tuhaf Zamanlar’ın tutanağı:
               Zaman kanatlanırken mırıldandığımız şarkılar  * Birdenbire hayatımıza giren Kardelen * Savaştan aşka Nevruz * Duru nisan yağmurları * New age mayıs çocukları * Nesiller boyu haziran  * Yangınlardan arta kalan temmuz * Ağustos ayinleri * Eylül kırgınları * Ekim marşı * Kasım aralığı * Yıl yorgunu…
            Yeni zaman masallarına kapılmadan, hayatımızı ve aklımızı mitlere, görüntüye, gösteriye, kültürel köyün dış mahallesindeki havai hallere terk etmeden önce ne yaşıyorduk biz, nelerle nasıl yaşıyorduk?
            (Arka kapaktan)
        
         Kitap her ay için yazılmış kısa kısa yazılardan oluşuyor. Genelde o ay içinde yaşadığımız iyi ya da kötü olaylardan bahsedilerek hayatımıza bıraktıkları izler vurgulanmış.

         Bölümler de yazılar da kısa kısa olduğundan kolay okunan bir kitaptı.

10 Ocak 2017 Salı

Dünyada Bir Yer





         Dünyada Bir Yer
         Fabio Volo
         Çeviren: Sema Savaş
         Pupa Yayınları

         “Kendimi koyvermek istiyorum, kendim için daha fazlasını istiyorum, kendimi yükseklere düşmek üzere bırakmak istiyorum…”
         (Arka kapaktan)

         Bu kitabı yarım bırakmıştım çünkü neredeyse sıkıcı denebilecek bir yavaşlıkta ilerliyordu. Aslında konusunu sevmiştim ama hep aynı çizgide ilerleyen dingin kitaplar bazen canımı sıkıyor, okumayı bırakıyorum. Sonra Tutunamayanlar’ı bitirince yeni bir kitaba başlamak yerine yeniden bu kitabı aldım elime ve hemen bitti.:)
         Kitap Michele’in hayatı üzerine kurulmuş ve Michele kendi ağzından anlatıyor anılarını. Kitabın yarısına kadar arkadaşı Federico ile yaşadıkları ve duygusal hayatından bahsederken tam yarısında Federico her şeyi bir kenara bırakıp kendini bulmak için bir yolculuğa çıkıyor. Bir ara geri döndüğünde de trafik kazası geçirip ölüyor. Federico’nun ölümünden sonra da Michele’nin yolculuğu başlıyor.
         Sanırım kitabı okumaya başladığımda içinde bulunduğum şartlar ile şimdiki şartlar aynı olmadığından çok sevdim ben bu kitabı. Yaptığı yolculuk, yaşadığı aydınlanma ve sonradan olmak istediği kişi olarak hayatına devam etmesi beni çok mutlu etti.

         Bu arada yazar İtalyan ve İtalya’da çok satanlar listesinden inmiyormuş bir ara. Dilimize çevrilmiş başka kitabı var mı bilmiyorum ama başka kitaplarını da bulursam okuyacağım.

9 Ocak 2017 Pazartesi

Tutunamayanlar

         


         Tutunamayanlar
         Oğuz Atay
         İletişim Yayınları

         Tutunamayanlar, Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. Berna Moran, Oğuz Atay’ın bu ilk romanını “hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı” olarak niteler. Moran’a göre “Oğuz Atay’ın mizah gücü ve duyarlığı ve kullandığı teknik incelikler, Tutunamayanlar’ı büyük bir yeteneğin ürünü yapmış, eserdeki bu yetkinlik Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmiş ve ona çok şey kazandırmıştır.” Küçük burjuva dünyasını ve değerlerini zekice alaya alan Atay, “saldırısını tutunanların anlayamayacağı, reddedeceği türden bir romanla yapar.”
         Oğuz Atay, 1934’te İnebolu’da doğdu. Ankara Maarif Koleji’ni, İTÜ İnşaat Fakültesi’ni bitirdi.1960’ta İDMAA İnşaat Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Tutunamayanlar’ın yayınlanmasının (1971-1972) ardından, önemli bir tartışmanın odağında yer aldı. TRT 1970 Roman Ödülü’nü kazanan Tutunamayanlar’ı kısa bir süre sonra, 1973 yılında Tehlikeli Oyunlar adlı romanı izledi. Hikayelerini Korkuyu Beklerken başlığı altında topladı. 1911-1967 arasında yaşamış hocası Prof. Mustafa İnan’ın hayatını romanlaştırarak Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan’ı yazdı. Oyunlarla Yaşayanlar adlı tiyatro eseri Devlet Tiyatroları’nda sahnelendi. Atay 13 Aralık 1977’de, büyük projesi “Türkiye’nin Ruhu”nu yazamadan hayata gözlerini yumdu.
         (Arka kapaktan)

         Tutunayanlar’a iki kez başlayıp yarım bırakmıştım. Artık okumam gerektiğini düşünüp Aralık ayı başında okumaya başladım ki amacım 2017’ye Tutunamayanlar’ı bitirmiş olarak girmekti. Peki ben kitabı ne zaman bitirdim? Dün gece. Dayanamayıp araya başka kitaplar soktuğum için ve uzunca bir süre de okumadığım için bir ay on günde anca bitti kitap.
         Bir de ben bir kitabı hemen bitiremezsem deliriyorum. Kitap elimde süründükçe normalde sevmişsem bile okuduğum süre boyunca kitaptan nefret ediyorum.
         Oğuz Atay okumayı neden bu kadar erteledim bilmiyorum. Aslında internetten yaptığım okumalar ve izlediğim oyunu (Tehlikeli Oyunlar) sonucunda çok sevmiştim Atay’ı. Kitabı da seveceğimi biliyordum ama sanki zaten kitabı biliyorum sonra da okusam olur gibi bir duyguyla sürekli erteliyordum. Neyse ki okudum.
         Kitap, Selim Işık’ın ölümü üzerine Turgut Özben’in sürdüğü izler, yaptığı çıkarımlar üzerine ilerliyor.
         Kitapta en çok şarkılar, Turgut Özben’in evden ayrılışı ve Selim Işık’ın günlüklerinin olduğu bölümleri beğendim. Selim Işık’ın ölümüne ise çok üzüldüm.
         Günümüzde bile biz de onlardan biri değil miyiz? Uyumsuz, anlaşılmayan, üç beş çapulcu, tutunamayan…
        





26 Aralık 2016 Pazartesi

Eşekarısı Fabrikası

               
        
         Eşekarısı Fabrikası
         Iain Banks
         Çeviren: Zübeyde Abat
         Koridor Yayınları
        
         “Blyth’i öldürdükten iki yıl sonra küçük kardeşim Paul’ü öldürdüm, ama Blyth’in ölümü ile karşılaştırılınca daha mühim, daha farklı sebeplerim vardı. Bir yıl sonra da birdenbire gelen bir istekle aynı şeyi Esmeralda için yaptım.
            Şu ana kadar ki skorum, üç. Yıllardır kimseyi öldürmedim, böyle bir niyetim de yok.
            Öyle bir dönem geldi ve geçti.”
            Sadece 16 yaşında olan Frank’ın olağanüstü özel, aykırı dünyasına –kaldırabilecekseniz eğer- adım atın.
            “Bu kitabı okumak cesaret ister.” Daily Express
            “Dahice… Dayanılmaz… Muhakkak okunmalı.” New York Times
            “Karşınızda yeri göğü yıkabilecek bir hayal gücü.” Mail on Sunday
            “Tuhaf, korkunç, elinizden bırakamayacağınız türden.” Financial Times
            (arka kapaktan)

         Bu kitabı nasıl çok merak ediyordum anlatamam. Varlığından haberim yoktu, nerede keşfettim çok hatırlamıyorum. Ama dayanamayıp aldım. (Artık çok az kitap satın alıyorum.)
         Beklentim çok yüksekti onu baştan söyleyeyim. Ama kitap inanılmaz bir şekilde çok sakin ilerliyor bence. Sadece birkaç yerde heyecanlanarak okudum diyebilirim. Ama sonu… Ah, o son müthişti bana göre.
         Kitap, 16 yaşına gelmeden 3 kişiyi öldürmüş Frank’ın hayatını anlatıyor. Her gün yaptığı gündelik işler ve planlar öyle güzel işlenmiş ki yazarın önünde şapka çıkarıyorsunuz.
         Kitabın Fabrikadan bahsedildiği bölümüne kadar Fabrika’nın aslında Frank’ın kafasında olduğunu düşünmüştüm hep. Ama gerçekten de Fabrika varmış.
         Kurduğu, planladığı ve eyleme geçirdiği şeyler müthiş. Tabii ürkütücü de. İnsan çocukların da çok acımasız olabileceğini görüyor.
         Aslında kitabı okuduğum süre boyunca Frank’tan çok abisi Eric’in hayatını merak ettim. Sonralara doğru çözülmeye başladığında ise Eric’in hikayesini de öğreniyorsunuz. Ama Eric’in mi yoksa Frank’ın mı hikayesi daha vurucuydu derseniz; tartışılır derim.

                

Bülbülü Öldürelim


Bülbülü Öldürelim
Burhan Günel
Şenocak Yayınları

“Bülbülü Öldürelim” popüler yaşam arayışlarının gittikçe sevgisizleştirdiği günümüz dünyasında gerçek sevgiyi arayan, ona ulaşmak için beden acısından yürek ve bilinç acısına uzanan yolda her engeli, engebeyi aşmak için canına dişine takan insanların, kimi zaman trajik boyutlara ulaşan öykülerinden oluşuyor. Sağlam, onurlu, başı dik bir insani duruş, öykülerin ekseni durumunda. Türkçeyi doğru ve güzel kullanmasının yanı sıra dil ve yazım titizliğiyle tanıdığımız Burhan Günel, bu yeni kitabında yer alan öykülerindeki olağan ilişkiler içinde işlevsel kıldığı gündelik dil yer yer “üst dil” katına çıkarıyor, özellikle uzun öykülerinde görülen kurgulama yetkinliğini şiirsel ögelerle bezediği “kurgu dil” aracılığıyla pekiştiriyor.
(arka kapaktan)

Öykünün yeri benim hayatımda ayrıdır. Belki de ben de öykü yazarak yazın hayatına adım attığımdan… Kitabı hiç sevmesem bile yine de ayrı bir yakınlık olur içimde.
Bülbülü Öldürelim, bana göre ortalama düzeyde öyküler barındırıyor içinde. Çarpıldım diyebileceğim bir öykü çıkmadı içinden ama özellikle kitaba da adını vermiş “Bülbülü Öldürelim”i çok sevdim. Neredeyse durağan denebilecek bir seyir izleyen ama yine de içinde nice heyecanlar barındıran bir öyküydü.
Kitabın sevmediğim yönü ise bir baskı hatasının olması. Kitap 185 sayfada bitmesine rağmen birkaç sayfa boşluktan sonra 161. sayfadan 185. sayfaya kadar yeniden basılmış. Muhtemelen bir harman (kitabın sayfalarının bir araya getirilmesi) hatası olmuş matbaada. Umarım tüm kalıpta aynı şey yaşanmamıştır ve sadece bendeki kitap böyledir. Zira büyük bir kağıt israfı demek olur bu.

Şenocak yayınlarından başka kitaplarda okudum ama onlarda böyle bir hataya rastlamamıştım.