11 Ağustos 2014 Pazartesi

Kayıp Aranıyor! Aşk

         


         Kayıp Aranıyor! Aşk
         Pucca
         Elele
        
         Bu kitap başka hiçbir yerde yok yazıyor kitabın üzerinde de. Çünkü Elele dergisinin hediyesi. Dergiyi normalde okumuyorum. Sırf Pucca’nın kitabını veriyor diye aldım. Hoş dergiyi yine okumadım. Sayfalarını çevirip resimlerine baktım sadece.
         Pucca, bu kitabında Hürriyet Gazetesi’nin hafta sonu eklerinde yayınladığı yazılarını toplamış. Büyük bir çoğunluğunu okudum tabii ki. Ama yine de kitap da elimde bulunsun istedim.

         Pucca’yı bilen bilir zaten. Okuyun. Eğleneceksiniz.

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum, Ağladım

         


         Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum, Ağladım
         Paulo Coelho
         Çeviren: Aykut Derman
         Can Yayınları

            Brezilyalı Paulo Coelho’dan yayınladığımız Simyacı, büyük bir ilgiyle karşılanmış, üst üste yaptığı baskılarla en çok satan kitaplar listesinin ilk sırasındaki yerini aylarca korumuştu. Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum, Ağladım, yazarın Türkçe’deki ikinci kitabı. Bu kitap, bir tutkunun, bir aşkın öyküsü. Öyle bir aşk ki, bir kadınla bir erkek arasındaki tutkunun, giderek bir sonsuzluk tutkusuna dönüştüğünü görüyoruz. Paulo Coelho, gerçekle gerçeküstünü, ülkesinin mitolojisinden yararlanarak bütünleştirebilen ilginç bir yazar; bu romanında dünyanın gizlerini içinde taşıyan bir aşkın öyküsünü dile getiriyor. Yirmi üç dile çevrilen ve dünyada 2,5 milyon okurla buluşan bu romanın da Simyacı gibi sevilerek okunacağını umuyoruz.
            (Arka kapak)
        
         Paulo Coelho’nun kitaplarını okumak benim için bildiğim sokaklarda yürümek gibi artık. Sıkmıyor da heyecanlandırmıyor da pek.
         Çok geç kalmış bir okumaydı bu kitap benim için. Okudum, aradan çıkmış oldu.

         

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Çılgın ve Özgür

         


         Çılgın ve Özgür
         Neyzen Tevfik’in Romanı
         Hıfzı Topuz
         Remzi Kitabevi

         Aldıkça al, daldıkça dal, çaldıkça çal
         İsterse ver yüz arzuhal, ne sorgu var ne sual

         Hıfzı Topuz, bu kez inişli çıkışlı ömrü birbirinden, renkli serüvenlerle geçen, Türk aydınları arasında kendine özgü duruşuyla dikkat çeken Neyzen Tevfik’in yaşamını romanlaştırdı.
            İstibdat ve ardından gelen Cumhuriyet döneminin ilginç kişiliklerinden biri olan Neyzen Tevfik’in tüm yaşamı, ney üflemesiyle, özgür yaşam mücadelesiyle, yergileriyle ve hatta sinema oyunculuğuyla bir biyografik romanda öne çıkıyor.
            Çılgın ve Özgür’de Neyzen Tevfik’in dönemin sanatçılarıyla yakın ilişkileri de ele alınıyor. Bunlar arasında özellikle Ahmet Rasim, Şair Eşref, Mehmet Akif, Arif ve Abidin Dino, Fikret Adil, Fikret Mualla, Mesut Cemil, Necip Fazıl, Cahit Irgat tanıklıkları ve anekdotlarıyla romana renk katıyor.
            (Arka kapak)
        
         Bu kitaba ba-yıl-dım. Başka bir şey yazmayacağım. Sadece bu kadar. :)
         Şaka şaka… Bu kitap hakkında sabaha kadar konuşabilirim. Çok sevdim. Neyzen Tevfik’i çok severdim. Bu kitapta başka yerlerde rastlamadığım şiirleri de vardı.
         Doğumundan ölümüne kadar tüm hayatını bir film gibi gözümün önünde canlandırdı Hıfzı Topuz.
         Neyzen, tam bir devrimci. Onunla tanışmayı çok isterdim doğrusu.

         Mutlaka okuyun bu kitabı. 

30 Temmuz 2014 Çarşamba

Yüzleşme

        


         Yüzleşme
         Nora Roberts
         Epsilon Yayınları

         Yüz elliden fazla romanıyla, Amerika'nın en çok satan kadın yazarı Nora Roberts, gerilim ve aşk dolu bir hikayeyle okuyucuyla buluşuyor…
            Phoebe MacNamara’nın aile hayatı da iş hayatını aratmayacak sorun ve travmalarla doludur. Evden dışarı adımını atmayan bir anne, babasız yetişen bir kız çocuğu ve ölmüş olmasına rağmen, varlığıyla evi kuşatan dominant büyük kuzen… Ve işiyle ailesine olan bağlılığı yüzünden yıllardır uzak kaldığı aşk…
            Phoebe, bunca olay içinde tutku ve heyecan dolu bir ilişkiyi yürütmeyi başarabilecek midir?
            (Arka kapak)

         Kuşadası o kadar sıcak ki hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden. İşe gitmeyecek olsam gündüz uyur gece serinde ayaklanırdım hatta ama maalesef olduramıyorum bunu.
         Çok sık kitap bitiremiyorum zaten yoğunluktan, yorgunluktan. Aynı zamanda da ağır kitaplara tahammül de edemiyorum bu ara. Gerçi böyle kitaplarda cinlerimi tepeme çıkarıyor ama okumak da lazım. Neyse ki bu kitap vıcık vıcık bir aşk kitabı değildi.
         İçine biraz polisiye ve gizem de serpiştirilmişti de okuyabildim.

         Dili bana çok yüzeysel gelse de okunabilir. Bu sıcaklar bitinceye kadar bir iki tane daha böyle kitap okuyabilirim, kim bilir. 

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Deliler Boşandı

        


         Deliler Boşandı
         Aziz Nesin
         Adam Yayınları
        
         Aziz Nesin’i çok severim çoğu insanın aksine. Severek okudum bugüne kadar elime geçen kitaplarını.
         Ama bu kitabı sevmemin başka bir sebebi daha var. Bu kitabı Kuşadası-Yeniköy İlköğretim Okulu’nun kitaplığından aldım. 17-23 Nisan 2014 tarihleri arasında derneğimizin (ÇYDD) Köyde Şenlik Var isimli projesiyle okulu boyamış, tadilatlar yapmıştık. Kitaplığını da düzenlemek için (çünkü yaş gruplarına uygun kitapları yoktu hiç) üniversitede 1,2,3 ve 4. sınıflara yönelik bir kitap kampanyası da düzenledik. Kitaplığı düzenlerken de çocukların yaş gruplarına uygun olmayan kitapları okul müdürü (okulda sadece 2 öğretmen var ve yeni açılan ana sınıfının öğretmeni var) istediğimiz kitabı alabileceğimizi söylemişti. Bu kitap da seçtiklerim arasında.
         Kitabı her alışımda o bir haftayı, eğlenerek, gülerek çalışmalarımızı, nasıl da yorulduğumuzu ama ortaya güzel bir şey çıkardığımızı hatırladım hep. :)
         Kitaba gelecek olursak da klasik Aziz Nesin tarzı diyebilirim. Öykülerden oluşuyor bu kitap ve güldürürken hep düşündürüyor. En sevdiğim yazı ise kitabın son yazısı olan “Nasıl Yazıyormuşum?” isimli yazısı. Buna öykü denilemez pek. Daha çok röportaj gibi. Böyle yazılarla insan kendini yazara bir adım daha yaklaşmış hissediyor.

         

17 Temmuz 2014 Perşembe

Ben Nojoud 10 Yaşında Bir Dulum

         


         Ben Nojoud 10 Yaşında Bir Dulum
         Bir Çocuk Gelinin Dramı
         Nojoud Ali

         Yemenli Nojoud henüz on yaşındayken evlendirilmek üzere otuzlu yaşlardaki bir adama satıldı. Ailesinden, çok sevdiği kardeşlerinden koparılıp zorla Yemen’in izbe bir köyüne gönderildi. Ailesine, kocasının Nojoud’un ergenlik çağına girene kadar dokunmayacağına dair söz verilmişti. Ancak bu söze sadık kalınmadı. Verdiği sözü unutan kocası, Nojoud’un bir genç kız olmasını beklemeden evlendiği gece onunla zorla birlikte oldu. Nojoud gündüzleri kayınvalidesi tarafından, geceleri ise kocası tarafından iyi ay boyunca fiziksel ve duygusal şiddete maruz kaldı.
         Ve Nojoud bu kabusu yaşarken yalnızca 10 yaşında bir çocuktu.
         Ama Nojoud pes etmedi. Tüm Yemen’e ve başka memleketlerde aynı kadere mahkum edilen insanlara örnek olacak bir serüvene imzasını attı. Yaşadoığı topraklarda eşine benzerine rastlanmamış bir hikayenin başkahramanı oldu; kocasından boşanmak için gizlice evinden kaçarak mahkemeye gitti ve yargıcın kapısını çaldı.
         Cesur Nojoud’un ailesine ve Yemen geleneklerine meydan okuyuşu tüm dünyada yankılandı ve Orta Doğu’daki tüm kadınlar için ilham kaynağı haline geldi.
         Ve Nojoud eşsiz hikayesiyle tüm dünyanın vicdanını bir kez daha sorgulamasına sebep oldu.
         (Arka kapak)
        
         Çok akıcı bir dili vardı kitabın. Hemen bitti. Ama çok ama çok üzücü bir olay. Nojoud 2009’da yılın kadını ödülünü almış.
         Kaçırılma ya da tecavüzü önlemek için oralarda kızlar hep bu yaşlarda evlendiriliyormuş. Bir nedeni de Hz. Muhammed’in 9 yaşındaki kızı nikahına alması. Din neden hep istenildiği gibi yorumlanır?! Fakat o yaşta evlendirilince de kocası tecavüz etmiş oluyor. Çünkü hiçbirine sorulmuyor bu kızların, sen evlenmek istiyor musun, bu adamla yatmak istiyor musun diye.
         Kızıyor insan. Üzülüyor, canı çok yanıyor. Yine de bir şey değişmiyor. Çaresizlik hissediyor dört bir yanında. Eğitimsizliğin sonuçları nelere yol açıyor diye geçiyor içinden. Sonra yeniden üzüntü, yeniden kızgınlık.
         Çok karmaşık duygular içinde okudum bu kitabı. Kitapçıda kaç kere elime alıp geri bırakmıştım. Ama sonunda alıp okudum. İyi ki de okumuşum.



         

Fısıltılar

         


         Fısıltılar
         Bin/Bir Kadın Sövgüsü
         Münir Göle
         Can Yayınları

         İş hayata geldiğinde, yazmak hep yeniden yazmak’tır. Her yenilik, her yeni iş, her yeni sevgili, her yeni surat, her yeni tat, duygu, ses, koku, her yeni heyecan, her yeni acı, her yeni zevk öncekileri yeniden tanımlamaya zorlar seni. Yeniden yazmaya, yeniden yeniden yazmaya.
            Romalı Apuleius’un çok kadınlı bir öyküsü. Öyküyü yeniden yazmaya girişen ve bunu yaparken kadınlara sövüp sayan bir erkek kahraman. Arada yazıya karışmayı, anlatıcıyı kışkırtmayı iş edinen bir başka erkek. Kadınlarla, fısıltılarla örülü bir diyalog. Yazdıkça kızan, kızdıkça yazan, konu dışına taşmaya meraklı anlatıcı, kendisine mutlak gibi görünen katı saptamalarıyla, kendini bir düğümün içinde, koca bir kabusun orta yerinde buluyor. Münir Göle, çok katmanlı, farklı kültürlere kapı aralayan yeni romanı Fısıltılar’da sinsi sinsi, biraz haince damarımıza basıyor.
            (Arka kapak)

         İlk başladığımda çok fazla heyecanlandırmıştır bu kitap beni. Bir anlatıyı yeniden yazma fikri çok ilginç gelmişti çünkü. Zaten bildiğimiz hikayeyi yeniden nasıl yazabilir diye merak etmiştim. Ama yeniden yazmak hakkında yazdığı bölümü geçtikten sonra bana sıkıntılar basmıştı. Ortalarına kadar sıkıntıdan patladım yani. Sonra bir hareketlendi, güzelleşti. Ama sonuna doğru yine aynı sıkılgan duyguyla doldum taştım.
         Zar zor bitirdim ama ben de bittim. Güzelcene de bir kitaptı ama herhalde ben zamanında değildim bu kitabın. Bir de tabii bir kitap elimde üç günden fazla duruyorsa ben cinnet seviyesine geliyorum. Kitap ne kadar güzel de olsa bir soğuyorum. Aslında da çok seviyorum. İşte öyle karışık bir şeyler.

Mitolojik öykülerden hoşlanıyorsanız güzel bir kitap.

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Saftirik Greg’in Günlüğü

         


         Saftirik Greg’in Günlüğü
         Jeff Kinney
         Epsilon Yayınları

         Daha önce de söylediğim gibi, bir gün çok ünlü olucam, ama şimdilik bir gerizekalılar ordusuyla okula tıkılmak zorundayım!
         Çocuk olmak zor iştir. Hiç kimse bunu, kendini birdenbire  henüz gelişimini tamamlayamamış “afaklıklarla” her gün tıraş olmak zorunda olan “azmanların” aynı sıraları paylaştığı ortaokulda bulan Greg Heffley’den iyi bilemez.
         SAFTİRİK’İN GÜNLÜĞÜ’nde, yazar ve ilüstratör Jeff Kinney bizi çok ilginç bir kahramanla tanıştırıyor. Greg’in de günlüğünde söylediği gibi:
         Kimse benden “Sevgili Günlük, bugün kendimi şöyle hissediyorum,” filan yazmamı beklemesin! İşte o kadar!
         Greg Heffley’in maceraları sizi çok eğlendirecek!
         (Arka kapak)

         Evet, biliyorum bu bir çocuk kitabı olarak geçiyor. Ama ben bu kitabı (ve serisini) hep okumak istiyorum. Her kitapçıya gidişimde bunu “Ben bu kitabı istiyorum ya…” diyip diyip duruyordum. Sonunda okudum. :)

         Greg’in maceraları eğlenceli. Tavsiye ederim. 

19 Haziran 2014 Perşembe

Koşmasaydım Yazamazdım

         


         Koşmasaydım Yazamazdım
         Haruki Murakami
         Çeviren: Hüseyin Can Erkin
         Doğan Kitap
        
         “Murakami Bey, insan sizin gibi sağlıklı bir yaşam sürünce zamanla roman yazamaz hale gelmez mi?”
            Arada sırada insanlar bu soruyu sorar bana.
            Roman yazmank, sağlıksız bir eylem; yazar olan kişi de sağlıklı olmak dediğimiz çemberden uzak bir yerde, mümkün olduğunca sağlıklı denemeyecek bir yaşam sürmek zorundaymış gibi.
            Biz roman yazmaya çalıştığımızda, insanlığın temelinde bulunan zehir gibi bir şeyi istemesek de çekip çıkarır, görünür kılarız. Yazarlar az çok bu zehre maruz kalır. Bu zehir işin içine girmediği sürece, gerçek anlamda yaratıcılık eylemi ortaya konulamaz çünkü (tuhaf bir benzetmeyle söyleyeceğim ama balonbalığının zehirli kısmının aynı zamanda en lezzetli kısmı olmasıyla tıpatıp benzeyen bir durum galiba). Ama gerçekten sağlıksız olan şeylerle uğraşmak için insan mümkün olduğunca sağlıklı olmak zorundadır. Bu, benim tezim. Yani sağlıksız bir ruh bile, yine sağlıklı bir vücuda gereksinim duyar.
            İşte bu yüzden, böyle biri sanatçı olamaz, dense bile ben koşmaya devam ediyorum.
            Haruki Murakami’den bir tutku olarak koşmak ve bu tutkuyla terbiye edilen yazma eylemi üzerine eşsiz bir metin… Koşmasaydım Yazamazdım kendini “utangaç biri” olarak tanımlayan yazarın belki de en kişisel kitabı.
            (Arka kapak)

         Ne zamandır bu kitabı okumak istiyordum. İstiyordum çünkü adında hem koşmak hem de yazmak geçiyor. Koşmak ve yazmak benim kendimi en özgür hissettiğim iki eylem. Eskiden ama çok eskiden kros koşardım. Sonra bıraktım ve bir daha da başlayamadım. En çok özlediğim şeylerden biridir oysa. Yazmak… 9 yaşımdan beri kendimce bir şeyler karalarım her ne kadar bu ara iş yorgunluğundan bir şey yazıp çizemesem de…
         Haruki Murakami de ilgimi çeken bir yazar. Daha önce İmkansızın Şarkısı’nı okumuştum. Diğer kitaplarını da okumak istiyorum. Ama ben en az yazılan kadar yazanı da merak ettiğimden önce yazarın bu kitabını okuyup diğerlerini zamana yaymaya karar verdim.

         Sonuç? Sevdim. Hem koşu antrenmanları ile ilgili yazmış hem de koşarken hissettiklerini yazmış. Daha ne olsun, değil mi?

Atatürk’ün Sofrasında

         


         Atatürk’ün Sofrasında
         Onun Meşhur Yemek Sofraları
         Hüseyin Movit
         Truva Yayınları

         O’nun muayyen bir çalışma saati yoktu ki!.. Çalışmadığını sandığımız zamanlar bile çalışırdı… O’nun meşhur yemek sofraları bir ziyafet ve eğlence alemi değildi… Birçok tarihi kararlar o sofralarda fikir iştişarelerinden sonra verilirdi… Atatürk başkalarının düşünce ve mütalaalarına çok ehemmiyet verirdi…
            Bilhass sabaha karşı çalıştığı çok vakidir… Yalnız başına gün doğana kadar çalışma odasında yorulurcasına meşgul olduğu günleri çok bilirim…
            İşte gene böyle bir sabahtı. Güneş doğmamıştı…
            Etrafta masmavi bir sabah aydınlığı vardı…
            Kapısını vurarak odasına girdiğim zaman kağıt ve kitap yığınları içinde çalışıyordu… Uykusuz ve yorgun olduğu belliydi…
            -Atatürk, dedim. Niçin bu kadar yoruluyorsun?.. Biraz istirahat etsene!..
            -Memleketin büyük dertleri varken nasıl durulur kardeşim? dedi.
            -Peki ama ağabey dedim, sizin mesai arkadaşlarınız var, onlar bu dertlerle elbette ki meşgul oluyorlardır…
            Bu sözüm üzerine Atatürk’ün dudaklarında müstehzi bir tebessümün dağıldığını gördüm…
            -Makbuş, dedi, işte ben onların yaptığı hatalarla bu kadar yoruluyorum. Onların hatalarını temizliyorum!..
            (Arka kapak)

         Şu hayatta en çok tanımak istediğim ve hayranlık beslediğim insanlardan biri Atatürk. Sadece siyasi hayatını değil, kişisel hayatını da çok merak ediyorum.
         Bu kitabı çok büyük bir merakla aldım o yüzden elime. Atatürk’ün çevresindeki insanların anılarından oluşuyor kitap. Genelde yemekler ve sofra toplantılarını anlatmışlar.
         Ara ara çok hüzünlü, bazen de gülümseten anılar var içinde.
         Çok çok sevdim bu kitabı. Atatürk’e bir adım daha yaklaştığımı, onu birazcık da olsun tanıyıp, anlayabildiğimi düşünüyorum bu kitapla. İyi ki okumuşum!

        

         

22 Mayıs 2014 Perşembe

Dinler Tarihi

         


         Dinler Tarihi
         Hüseyin G. Yurdaydın, Mehmet Dağ
         Gündüz Matbaası
        
         “Dinler tarihinin görevi, ampirik dinleri incelemek ve tasvir etmektir. Betimleyici ve yorumlayıcı bir disiplindir, normatif değildir. Somut dinleri tarihsel ve sistemeatik olarak incelediği zaman görevini yerine getirmiş olur. Onun ister tümevarımsal isterse tümdengelimsel yolla olsun ideal anlamda “dinin” hakikatini ortaya koymasını beklemek, onun pratik eğitim sağlamasını beklemek gibi yanlıştır. Felsefe ve teoloji, normatif ve kehanetsel bir karaktere sahiptir; ancak dinler bu özelliği bütünüyle yok sayar. İlmi bir disiplin olarak dinler tarihi, ön kabulleri olmaksızın ilerlemesi gerekir; yani, o kendini somut olanın incelenmesiyle sınırlamalıdır. Mümkün olduğu kadar subjektif değerlendirmelerden ve felsefi spekülasyonlardan uzak durmalıdır; daha sonra tartışacağımız anlamda, bütün açık değerlendirmelerden kaçınmalıdır. Bunlardan hiçbiri dinler tarihi uzmanının kişisel kanaatlerine zarar veremez/etkileyemez. Mevcut bir dini benimseyen bir bilim adamı için önyargılar olmaksızın dinler tarihinde çalışma yapmak kesinlikle mümkündür. Yalnızca bir şart vardır ki, o da dinler tarihi araştırmacısının kendisinin yeterli bir objektiflik ölçüsüne sahip olabileceğine ve gerçekten de olduğuna inanmasıdır.”
            (Arka kapak)
        
         Okulda Dinler Tarihi dersim var benim. Derste hoca bu kitabı kullandı. Aslında çoktan okudum da sınavı geçmeden yazmak istemedi canım. Bugün de final sınavını olduk, eh artık yazayım dedim.
         Kitap, yeryüzünde ilk görülen dinden/tapınmadan itibaren anlatmaya başlamış. Bence güzel bir kaynak. Sıkılmadan okudum. (Normalde ders için veriliyorsa benim için cinnet sebebidir.)

         Artık basımı yokmuş sanırım. Ben pdf formatta bulmuştum internetten. 

Soğuk Otların Altında

        


         Soğuk Otların Altında
         Ülkü Tamer
         A Dergisi Yayınları
        
         Bu aralar hiç okuyamıyorum! Bu hallerimden de nefret ediyorum doğrusu. Konuşmam bozuluyor, yazamıyorum, düşünemiyorum. Hayatım karmakarışık oluyor hatta!
         Bugün ofise götürdüm bu kitabı da bitirdim. Ha, bu arada çalışmaya başladım ben 8 Mayısta. Bugün de son final sınavımla birlikte okulum tatile girdi. 3. sınıfı da bitirdim. Üniversite de bitiyor yahu! Büyüyorum!
         Kafamın içi gibi dağınık bir yazı oldu bu da!
         Ülkü Tamer’in şiirlerini seviyor musunuz siz de benim gibi? O zaman bir cümle kalsın burada.
            “Kim açtı bilmiyorum kapısını dünyanın”
           
            Bu arada Ülkü Tamer’den imzalı bir kitap bu. :)


         Okuyunuz efenim. 

4 Mayıs 2014 Pazar

Hindistan Sıcağından Norveç Buzuluna

         


         Hindistan Sıcağından Norveç Buzuluna
         Atillâ Dorsay
         Turkuvaz Kitap

         “İlk gezi kitabım 2002’de yayınlanmış ve dört ayda dört baskı yapmıştı: Yaşam ve Ölüm Kentleri. Bu başarı görece de olsa şaşırtmıştı beni doğrusu… Acaba gezi yazıları, seyahat kitapları daha mı çok ilgi çekiyordu? Ben kendimi sinemaya adayarak ömrümü ziyan mı etmiştim? Bu yakınma şakamın içinde biraz gerçeklik payı olsa da, yapacak bir şey yoktu. Hele bu saatten sonra…
         Ama, doğrusu, yolculuktan ve yolculuklarım üzerine yazmaktan da çok zevk aldım, alıyorum. Bu kitapta, gitmeyi hep isteyip asla başaramacağımı sandığım kimi uzak kıtalar/ülkeler de var. Madrid ve Barselona dışında İspanya hep bir rüyaydı. Bu kez yaptık: Hem de tüm Endülüs’ü kapsayan dolgun bir programla… Mısır ve Tunus’tan yıllar sonra, Kuzey Afrika’nın güzel ve gözde ülkesi Fas’ı da organize bir turla çok iyi gezebildik. Hemen kuzeyimize çıkıp Ukrayna’nın başkenti Kiev’i, eski Yugoslavya’nın en geniş bölümünü oluşturan Sırbistan’ı, sonra yine o imparatorluktan arta kalan Bosna’yı ve kentleri Saraybosna ve Mostar’ı, Orta Avrupa’nın bir türlü göremediğim Çek Cumhuriyeti’nin Prag ve Karlovy-Vary adlı rüya kentlerini keşfetmek, Akdeniz’de Yunan adalarına ilk kez kapsamlı bir gezi yapmak ve bu denizin incisi Taormina’yı tanımak, ayrıca Kuzey Avrupa’da Brüksel’den Kopenhag’a özlenmiş kentlere dönmek de ancak 2000’lerde mümkün olabildi… Tüm kuzey Hindistan’ı, ayrıca Nepal’ı kapsayan 12 günlük gezi, benim için belki de hayatımın seyahatiydi. Çok etkilendim, üzerinde çok düşündüm. Hayatımda bir ülke için yazdığım en kapsamlı (ve bence en güzel) yazı dizisi, bu ülke için yazıldı. Ve ilk kez bu kitapta yer alıyor.
         Ve benim hemen hepsine âşık olduğum, kimileri hayatımı gerçek anlamda etkileyen bu ülkelerden, yörelerden, kıtalardan ve kentlerden izlenimler elinizde, artık onlar benden çıktı, sizin malınız oldu. Umarım ki yazarlığım, benim onları gezerken aldığım keyfin en azından bir bölümünü sizlere taşıyabilir.”
         (Arka kapak)

         Sonunda bitirebildim bu kitabı! Kitapla ilgili değil tabii ki, sadece ve sadece benim ile ilgili sebeplerden. Çok yoğunum ve nedense kitaplara yoğunlaşamıyorum bu ara. Zor bela bitirdim. İnşallah bundan sonra böyle devam etmez. Gerçi finallerim başlayacak bir hafta sonra ama kendimi zorlayacağım.

         Gezi kitaplarından hoşlanıyorsanız tavsiye ederim. 

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı

         


         Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı
         Stephen R. Covey
         Varlık Yayınları

         Kişisel, mesleki ve ailevi sorunların çözümünde ilke merkezli bir yaklaşım benimseyen ve toplam kalite anlayışının öncülerinden olan Stephen R. Covey, çarpıcı örneklerden yola çıkarak, aşama aşama, insana yaraşır biçimde dürüst, uyumlu, huzurlu, başarılı bir yaşam değişimine ayak uydurmanızı sağlayan alışkanlıkları belirliyor, değişimin yarattığı fırsatlardan yararlanabilmek için gerekli olan bilgelik ve güce ulaşmanın yollarını gösteriyor.
         “Liderlik konusunda son on yılın başucu kitabı bu olacak.” –Scott Degarmo (Siccess dergisinin başyazarı)
         “İlke merkezli liderlik, çok güçlü bir kavram, Covey’in liderlik ve insan ilişkileri vizyonu, bu kavramı günümüz iş dünyasının liderleri için elverişli bir program haline getirmiş. Mutlaka okumanızı öneririm.” –Nolan Archibald (Black&Decker Başkanı ve Yöneticisi)
         (Arka kapak)

         Eskiden kişisel gelişim kitabı çok okurdum. Sonra sıkıldım. Hepsi aynı şeyi anlatıyor gibi gelmeye başladı çünkü. Aslında temelde hepsi aynı şeyi anlatıyor da… Yani eksik/geliştiremediğimiz yanımızı. Ama insanız, sıkılgan bir yapıya sahibiz işte.
         Tüm bunlara rağmen ara ara bakalım artık nasıl kitaplar çıkmış diye kontrol ederim ben. Son zamanlarda da ilke merkezli liderlik konusu ilgimi çekiyordu. Sonra bu kitabı buldum bugün ve okumaya başladım. Bitirdiğimde bazı şeyleri doğru yaptığımı ama bazı şeylerde sapmalar olduğunu gördüm hayatımda.
         Kitabın 7 maddesi ise şöyle:
·         Proaktif ol
·         Sonunu düşünerek işe başla
·         Önemli işlere öncelik ver
·         Kazan/kazan diye düşün
·         Önce anlamaya çalış, sonra anlaşılmaya
·         Sinerji yarat
·         Daima baltanı bile
Çoğu kitapta bunları bulabilirsiniz tabii ki ama bunları anlaşılır ve hayatta sık karşılaştığımız örneklerle vermiş yazarı. Ben bu yüzden çok sevdim kitabı.

Okumanızı tavsiye ederim. 

11 Nisan 2014 Cuma

Gezdiklerim Gördüklerim Görüşlerim…

         


         Gezdiklerim Gördüklerim Görüşlerim…
         Özer Ertuna
         Arkeoloji ve Sanat Yayınları

         Bu gezi yazıları 1997 – 2006 yıllarını kapsayan on yıllık bir dönemde, yazarın eşi ile birlikte yaptığı yurtiçi ve yurtdışı kültür gezilerinin arkasından bir kısmının kaleme alındığı anılardır. Bu anılar gezip görülen eserlerin, güzelliklerin dile getirilmesi değil, bu kültür deneyiminin düşündürdüğü gözlemlerdir.
            … Hayatımızın bu on yıllık kesimindeki seyahatlerimizde dünyanın kültür zenginliklerini tatmaya çalıştık; yaşamı paylaştığımız insanları tanımaya, özlemlerimizi anlatmaya çabaladık…
            (Arka kapak)

         Bu aralar o kadar yoğunum ki ne doğru düzgün kitap okuyabiliyorum ne de okuduklarımı yazacak fırsat bulamıyorum. Kitap da gelip geçtikçe gözümün içine içine bakıyor haliyle. Gece geç saat de olsa yazayım dedim.
         Nedense okulun ikinci dönemi hep çok daha yoğun geçiyor üniversitede ya da kısa olduğundan bize öyle geliyor ya da programı sıkışık yapıyorlar. Bilemiyorum. Geçtiğimiz ay da sunumlarım vardı ve ben bir sunumumda Norveç’i anlatacaktım. Bu kitabı da o yüzden seçmiştim kütüphanede. Sunumu yapalı çok oldu ama ben kitabı mart sonunda bitirebildim. Yazısını ise anca yazabiliyorum. :(
         Gezi kitaplarını çok seviyorum. Bir ülkenin/şehrin özelliklerinin yanında kültürü hakkında da bir çok bilgi elde edebiliyorsunuz. Yazarın kendi düşünceleri de cabası. Bu kitabı da uzunca bir süreye yayarak sindire sindire okudum.

         Gezi/anlatı kitaplarından hoşlanıyorsanız tavsiye edebilirim. 

1 Mart 2014 Cumartesi

Yangın Yılları

         


         Yangın Yılları
         Ahmet Telli
         Aşama Yayınları

         Ne varsa eskilerde var. Ne yazıyorsa eskiler yazıyor.
         Böyle söylüyorum da ben eskiler, yeniler karışık okuyorum halbuki.
         Neyse… Demem odur ki; bu şiir kitabı, Yangın Yılları, hâlâ güncelliğini yitirmemiş şiirler içeriyor. Özellikle de siyasilerle ilgili olanları. Aynı şeyler hâlâ tekrarlanıyor günümüzde. Hâlâ acılar, yıkımlar…

         Okuyun lütfen.
         Bu arada imzalı bir kitap. Koleksiyonuma bir kitap daha eklendi. Mutluyum. :)

Bukre

         


         Bukre
         Kahraman Tazeoğlu
         Destek Yayınları

         Güzellik, bakmayı bilen gözdedir sevgilim. Artık kendime layık olanı seçebiliyorum sayende. Bir insanın gözlerine bakıp, kalbini görebiliyorum her seferinde. Eskisi gibi değilim. Neden mi senden çok daha öndeyim? Herkesin dünyası kendi gördüğü kadardır sevgilim. Sen önüne bakarken, ben uzakları ezberledim. Sen olup bitenlerle ilgilenirken, ben olmayanın izindeydim.
Çivi çiviyi sökermiş, yalnızlığı kanatan hüzünlü şarkılar, yalnızlığa iyi gelirmiş. İşte ben bu şekilde hayata karşı direndim. Keşke bana akıl vereceğine, aklımı alacak kadar beni sevseydin. Ben, bir çocukluk edip büyüdüm işte! Sen büyümüşsün ama doğmamışsın bile.
Ben, senin doğrundum sevgili. Ötekiler gelip geçerdi. Sen doğru olanı değil, geçerli olanı seçtin. Terk etmek kazanan olmaya yeter zannettin.
Bana, bir veba busesi bırakıp gittin; bak şimdi yerini başkaları aldı. Bu aşkın vebası sende, busesi bende kaldı. Seçtiğin yolda sana mutluluklar diliyorum. Unutmak alışmaktır. Unutursun demiyorum… Ama alışacaksın biliyorum.
(Arka kapak)

Bu kitabı bu kadar çok bahsedildiği / her yerde karşıma çıktığı için okudum. Sırf meraktan. Bir şey değişmedi hayatımda ama. Yani tamam, her kitap insan hayatında olağanüstü değişiklikler yaptıracak diye bir kaide yok. Ama bari bir rüzgar estirip bir yaprağı titretmesini beklerim / beklerdim en azından.
Olamadı. :)
Ortaokul 3 seviyesindeydi resmen kitap. Daha önce de okumuştum gerçi Kahraman Tazeoğlu’ndan. Biliyordum yazı tarzını da işte merak. O kadar anlatılınca da mükemmel bir şey bekliyor insan. Yok yani. Olmamış hiç.

Üzülerek söylüyorum ki vakit kaybıydı benim için. 

21 Şubat 2014 Cuma

Sevmek Zamanı

         


         Sevmek Zamanı
         Mehmet Kadri Sümer
         Ka Yayınları

         Sevmek Zamanı diye bir Türk filmi var. Kitabın isminden dolayı okumaya başladım yani, itiraf ediyorum. Daha önce bu şairi okumamıştım. Güzeldi, sevdim.
         Yazar, kitabın önsözünde sadece çokca yayınlanan şiirlerini kitaba aldığını söylemiş.
        


11 Şubat 2014 Salı

Şiirin Kızkardeşi Öykü

         


         Şiirin Kızkardeşi Öykü
         Buket Uzuner
         Everest Yayınları

         “Bugün artık o gün.
            Bugün, yıllardır karanlıkta kalmış bir haksızlığın aydınlığa kavuşturulacağı o gün!
            Biraz sonra yıllar önce yapılmış büyük bir kötülüğün kalbi sökülecek.
            Biraz ötede büyük bir iftiranın gizi çözülecek ve bunu yapacak olan kişi, şimdi sizinle konuşanın ta kendisi. Adaleti yerine getirecek olan benim!
            Bugün onu yeniden göreceğim, yıllar sonra onunla buluşacağım; çünkü bizim yazgımızda karşılaşmak var.
            Bugün işte o gün!”
            Şiirin Kızkardeşi Öykü dinamik üslubu, zengin düşgücü ve okura hazırladığı sürprizlerle bir Buket Uzuner kitabı.
            Kitabın ikinci bölümünde yer alan Cinsel Öyküler beş arkadaşın oynadığı tehlikeli bir oyundur aslında:
            “2001 yılının bir İstanbul yaz gecesiydi. Üniversiteyi beraber okumuş beş eski arkadaş yıllar sonra yeniden buluştuklarında alkolün de etkisiyle ilk bakışta çok eğlenceli ve masum görünen bir oyun oynadılar. Oyun basitti ve tek kuralı içten olmaktı: Herkes ilk cinsel deneyimini anlatacaktı.”
            (Arka kapak)
        
         Öykü kitabı okumayı çok seviyorum. Bu kitabı da adında öykü geçtiği için okumak istedim aslında. Zaten ben kitabın arkasını falan okumaktan çok hoşlanmıyorum. Bu büyük bir eksiklik, biliyorum. Ama böylesi daha eğlenceli, daha sürprizli.
         Kitaba da ismini veren Şiirin Kızkardeşi Öykü beni en çok şaşırtan öykü oldu. En çok onu sevdim içinde. Diğerleri fena değildi.
        

         

4 Şubat 2014 Salı

Eroin Güncesi

         


         Eroin Güncesi
         Kanat Güner
         MB Yayınevi

         Yaşadı, yazdı… ve öldü.
         Uyuşturucu ve adım adım yaklaşmakta olan ölüm hiç bu kadar içerden, bu kadar sahici ve alaycı anlatılmadı. “Hey, millet ben ölmeye karar verdim. Hiç kimseye hiçbir şey borçlu değilim ama son bir iletişim denemesi yapmak istedim.” diyen Kanat Güner, bu kitabı yazdıktan 13 ay sonra öldü.
         Beyoğlu’nda bir sinemanın tuvaletinde, kasığında iğne ile ölü bulunduğunda 28 yaşındaydı.
         Muş’ta doğan, Güneydoğu’nun çeşitli illerinde büyüyen zeki, duyarlı ve çalışkan Kanat Güner’in 17 yaşında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni kazanarak İstanbul’a gelmesiyle başlayan Eroin Güncesi’nde, sarsıcı gerçekler son derece çarpıcı bir dille aktarılıyor.
         Onuncu yıl özel baskısı için, Eroin Güncesi’nin ilk yazımında adı geçen kahramanlarımızın tamamının izi sürülmüş. Kitabın sonunda, yaşamını kaybedenlerin yanı sıra, hayatta olanların bugün nerde ve ne durumda olduklarına dair bilgi yer alıyor.
         Eroin Güncesi’nin gençler arasında kazandığı ayrıcalıklı konum, Kanat’ın ölmeden önce giriştiği son iletişim denemesinde ne kadar başarılı olduğunu kanıtlıyor.
         ***
         İnternette gençlerin Eroin Güncesi ve Kanat Güner hakkında yazışmalarından:
         Eroin Güncesi, “Dünya nasıl bir yerdir?” diye sorulduğu vakit başvurulması farz olan yapıttır… Acı hiç böylesine ironik anlatılmamıştır.
         On kere okudum ve her seferinde beni uçurumlardan kurtardığına inanıyorum. Bu kitap, okuyan herkesin hayatını değiştirmiştir bence…
         Bir eroin (wo)man’ın hayatını ve çektiklerini anlattığı kadar bu ülkeyi yönetenlere ve ailelere de (eğer okusalar) hatalarını gösterecek olan kitap… Okuyun, okuyup da etkilenmeyen fazla kişi yok.
         Eroin Güncesi, bir hayatın, o hayatın kahramanı tarafından bırakılmış özeti. Bir ömrü dolduran şeylerin bazen bir veda mektubu gibi içten, bazen bir protesto gibi sert anlatımı. Ölüme yaklaşan bir insanın son hesaplaşması.
         Kanat… Defalarca okunabilen, her okunuşta sözleriyle insanı öfkeyle şaha kaldırıp, gözyaşlarına boğan bir melek.
         Uzun zaman önce okumuştum, remen dağılmıştım kitap bitince. Şimdi ne zaman aklıma esse, açar yine okurum ve yine aynı şiddette dağılırım.
         (Arka kapak)
        
         Bağımlılık yapan her şeyden ödüm kopar benim. Sigara, alkol, uyuşturucu… Kola, cips bile bağımlılık yapıyor diye bıraktım hatta. Midem de çok ağrıyordu, orası da ayrı konu tabii.
         Birkaç gündür gözüme çarpıyordu bu kitap internette. Daha önce de görmüştüm ama eroinle ilgili başka da kitaplar okuduğumdan ve her seferinde çok yara aldığımdan bunu okumayı göze alamamıştım doğrusu.
         Fakat dayanamadım en sonunda. Canımın bu kadar acıyacağını, bu kadar dağılacağımı da biliyordum üstelik.
         Kanat Güner, 1970 doğumlu, 10 yıl boyunca uyuşturucu kullanan bir bireymiş. Bu kitabı da son bir iletişim hamlesi olarak yazmış. Hatta Reha Muhtarın sunduğu haberlere çıkmış. Beyoğlu’nda bir sinemanın tuvaletinde ölü bulunduğunda da 28 yaşındaymış. Demek ki ben o zaman 8 yaşındaydım. Ama Kanat’a dair hiçbir şey hatırlayamıyorum. Haberlere çıkışı falan…
         Çevremde de birkaç esrar falan kullanan tanıdığım olmuştu lise dönemimde. Onunla bile ne hale geldiklerini görmüştüm. Sanırım bu kitapta da ben en çok, eroini isteyerek kullanmasına, son zamanlarında özellikle gerçekten isteyerek kullanmasına üzüldüm. Ölümü bu kadar çok istemesine üzüldüm.

         Kitabın sonundaki söyleşisi ne kadar da umut dolu oysa. Gelecek için güzel planları varmış. Keşke direnebilseymiş.