17 Mart 2013 Pazar

Şiir Nasıl Yazılır?


         Şiir Nasıl Yazılır?
         Vladimir Mayakovski
         Çeviren: Yurdanur Salman
         Yaşantı Sanat Kitapları

         “Eline yeni kalem alan, bir hafta sonra da şiir yazmaya kalkışan birine bu kitabımın pek yararlı olacağını sanmam. Kitabım ancak tüm engellere karşın şair olmak isteyenlere yararlı olabilir; şiirin, üretilmesi en zor şeylerden birisi olduğunu bilerek, bu üretme sürecinin en gizemli tekniklerinden bazılarını avucunun içi gibi bilmek ve kendisinden sonra geleceklere aktarmak isteyenlere…”
         Birinci baskısı kısa zamanda tükenmiş olan “Şiir Nasıl Yazılır?”ın bu ikinci baskısı çevirmeni Yurdanur Salman tarafından gözden geçirilmiş olarak yayınlanıyor. Konu ile ilgili olan Yesenin’in “Ayrılık Şiiri” ve Mayakovski’nin “Sergey Yesenin’e” şiirleri, bütün olarak ayrıca kitabın son bölümünde yer almaktadır. Şiirseverlerin ellerinden bırakamayacakları bir kitap.
         (Arka kapak)
         Mayakovski’nin bu kitabı kendisinin de dediği gibi şiir yazmaya yeni başlayanlara yardımcı olacak bir kitap değil kesinlikle.
         Ama şiirin nasıl ince süzgeçlerden geçtiğini, nasıl zorlu yollar katettiğini anlamak için iyi bir kaynak.
         Bu arada içinde Yesenin hakkında da ufak ufak bilgiler var. Ayrılık Şiiri de güzel bir şiir üstelik.
         




2 Mart 2013 Cumartesi

Troyalılar Türk Müydü?



         Troyalılar Türk Müydü?
         Bir mitosun dünü, bugünü, yarını

         2004 yılının Mayıs ayında gösterime giren “Truva” filmi, kökleri çok derinlerde olan bir soruyu da getirdi. Troyalılar Türk Müydü? Bu kitap Haluk Şahin’in akıcı kaleminden, geniş tartışmalara yol açan bu soruya cevap arıyor.
            Troyalıların Türk olabileceği iddiası ilk olarak kimin tarafından ortaya atıldı? Orta Çağ’da Türklerin Troyalı olduğu inancı niçin yaygınlaştı? Katalik Avrupa ne zaman telaşa kapıldı ve bu iddiayı çürütmeye karar verdi? Fatih Sultan Mehmet gerçekten “Troyalıların öcünü aldım!” dedi mi? Ya Mustafa Kemal? Onun Dumlupınar zaferinden sonra benzer şeyler söylediği ne kadar doğru?
            Haluk Şahin yerli ve yabancı kaynakların derinliklerine inerek Troyalıların Türklüğüyle ilgili iddiaları bir soruşturmacı titizliğiyle araştırıyor. Ve yeni bir soru soruyor:
            Ya günümüz Türkleri? Onlar da Troyalı mı?
         (Arka kapaktan…)

Geçen dönem arkeoloji dersi aldım okulda. Bu dönem ise Bizans sanatı ve mitoloji dersleri alıyorum. İşte bu yüzden bu alanlarda ne bulursam okumaya çalışıyorum. Bu kitap da öyle bir anda çıktı karşıma. Troya kelimesini okur okumaz elime almamla okumaya başlamam bir oldu zaten.
Kitabın adı çok ilginç gelmişti bana. Böyle bir şey olur mu hiç diye düşünmüştüm. Daha önce de böyle bir tartışmaya denk gelmemiştim hiç. Ama çok çok uzun zamandır tartışılmaktaymış meğer. Hatta 2004 yılında gösterime giren Troya filmiyle daha da hararetlenmiş. En ilginç nokta ise Troyalıları Türk olarak tanımlayan ülkeler, Troya filminden sonra “Olur mu hiç öyle şey, Troyalılar Türk olamaz!” demeye başlamışlar.
Burada iki önemli nokta daha var. Birinci Fatih Sultan Mehmet’in “Troyalıların öcünü aldım!” demesidir. Bu resmi tarihçi Kritovulos tarafından kayda geçirilmiş. İkincisi ise Mustafa Kemal’in Dumlupınar zaferinden sonra böyle bir şey söylediği. Ama bunun hakkında kesin bir kanıt yokmuş.
Haluk Şahin, ara ara yazdığı Troya yazılarını derlemiş bu kitapta. Ben çok sevdim kitabı. Derslerde anlatılandan çok farklı bir noktadan bakmış oldum.
Kitapta bir müzeden bahsediyor yazarı. Hisarlıkta açılması planlanan Troya Müzesi’nden. Bunu da çok sık işlemiş yazılarında. Bence iyi de etmiş. Ama derslerde adı geçen müzelerde bildiğim ve araştırdığım kadarıyla hala orada açılması planlanan müze açılmamış. En son 2011 yılında “Troya Müzesi Serbest Katılımlı, Tek Aşamalı, Ulusal Mimari Proje Yarışması” adında bir yarışma yapılmış. Ama bundan sonrasında müzenin yapım çalışmalarına başlandı mı bilmiyorum.
Eee, Troyalılar Türk Müymüş, diyebilirsiniz. Söylemeyeceğim tabii ki. Söylersem kitabı okumazsınız. :)


         *Yine imzalı bir kitap bu. Keşke benim olsaydı ama ne yazık ki değil. Koleksiyonumda güzel bir kitap olurdu. :)

14 Şubat 2013 Perşembe

Fındık Sekiz


       
         Fındık Sekiz
         Metin Kaçan
         Can Yayınları

         Fındık Sekiz, simgesel/alegorik bir doku içinde İslam mistisizminden izler taşıyan bir metin. Tasavvuf öğesi, Kaçan’ın bıçkın/külhani anlatımı ve inanılmaz haşarılık ve ataklıktaki yaratıcı dil oyunlarının arasında alışılmadık bir etki bırakmakta. Fındık Sekiz, bir iç dünya yolculuğunun odakta olduğu bir metin. Beyoğlu’nun kanla/şiddetle/uyuşturucuyla/cinsellikle yoğrulmuş batakhane kültürü ile entel diye adlandırılan bir başka sınıfın yan yana varlıklarını sürdürdüğü bir ortamda, ana kişi Meto maddesel yaşamın uçlarında dolaşır, “intiharın arifesinde, yaşamın şerefesinde” gezinir. Fındık Sekiz, karanlıktan aydınlığa, maddesellikten tinselliğe yapılan bir yolculuğu anlatır… Bir aşk romanıdır Fındık Sekiz. Karşı cinsten birine duyulan aşktan çok soyut bir aşktır burada söz konusu olan. Mistik tonlamalı gündüz düşlerinin somut bir Beyoğlu gerçeğiyle birbirine geçtiği bir uzamda yaşanır Fındık Sekiz. Destansı/masalsı, bir o kadar da kanlı canlı/külhanca bir ortamdır bu… Renkleriyle, sesleriyle soluk alıp verir metin. İçinde “sözcüklere yelken açılan” bu kurmaca yaşam, düzyazı, ritmik düzyazı ve şiirin birbirine karıştığı dilsel karnavaldır.”
            (Arka kapak)

            Metin Kaçan’ın Ağır Roman’ını okuduğumda liseye gidiyordum. Okuyup geçmiştim. Çok büyük şeyler ifade etmemişti benim için. Sevmedim mi sevdim. Ama o çarpıcı etkiyi yapmamıştı işte. Daha sonra bu kitabın Türk edebiyatı için ne kadar önemli olduğunu anladığımda tekrar inceledim. Filminin çekildiğini de öğrendim. İzledim de.  Aslında ne kadar bizdenmiş. Tabii o zaman anlayamamışım. Hatta bir ara dizisi de çekilmişti. Hâlâ devam ediyor mu bilmiyorum. Hiç izlemedim de doğrusunu söylemek gerekirse.
         İçinde simgesel/alegorik ögeler barındırıyor bolca. Güzel, kolay okunur bir kitap bunun yanında. Beyoğlu’nun makyajsız yüzünü görterirken kanınız çekiliyormuş gibi hissediyorsunuz bazen. Biraz fazla etkiledi bu kitap beni o yüzden.
         Bu kitabı da yazın indirimden almıştım. D&R, Can Yayınları’nın kitaplarını 5 Tlye satıyordu. Açıkçası Ağır Roman’ın yazarı olarak da düşünmemiştim kitabı alırken. Sonra okumak için elime aldığımda farkettim. Ve maalesef farkettiğim acı bir şey daha var. Geçtiğimiz günlerde intihar eden Metin Kaçan; Ağır Roman’ın, Fındık Sekiz’in yazarı Metin Kaçan.
         1995’te bir tecavüz iddiasıyla yargılandı ve ceza aldı Metin Kaçan. Şimdi bu kitapta da Meto’nun kız arkadaşı ona komplo kuruyor ve onu tutuklattırıyor ve bir süre hapis cezası falan alıyor. Çıktıktan sonra da aklından intiharı geçiriyor Meto. Sayfa 109’da söyle yazmış:
“Malibu’yu Boğaz Köprüsü’nün tam ortasındayken patlatmak!
Kendini Boğaz’ın lacivertten yeşile, yeşilden kızıla, sonra esmere kaçan renkli sularına, fırtınalı sesine bırakmak! Haydi Meto!”
         6 Ocakta da intihar haberini aldık. 
         Yani böyle büyük bir iddiada da bulunmak da istemiyorum ama bu kitap ilk önce Yapı Kredi Yayınlarından 1997 yılında çıkmış. Yani o cezayı aldıktan sonra. Acaba Metin Kaçan intihar etmeye bu romanı yazarken mi karar verdi diye geçiyor hep aklımdan.
         Tecavüz olayına gelince Güneş K. Adlı bayanın doktor raporlarında tecavüz bulgusuna rastlanmamıştır diye yazdığı da her yerde yazıyor. Ama insanlar, medya o kadar seviyor ki yaftalamayı, hiç de zorlanmadılar o yüzden “tecavüzcü romancı” derken. Burada mahkemenin medyadan etkilenip, doğru düzgün araştırmadan bir yargıya vardığı sonucu da çıkıyor.
         Allah rahmet eylesin. Umarım burada bulamadığın huzuru orada bulursun Metin Kaçan.
         Bu kitabı okuyun.
         Ağır Roman’ı da okuyun.
         Metin Kaçan’ın tüm kitaplarını okuyun.

2 Şubat 2013 Cumartesi

Azil

         
         Azil
         Hakan Günday
         Doğan Kitap
         Deha ile delilik arasında seyreden bir hayat…
            “Önemli olan, Tanrı’nın bir enstrüman yaratmış olmasıdır. İnsan denen bir enstrüman. Ancak yarattığı müzik enstrümanını çalamayan bir usta gibi, Tanrı da insandan doğru sesi çıkaramamıştır. Bu yüzden, Tanrı hariç bütün güçler insanı çalmış ve özellikle de şeytan en güzel melodilerini onunla bestelemiştir.”
           
            Sahip olduğun her bilgi, içinde çürüttüğün bir hücredir.
           
            Azil, içinizdeki derin uçuruma, düşünme, fark etme ve görme uçurumuna düşmek için bir fırsat. Ayaküstü düşebilirseniz ne âlâ! Aksi takdirde Hakan Günday’ın bir sonraki romanını bekleyeceksiniz.
            (Arka kapaktan…)

         Tamam diyorum tamam. Artık bu adamın tarzına alıştım. Ama olmuyor. Tamam, alıştığım bir kısmı var. Hep uçları yazması hep uçlarda dolaşması. Onun dışında yeni bir kitabına başladığımda “Hah, bunun sonu kesin böyle bitecek!” diyorum ama nafile, bambaşka bir şey oluyor. Ve bu beni hem şaşırtıyor hem de mutlu ediyor.
         Yıllardır okuyorum. Okumayı öğrendiğim günden beri okuyorum. Hatta okumayı biraz geç sökmüş olmamdan dolayı hıncımı ala ala okuyorum. Babamın okumam ilerlesin, akıcı olsun diye söylediği “Kızım, ne görürsen oku!” sözünü hayat felsefem haline getirdiğim için okuyorum. Balıkesir’deki kitaplığım, Kuşadası’ndaki kitaplığım, okulun kütüphanesinden aldıklarım, arkadaşlarımdan aldıklarım, Balıkesir kütüphanesindeki tüm kitapları okuyup, okuyacak kitap bırakmayışım… Yine de çok değiller. O kadar çok kitap varken dünyada ve her gün sürü halinde de çıkmaya devam ediyorlarken hiç de çok değiller.
         Arık okuya okuya olsa gerek bir yazarın kitabın sonunu nasıl bağlayabileceğini tahmin edebiliyor insan. Hatta bir sonraki cümlesini bile. Hakan Günday’da ise bu pek mümkün olmuyor. Tamam, bu kitapta biraz daha fazla hissettim. Bir sonraki cümleyi olmasa da hangi düşüncelerle yazdığını anlamaya başlıyorum. Ama sonunu bilmek asla mümkün olmuyor.
         Yine beni çok şaşırtan, çok etkileyen bir romandı. Yine rüyalarıma girdi, yine tüm hücrelerime işledi. Başka ne denilebilir ki başka?! Alın, okuyun. Pişman olmazsınız.

         Bu arada bu kitap adıma imzalı. İkinci kez. Daha önce de okuyup bitirdiğim Az’ın imzalısı geçti elime.
         Ama bu kitapta çok önemli bir şey daha var benim için. Hakan Günday’dan “Yaz!” cümlesi.
         Artık yazıyorum.

         Kinyas ve Kayra’yı okumak için tık tık.
         Malafa’yı okumak için tık tık.
         Az’ı okumak için tık tık.

         



28 Ocak 2013 Pazartesi

İki Cami Arasında Aşk



İki Cami Arasında Aşk
Mihrimah ile Sinan
Mürvet Sarıyıldız
Mola Kitap

18 yaşında kendi arzusu ile devşirilip payitahtta getirilen Sinan, Karaboğdan Seferi sırasında gördüğü Mihrimah Sultan’a âşık olur. Bu aşk, Sinan’a önce Prut Nehrini 13 günde geçilecek köprüyü yaptırır.
Payitahtta dönüşte Mihrimah Sultan’ın evlendirilmesine karar verilir. Sinan ve Rüstem Paşa aday olur. Hürrem Sultan, siyasi nedenlerle kızı Mihrimah’ı Rüstem Paşa ile evlendirir.
50 yaşında ve evli olan Sinan, bu evlilik üzerine kendini sanatına verir. Sarayın baş mimarı olur. Aşkını payitahtta yaptığı hanlar, hamamlar ve camilere yansıtır. Özellikle de aşkını Edirnekapı ve Üsküdar’da yaptığı iki cami arasına gizler.
Dünyaca ünlü mimar, Mimar Sinan’ın ve büyük aşkı Mihrimah Sultan’ı anlatan sürükleyici bir roman.
(Arka kapaktan)
Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a olan aşkı sayesinde Prut Nehri üzerine 13 günde bir köprü yapmasıyla baş mimar olmasını ve ondan sonra olanları, Mihrimah Sultan’ın evlendirilmesini ve Mimar Sinan’ın eşi Mihri’nin çektiği acıları anlatıyor kitap.
Bu kitapta beni en çok etkileyen Mihri oldu çünkü ona yazık oldu.
Mimar Sinan’ın, Mihrimah Sultan’a âşık olduğunu ve doğuda ve batıda olmak üzere iki cami yaptığını biliyoruz. Bu kitabı alırken benim beklentim yüksekti açıkçası ama çok yavan geldi nedense bana. Özellikle de Mimar Sinan’ın davranışları ve düşünceleri çok basit ve çocukça anlatılmıştı. Bu kadar kötü olacağını düşünmemiştim hiç. Ya da dedelerimizin bize anlattıkları yüzünden fazla şeyler bekliyordum, bilemiyorum. Bu açıdan sevmedim.
İkinci sevmediğim yanıysa; kitabın sol taraftaki sayfalarına baskı yapılmaması ve sadece sağ tarafın kullanılmasıdır. Sol tarafta sadece bir cami silueti ve hilal resmi var. Bunu neden böyle yapmış olabilirler diye düşünüyorum ama aklıma sadece sayfa sayısını çoğaltmak için yapmış olabilecekleri geliyor. Kitabı sevmedim diye daha da kötülemek istemiyorum ama zaten Kitabın adı İki Cami Arasında Aşk, zaten kapağında da aynı şeyler var. Neden tekrar tekrar basma gereği duymuşlar ki?! İlginç. Boşuna kâğıt israfı.
Ha, hiç okunmaz mı? Okunur. Özellikle de tarih romanı okumakta zorlananlar için başlangıç olabilir çerez niyetine.
Bu arada kitabı bir marketten 3,95e aldım. Normal fiyatını bilmiyorum.

10 Ocak 2013 Perşembe

Giderayak


Giderayak
Şükran Kurdakul
Sinan Matbaası
2013’ün ilk kitabı bu. Aslında 2 Ocakta bitirdim aslında. 30 sayfalık minik bir şiir kitabı zaten. Severek okudum.
Ayrıca bu kitabı sevmemin bir nedeni de kendisinin imzasının olması. O da hemen aşağıda. Bu arada benim küçük bir imza koleksiyonum var. Evet, yazarların imzalarını topluyorum. Hem benim adıma imzalananlar hem de başkaları adına imzalanmış olanlar. Favorilerim eski, en eski olanlar. :)




29 Aralık 2012 Cumartesi

Yüzüncü Ad / “Baldassare’nin Yolculuğu”


        
         Amin Maalouf
         Çeviren: Samih Rifat
         Yapı Kredi Yayınları
         Doğu’daki son Cenevizlilerden, antika tüccarı Baldassare Embriaco, 1665 yılı sonlarında, soyunun yüzyıllardır yaşadığı Lübnan’dan yollara düşer. Ertesi yıl, İncil’e göre “Canavar’ın Yılı”dır. Kimilerine göre düpedüz Mahşer: Kan, ateş, yıkım ve her şeyin sonu… Zamanın sonu!
            Dünyayı ve Baldassare’yi kurtarabilecek tek şeyse, Yüzüncü Ad’dır.  Kimselerin görmediği bir yazma kitap ve bu kitapta açıklandığı söylenen bir ad: Allah’ın, Kuran’da anılan doksan dokuz adının, sıradan ölümlülere bildirilmemiş olan yüzüncüsü…
            Tanrı’nın gizli ve yüce adı…
            Yüzüncü Ad’ın peşinden önce İstanbul’a uğrar Baldassare’nin yolu; oradan İzmir’e, Sakız’a, Cenova’ya, Amsterdam’a, sonra da Londra’ya. Konya’da vebanın kıyımına, İzmir’de Sebetay Sevi’nin şaşırtıcı başkaldırısına, İngiltere’de büyük Londra yangınına tanık olur.
            Korku, şaşkınlık, düşkırıklığı, umut ve aldanma, menzil taşlarıdır bu uzun yolun. Bir de en beklenmedik anda yolcunun karşısına dikiliveren aşk.
            Sevincin, mutluluğun tek kaynağı aşk!..
            (Arka kapaktan…)
         Çok sevdiğim bir arkadaşımın kitabı bu kitap. Ve yaklaşık iki yıldır bende. Sürekli okumamı, güzel bir kitap olduğunu ve beğeneceğimi söylüyordu. Ben de elimdeki okunmayı bekleyen diğer kitaplar nedeniyle sürekli erteliyordum. Ama en sonunda okumaya karar verdim ve başladım okumaya.
         Ama hem şu ara çok yoğun olmamdan hem de başka bir kitapla dönüşümlü okuyor olmamdan yavaş ilerliyordu. Ta ki 21 Aralık söylentileri etrafa yayılmaya başlayıncaya kadar. :)
         Ben kitapların o anki koşullara uygun zamanlarda kendilerini okuttuklarına inanırım. Ya da bende öyle oluyor. Genelde okuduğum bir kitap o an içinde bulunduğum şartlar ve ruh haline tıpatıp uyar ve her biri hayatımda bir iz bırakır.
         İşte Yüzüncü Ad da tam böyle oldu. Şirince’ye gelen, rezervasyon yaptıran insanları duydukça kitaba olan ilgim daha da arttı. :) Tabii daha da korktum. Her ne kadar yazılan Şirince masalına inanmasam da ya dünya batarsa diye düşündüm ben de bir ara.
         Ama sonuç itibariyle çok keyif alarak okudum Baldassare’nin yolunu. Ki zaten günlük tarzında yazılması da okunmasını bir hayli kolaylaştırmış.
         Bu arada bu Amin Maalouf’tan okuduğum ilk kitap. Semerkant’ı mutlaka okumam gerektiğini söylüyorlar. Bakalım artık…

27 Aralık 2012 Perşembe

Klasik Yunan Mitolojisinin En Güzel Efsaneleri / 1. Cilt


      
         Gustav Schwab
         İlya Yayınları
         Mitoloji Dizisi
         Gustav Schwab’ın bu kitabı kendi türünde yazılmış en önemli ve en kapsamlı klasik olarak kabul edilmektedir. Günümüzde Batı uygarlığının kültürüne damgasını vuran Yunan tanrı ve kahramanlarına ait efsaneleri canlı bir anlatımla günümüze taşır.
            Birinci bölümde; en eski Yunan efsaneleri, “Argonotlar” , “Herakles ve Oğulları” , “Theseus” , “Oidipus” ve “Thebai’li Yediler” efsaneleri anlatılır.
            İkinci bölüm; “Troya”ya, üçüncü bölüm ise “Son Tantalidler” ,  “Odysseus” ve “Aeneas”a ayrılmıştır.
            Bu eser Antik Çağ’ın kahramanlarının değişikliklerle dolu kaderlerini ve can alıcı, dokunaklı maceralarını göz önüne sererken, günümüze kadar güzel sanatların her dalına ve edebiyata ilham olmuş olayları ve kişileri, heyecan verici bir anlatımla sunmaktadır.
         (Arka kapaktan…)
         Bu kitap iki ciltlik. Ben daha birincisini okuyabildim. Aslında daha önce de birçok mitoloji kitabı okumuştum ama hem mitoloji kitabı okumayı çok sevdiğimden hem de ikinci dönem okulda mitoloji dersi aldığımdan bunu da okumak istedim. Ayrıca bu dönem aldığım arkeoloji dersinde de mitolojik karakterler çok geçiyor.
         Bu bir arkadaşımın kitabı. Kendisi mitoloji kitaplarını set halinde almıştı. Yanlış hatırlamıyorsam bir de tarih seti almıştı.
         Bana çok güzel, muhteşem bir kitap diye anlattı. Mutlaka okumalıymışım. Ben de okuyayım dedim ama aynı etkiyi yaratmadı bende ne yazık ki. Kitap güzel, akıcı bir dili de var üstelik. Ama ben daha önceden mitleri bildiğimden olsa gerek çok sıkıldım okurken. Ama yine de mitoloji dersi göreceğim, hatırlatma olsun diye sabırla birinci cildi okudum. İkinci cildi de şu ara elimde olan kitabı bitirdikten sonra okuyacağım.
         Mitolojik hikâyeler ilginizi çekiyorsa tavsiye edebilirim. Çünkü hem açık bir anlatımı var hem de o kadar isim geçmesine rağmen kafanız karışmıyor. (Yukarıda da dediğim gibi benim sıkılma nedenim sadece daha önceden mitleri biliyor oluşum. Yoksa çok güzel bir kitap.)

18 Kasım 2012 Pazar

Az


         
         Az
         Hakan Günday
         Doğan Kitap
        
         “Diyebilirsin ki bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? Halksın. Belki de çok az… O zaman şöyle demeliyim: Seni az tanıyorum… Az…
         Sen de fark ettin mi? Az dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi…”

         Bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen 11 yaşındaki korucu kızı Derdâ ile hapisteki bir gaspçının aynı yaştaki oğlu “mezarlık çocuğu” Derda’nın bir mezarlıkta kesişen hayatlarının, bu iki çocuğun kırk yıl boyunca her tür şiddetle yontulup birbirlerine hazırlanışlarının, (bütün anlamlarıyla) Yazı’nın onları birleştirmesinin hikâyesi. Çocuk şiddeti, hayatın şiddeti, aşkın şiddeti, inancın şiddeti, hırsın şiddeti üzerine, A’dan Z’ye şiddet üzerine, dilin ve yazının şiddetiyle bir roman.
         (Arka kapak)

         11 yaşındaki Derdâ’nın annesi tarafından okuldan alınıp bir tarikat şeyhine gelin olarak verilmesiyle başlıyor kitap. Maalesef ki hala günümüzde de görülen çocuk gelinlerden biri Derdâ’da. Londra’ya götürülüyor. Gerdek gecesinde de hayatındaki ilk şiddetle tanışıyor. Kocası onunla savaşır gibi birlikte oluyor, döverek. İlk gecesinde tanıştığı şiddetten kurtulmak için diğerleri gibi kendini öldürmeyi seçmiyor Derdâ. Acıyı değil de zevki seçiyor.
Oradan kurtulabilmek için paraya ihtiyacı olduğunu biliyor ve tabii İngilizce’ye. Bunun için de karşı dairesindeki adam ve arkadaşlarıyla mazo-sado ilişkilere giriyor ve filmler çekiyor. O sıralarda eroinle tanışıyor.
Derda ise bir mezarlık çocuğu. Mezarlığa ölülerini ziyarete gelen insanlardan para alıyor mezarları sulayıp temizleyerek. Ölen annesini kesip parça parça gömüyor mezarlığa 11 yaşındayken. İlk şiddetiyle böyle tanışıyor. Büyüdüğünde mezarlıkta çalışamayacağını anlıyor ve korsan kitap basan bir matbaada çalışmaya başlıyor. Bir gün eline aldığı bir kitapta o göre göre ezberlediği ismi görüyor. “Oğuz Atay” Ondan sonra da okumayı öğreniyor. Oğuz Atay’ın tüm kitaplarını, hayatını okuyor. Ve Oğuz Atay’ı anlamayan insanları, onun ölümünden sorumlu tutuyor ve hepsini öldürmeye karar veriyor. Daha sonra babasını dövüp iki adamı öldürülüyor ve 24 yıl hapis cezasına çarptırılıyor.
Derdâ’yla hücresinde bir filmde tanışıyor. Derdâ’nın çektiği o son filmde. Ona âşık oluyor ve bir mektup yazmak istiyor. Bunun için de yazmayı öğreniyor. Hapisten çıktığı gün Oğuz Atay’ın mezarına götürülüyor ve Derdâ’ya karşılaşıyor.
Hakan Günday’ın okuduğum 3. kitabı bu. Daha ilk kitabına başlarken bu adamın yazdıklarını çok seveceğimi biliyordum. Nitekim öyle de oldu. Bu kitabını da çok sevdim. Okumanızı şiddetle tavsiye ederim. 

17 Kasım 2012 Cumartesi

Firarperest


         
         Firarperest
         Elif Şafak
         Doğan Kitap
        
İnsan ki eşrefi mahlukattır, içindeki semavi özü keşfetmekle yükümlüdür.
Çıkacaksın yollara, kendine doğru git gidebildiğin kadar.
Keşif boynumuzun borcudur. Kendimizi keşfetmek, aşkı keşfetmek, dünyayı keşfetmek, ötekini keşfetmek…
(…)
Çakılı kalmamak sırf alışkanlıklardan ötürü demir attığın koylara. Çıkmak oralardan, geçmek dalgakıranlarn beri tarafına, bilmediğin memleketlere varmak, tatmadığın yemekleri yemek, sözlerini anlamadığın şarkılarla içlenmek, risk almak, dağılmak ve parçalanmak ve hasret çekmek buram buram, gurbetin tadına bakmak ve kendini yabancının gözünden görmek, şaşırmak yeniden, şaşırmak bir çocuk gibi dünyanın hallerine, çeşitliliğine, güzelliğine, acımasızlıklarına… şaşırmak ölene kadar…
Şaşırma kabiliyetini hiç yitirmemek…
Budur son tahlilde Ademoğullarına, Havvakızlarına kendinlerini keşfettiren serüven.
(Arka kapak)

         Bence Elif Şafak’ın en iyi ve özgün kitabı Baba ve Piç’tir. Okuduğum ilk kitabıdır ve etkisinde kaldığım tek kitaptır aynı zamanda. Daha sonradan hangi kitabını okusam aynı etkiyi yaratmıyor üzerimde, aynı duyguları yaşayamıyorum. Saki o kitabı başka, diğer kitapları başka biri yazmış gibi. O kadar çok fark var arada. Yine de hiç okumayacak kadar da kötü değil.
         Bu kitabını da bilmek için okudum. Ne de olsa eleştirebilmek için bilmek gerekir.
         Denemelerini toplamış Elif Şafak bu kitabında. Çok severek okuduğum söylenemez açıkçası. Türlü çeşit denemesinde aynı cümleleri hatta aynı imgeleri bile tekrar etmiş olması hiç hoş değildi bence. Ya yarattığı bazı imgeleri çok sevdiğinden olsa gerek bu ya da yenilerini üretemediğinden.
         Ama usta yazar ve sanatçıların hakkında kesitler sunması güzeldi bence.
         Ha bir de kitabın içindeki M. K. Perker’in yaptığı çizimlere bayıldığımı belirtmeden geçemeyeceğim.

16 Kasım 2012 Cuma

Bıldırcın Yağmuru


       
         Bıldırcın Yağmuru
         Zeki Müren
         Basıldığı Yer: İstanbul Matbaası
         Kapak ve İç Desenler: Zeki Müren

         BİYOGRAFİM

         6 Aralık 1933
         Doğmuşum… İyi halt etmişim.

         39 İlk Okul:
         Siyah önlük beyaz yaka.
         Topluma ilk fiyaka.
        
         44 Orta Mektep:
         Soluk beniz kısa saç.
         Umutlardan kıskaç.

         47 Lise:
         Pembe hayaller, yeşil filizler.
         Yorulmayan yorgun dizler.

         Akademi 1950:
         Renk deryasında renksiz yelkenli.

         1955 Sahne:
         Çile, para, para, çile.
         Ne dilersen dile.

         62 en büyük aşkım;
         62 en delik gönlüm…
         62 en… neyse…
        
         Bindokuzyüz bilmem kaç;
         Veda kara dünyaya.

         Son tarihi bir bilseydim,
         İşportacı olurdum
         Hayatın anası tablamda.
         Zeki Müren, Sayfa: 127
        
         Bu kitabı İstanbul’a gittiğimizde almıştık erkek arkadaşımla birlikte. Kabalcı’dan kelepir kitap bölümünden. Zeki Müren’i çok severim. O yüzden görünce dayanamadım, aldım hemen. Çocukluğumda evimizde bir sürü kaseti vardı ve onunla ilgili bir şeyler görmek beni hemen o güzel günlere götürüyor.
         Şarkıları gibi naif, hoş şiirler var kitabın içinde. Aynı zamanda kendi yaptığı çizimler de bulunuyor. Onları da fotoğrafladım. 




         “Gözlerimi vereyim sana
         Kendine öyle bak!”
         Gibi
         “Bıldırcın yağmuru gördün mü hiç?
         Nasıl sapır sapır dökülürler.

         Bir sabah evinin damında beni bulacaksın…”
         Gibi ince, hoş ve yüce şiirler yazmış bu güzel insanı tanımayı çok isterdim doğrusu. Benim de yarı memleketim sayılan güzel Bursa’sını onunla konuşabilmeyi...
         Ayrıca bu kitabın geliri Kanser Derneği'ne bırakılmış. 


         

         
         Huzurla yatsın. 

2 Kasım 2012 Cuma

Şibumi




         Şibumi
         Trevanian
         E Yayınları

         Şibumi gizemli ve şaşırtıcı yazardan gerçek bir kahramanın inanılmaz öyküsü üzerine felsefe ve edebiyatın iç içer bulunduğu hayranlık uyandıran bir kurgu.

         Nicholai Hel, özellikleri ve özgün kişiliğiyle gerçek bir roman kahramanı… Yarı Rus, yarı Alman asıllı soylu bir Amerikan düşmanı. Şanghay’da doğmuş, bir Japon generali tarafından büyütülmüş ve bir Japon bilgesinden Go oyununu öğrenmiş. Öğrenilmesi çok zor olan Bask dili dahil yedi dili ana dili gibi konuşuyor. Plastik kartla ya da kurşun kalemle bir insanı rahatlıkla öldürebilecek ustalıkları edinen, üstün düzeydeki “yakın algılama” yeteneği sayesinde fotoğrafı bile çekilemeyen bu profesyonel, korkusuz, yenilmez savaşçı ve gerçek filozof, günün birinde emekli olarak çekildiği şatosundan amansız ve acımasız bir dövüşe katılmak üzere çıkıyor…
         (Arka kapaktan)

         Bu kitabı uzun zamandır bitirmeye çalışıyorum. Nedense –çok ilgilenmeme ve ikinci yabancı dilim Japonca olmasına rağmen- Japonya’yla ilgili ya da Japonya’da geçen olayları anlatan anlatılar ya da romanlar bir türlü akmıyor bende okurken. Neden olduğunu bir türlü anlayamıyorum ama merakım ve inadım ağır bastığından her seferinde o kitabı bitirebilmek için büyük bir uğraş veriyorum.
         Bu da o kitaplardan biri oldu. Hem de çok enteresan bir kurgusunun olmasına rağmen.
         Şibumiyi basitliğin güzelliği gibi tanımlayabiliriz sanırım. Nirvanaya ulaşmak gibi en üst seviyeye ulaşmaya dayanıyor. Tabii en belirsiz, dikkat çekmeyen ve en basit halle.
         Kitabın ana kahramanı Nicholai Hel, artık itildiği sebeplerden dolayı diyelim bir katil oluyor ve en basit bir nesneyle bile bir insanı kolayca öldürebiliyor.
         Benim bu kitabı okumaya başladığımda beklentim yüksekti. Karşılamadı mı? Tabii ki karşıladı. Ama başka yönlerden.
         Mesela ben cinayetleri hakkında bahsedeceğini düşünürken onları çok yüzeysel geçmişti. Tabii ki öldürme tekniklerini merak etmiyordum ama işte olayın gelişme aşamasını, görüştüğü adamları ya da sonucunu bilmek isterdim doğrusu.
         Öte yandan Hel’in bir katile dönüşmeden önce üç yıl boyunca hapishanede geçirdiği yıllarını, kendisine çizdiği programı uygulayışı ve Bask dilini öğrenme sürecini anlatışı çok güzeldi.
         Go oyununu biraz daha detaylı anlatmasını isterdim doğrusu.
         Ama Hel’in uğraştığı mağaracılık ya da mağara keşfi gayet güzel ve keyifli anlatılmıştı.
         Bu kitap hem çok zorlanarak okuduğum –benden kaynaklanıyor kesinlikle- hem de çok çok sevdiğim bir kitap oldu. 

29 Ekim 2012 Pazartesi

Kalabalıklar


         
        
         Herkesin harcı değil insan yığınlarıyla yıkanıp, yunmak, kalabalığın tadına varabilmek. Ayrı bir sanattır o. İnsanoğullarının hesabına bir dirim sofrası donatmak, anca beşikte içlerine bir melek tarafından maske takıp tebdil gezme hevesi, evden barktan tiksinti, bir yolculuk ateşi üflenmiş kimselere vergidir.
         Çoklukta yalnızlık, döllü döşlü, harlı bir ozan için birbirinin yerini tutabilen eş deyimlerdir. Yalnızlığını şeneltemeyen kişi, hiç iş-üstü bir kalabalığın ortasında yalnız kalmak nedir bilebilir mi?
         Mesrebince hem kendi hem başka olabilmektir ozanın başkalığı. O, kendine bir ten arayan başı-boş ruhlar gibi aklına esti mi istediği kimsenin kişiliğine bürünebilendir. Bir onun için ardına kadar açıktır her şey. Önünde kapalı gibi duran kapılar varsa hor görüp yanaşmadığı içindir bu.
         O düşünceli, yapayalnız gezgin, bu evrensel kaynaşmadan bir acayip esrüklüğe varır. Kalabalıkla sarmaş dolaş oluveren ozan, kasalar gibi kapalı benciller, istiridyeler gibi, kabuk bağlamış tembellerden oldum olası uzak, hep görevliklere karşı çıkar, rast geldiği her uğraşı, her kederi, her sevinci benimser, basar bağrına.
         Bu tarife sığmaz cümbüş, bu her önüne çıkanın, her önüne gelenin kucağına, hayır adına, şiir adına atılıveren ruhun bu mübarek orospu hali yanında insanların aşk dediği nesne ne dar ne ufak ne püften şeydir.
         Aradabir bu dünyanın mutlu kişilerine, aptalca gururlarını bir an kırmak için bile olsa anlatılmalı ki, onlarınkinden çok daha üstün, çok daha genişi çok daha seçkin mutluluklar vardır. Kolonileri kuranlar, gezici papazlar, o dünyanın bir ucuna sürülmüş misyonerler bu sırlı esrüklüklerden bir şeyler bilirler elbet; dudaklarının kurduğu o koskoca çevre içinde zaman zaman onların kötü talihlerinden dem vurmaya, yaşadıkları arık hayatı yermeye kalkanlara bıyık altından gülmüş olmalılar.

Charles Baudelaire
Çeviren: Can YÜCEL
İçe Kapanış kitabından, sayfa: 59 - 60
         

28 Ekim 2012 Pazar

Yabancı


-          En çok kimi seviyorsun garip yabancı? Babanı mı, anneni mi, kardeşlerini mi?
-          Ne babam, ne annem, ne de kardeşlerim var.
-          Vatanını mı?
-          Nerede olduğunu bile bilmiyorum!
-          Yoksa parayı mı?
-          Nefret ederim ondan.
-          O halde neyi seversin esrarlı yabancı?
-          Bulutları severim. Karşıdan gelen ve karşılara giden bulutları.

Charles Baudelaire
Çeviren: Ayhan HÜNALP
İçe Kapanış kitabından, sayfa: 58

27 Ekim 2012 Cumartesi

İçe Kapanış


         Derdim, yeter, sakin ol, dinlen biraz artık;
         Akşam olsa diyordun; işte oldu akşam,
         Siyah örtülere sardı şehri karanlık;
         Kimine huzur iner gökten, kimine gam.

         Bırak, şehrin iğrenç kalabalığı gitsin,
         Yesin kamçısını hazzın sefil cümbüşte
         Toplasın acı meyvesini nedametin
         Sen gel, derdim, ver elini bana, gel şöyle.

         Bak göğün balkonlarından geçmiş seneler
         Eski zaman esvaplariyle eğilmişler;
         Hüzün yükseliyor, güler yüzle, sulardan.
        
         Seyret bir kemerde yorgun ölen güneşi
         Ve uzun bir kefen gibi doğuyu saran
         Geceyi dinle, yürüyen tatlı geceyi.

         Charles Baudelaire
         Çeviren: Sabahattin EYÜBOĞLU
         İçe Kapanış kitabından, sayfa: 14 - 15

26 Ekim 2012 Cuma

İçe Kapanış














         İçe Kapanış
         Charles Baudelaire
         Ataç Kitabevi

          Baudelaire’in kurduğu şiir üzerinde en gerçek yargıyı gene Baudelaire’in şiirleri veriyor. Les fleurs du Mal yayınlandıktan sonra, geçen yüzden fazla yılın alıp götürmelerinin uzağında kalan bu kitap, o nesilden-nesile, dilden-dile etkisini, havasını, canlılığını sürdüren şiirlerle zaman aşımına uğramaz niteliğinden bir şey kaybetmiyor.
         Bu kitaptaki şiirleri çevirenlerin Sabahattin Eyüboğlu, Suut Kemal Yetkin, Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Veli, Sabri Esat, Ahmet Muhib, Sait Maden, Sabahattin Teoman, Can Yücel, Ferid Edgü olması şiirlerin dilimizdeki değeri hakkında bir fikir vermiyor mu?
         (Arka kapaktan)

         İçinde otuza yakın şiir bulunan bu küçük kitabın aslında başı çok kalabalık. Baudelaire sever misiniz bilemiyorum ama çoğu şairimizi hatta yazarımızı derinden etkileyen bu şairi ben es geçemiyorum doğrusu. Çoğu bildiğim, daha önce okuduğum şiirlerdi. Yeniden okumak iyi geldi doğrusu.
         Diğer postlarımda sevdiğim birkaç parçayı da paylaşacağım.

25 Ekim 2012 Perşembe

Duvar




        Duvar
         Jean Paul Sartre
Ataç Kitabevi

21 Haziran 1905 yılında Paris’te doğdu.
1907: Babasının ölümü.
Bu ölümden sonra, IV. Henri Lisesi’nde ilk öğrenimini yaptı.
1916: Annesi yeniden evlendi.
1917 -  19: Rochelle Lisesi.
1924 – 28: Ecole Normale yılları.
1929: Bitirme.
Ekim 1929 – Ocak 1931: Tours’da askerlik.
Şubat 1931: Havre’da felsefe öğretmeni.
1931 – 32 – 33: Havre.
1933 – 34: Berlin’de, pansiyoner.
1934 – 35 – 36: Havre.
1936 -  37: Lion. Haziran’da, Duvar (öyküler) ın çıkışı.
1937 – 38 – 39: Pasteur Lisesi. Bulantı’nın çıkışı. (1938)
21 Haziran 1940: Padoux’da tutuklu.
1 Nisan 1941: Kurtuluş.
1941: Pasteur Lisesi.
1942 – 43 – 44: Condorcet Lisesi. 1943: Sinekler.
1945: Gazeteci olarak, Amerika’ya yolculuk.
1946 ve sonrası: Bir yığın yolculuk: Amerika, Afrika, İzlanda, İskandinavya, Rusya, v.b…
(Arka kapaktan)

Jean Paul Sartre’yle ilk tanışmam lise yıllarımın başlarına denk gelir. O zaman kitaplarından birini değil de hayat hikâyesini okumuştum bir kitaptan. O günden sonra da izini sürmeye başladım.


Duvar isimli bu öykü kitabı kütüphanemdeki çoğu kitap gibi hediye geldi bana. Oldukça eski bir kitap. Fotoğrafta da gördüğünüz gibi ikinci baskı. İlk baskısı 1959 yılında yapılmış olup ikinci baskısı da 1964 yılında yapılmış. Eski olduğu için dikkatli okumak gerekiyor biraz zira yaprakları kopmaya çok müsait.
80 sayfalık bu küçük kitabı çok severek okudum. İçinde üç adet öykü var. Duvar, Oda ve Erostrate.
Her Sartre kitabı gibi güzel ve okunabilir bir kitap bence. Öykülerden bahsetmek istemiyorum zaten kısa öyküler olduğu için.
Ama son hikâye, Erostrate’de Efes tapınağını yakan Erostrate’den bahsediliyor. Ki hikâye de adını ondan almış zaten. Bu benim için güzel bir tesadüftü turizmci olduğumdan.

2 Ekim 2012 Salı

Mahur Beste



Mahur Beste
Ahmet Hamdi Tanpınar
Dergâh Yayınları
Kapak Düzeni: Bülent Erkmen

Mahur Beste’de Tanpınar’ın Huzur ve Sahnenin Dışındakiler adlı romanlarında önemli bir motif olan “Mahur Beste” teması önemli bir tutar. Mahur Beste, acı bir aşk hikâyesinin klasik musiki kalıplarıyla soyutlanmasıdır. Tanpınar, klâsik Türk musikisini medeniyetimizin özlü bir yansıması olarak kabul eder. Mahur Beste’de Tanpınar’ın diğer eserlerinde de görülen medeniyet meselesi büyük bir ağırlıkla ele alınır. Mahur Beste, Tanzimat sonrasında toplum hayatımızın her yönüne yansıyan değişim ve başkalaşımın yansıtıldığı ve her fırsatta tartışıldığı bir roman özelliğindedir.
(Arka Kapaktan)

Mahur Beste, Huzur’dan sonra Ahmet Hamdi Tanpınar’ın okuduğum ikinci kitabı. Huzur, Mahur Beste, Sahnenin Dışındakiler ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü aynı noktadan çıkıp da gittikçe genişlemiş kitaplar olduğu için hepsini okumak gibi bir hedefim var.
Huzur’da Mahur Beste’den çok bahsediliyordu. O yüzden bu kitabı çok merak ediyordum.
Bu kitapta ise Mahur Beste’yle birlikte Behçet Bey’in hayatı ve çevresi üzerinde durulmuş. Hatta Mahur Beste’nin önüne geçmiş bile diyebiliriz. Kitabı sevdim aslında ama yine bir eksiklik var gibi. Diğer kitapları da okuduktan sonra bakalım bu eksiklik gidecek mi benden?! Çünkü Tanpınar, Mahur Beste’nin hikâyesini dinlerken adeta bahsedilen insanların hayatlarının içine girdiğinden ve onlarla birlikte yaşamaya başladığından bahseder. Bu yüzden de ana şahıslar, çevrelerindeki şahıslar ve onların çevrelerindeki gölgeler de var kitapta, hatta daha önce okuduğum Huzur’da da. Bakalım Sahnenin Dışındakiler ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü ne zaman elime geçirebileceğim?!

Huzur’un yazısına ulaşmak isterseniz: Tık tık.