31 Ağustos 2020 Pazartesi

Kedi Köprüsü

 


Kedi Köprüsü

Haluk Levent

Gendaş Yayınları

 

Neden yardım konserleri? Çocukken öğretmenlerimiz bize “piyangodan ikramiye kazansanız ne yaparsınız?” diye sorduğunda, sınıf dolusu çocuktan bir ikisi dışında hepsi, bu parayı fakirlere, kimsesiz çocuklara ve hastanelere dağıtacağını söylerdi. Ülke için hayaller hep çocukken kurulurdu. Meksikalı büyük şair Octavio Paz “Kurduğunuz düşe yaraşmaya çalışın.” der. İnsanlara, hele çocuklara yardım etmek için başarı istemek, insana yakışan bir düştür.

Ben yeni halk müziği yapmak istiyordum, ama kültürel-sosyolojik boyutu ne olacaktı, müzikal boyutu ne olacaktı? Yapacağım müzikte sözler Aysel Gürel, beste Garo Mafyan olup; imaj da Neslihan Yargıcı’dan mı gelecekti?! Bunları hiç istemedim.

Kendi tarzımı nasıl belirginleştirmeliydim? Çocukluğumdan beri dinlediğim rock müzik, söylemek istediğim türküler ve üzerinde düşündüğüm politik tavır vardı kafamda.

(Arka kapaktan)

 

Geçen hafta Balıkesir’deydim. Aylar sonra. En son Aralık başında gitmiştim. Sonra araya başka şeyler girdi, pandemi girdi, oldu da oldu yani. Neyse işte Balıkesir’de çarşıda dolaşırken (çünkü neredeyse hiç insan yok, İzmir’den sonra ıssız bir yerdeymişim gibi geldi Balıkesir. Hele bizim mahalle. 😊 ) Lise yıllarımın uğrak noktası Mortaş İşhanı’nın önünden geçiyordum. Bir bakayım değişmiş mi dedim. Dükkandan içeri bile girmedim halbuki çünkü kitap alma niyetim yoktu ama koridordaki rafta Haluk Levent’i görünce aklım çelindi. 😊 Onu orada bırakamazdım, anlıyor musunuz?! Zaten 4 al 3 öde vardı, eh yanına da eklenen üç kitap oldu bu yüzden. 😊

Kitap, Haluk Levent’in çocukluğundan başlıyor. O zamanların Adana’sı hakkında da biraz bilgi veriyor. Sonra ise müzik hayatının nasıl başladığı ve devamında nasıl şekillendiğiyle devam ediyor. Kitabın sonlarına doğru ise bazı mektuplara verdiği cevaplar var.  

Neredeyse tüm şarkılarını ezbere bildiğim bir insanın kitabı hakkında da objektif olamayacağım açıkçası. :D Sevdim ben. Başka bir kitabı daha varmış. Bu kitaptan sonra haberim oldu. 


Kırılgan

 


Kırılgan

Alper Beşe

Kırmızı Kedi Yayınları

 

Üçüncü öykü kitabı Kırılgan’da Alper Beşe, Necatigil’den Rothko’ya uzanıp aklardan renklere geçiyor. Biçim ve dildeki yetkinliğini gözler önüne sererken öyküde ne aradığını beyan ediyor…

Kırılgan, ustalığa geçişin ilk adımı.

(Arka kapaktan)

 

Alper Bey’in daha önce Bir Takım Tuhaflıklar ve Gecikmeli isimli öykü kitaplarını okudum. İkisini de çok sevmiştim. Sonra kendisine yeni kitabınız ne zaman çıkacak diye sorduğumda bana Kırılgan’dan bahsetmişti. Diğer kitaplarından farklı bir yayınevinden çıktığından haberim olmamıştı açıkçası. Bu konuşmadan kısa bir süre sonra kitabı satın aldım ama okumak için biraz beklemek istedim açıkçası. Çünkü böyle kötü günlerin geleceğini biliyordum. :D Garanti kitap -sıkkın, bir türlü okuyamadığım zamanlara bazı seveceğime emin olduğum kitapları saklarım.)

Alper Bey, Kırılgan’ın diğer öykü kitaplarından farklı olduğunu söylemişti. Evet, çok farklı hem de. Sayfa düzeni olarak da farklı hem. Ama ben seviyorum böyle değişiklikleri. Yazın olarak da önceki öykülerinden daha cüretkar ve vurucu bence.

Kitabın arkasında ustalığa geçişin ilk adımı diyor. Haklılar bence. 



31 Temmuz 2020 Cuma

Sarsıntı

 


Sarsıntı

Barış İnce

Can Yayınları

 

Sustunuz… Uzunca bir süre sustunuz. Niye böylesiniz? Böylesiniz işte. Sevdiğini hiç bağıra çağıra söylememişler gibisiniz. Haksızlık görünce dili tutulmuşlar gibi… Suskun. Bedeni huzurda namaza durmuş, kafası başka yerde münafıklar gibisiniz. Verdiğiniz sözleri yutmuş, ettiğiniz yeminleri bozmuşsunuz. Duyulmasından korkmuşsunuz. Olduğunuzdan cesur davranıp zayıflığınızı saklamışsınız. Sesinizin çok çıktığı anlarda boyun eğmişsiniz sanki… Aciz. Keşke söylemeyi değil duymayı öğrenseydiniz…

Barış İnce, büyük beğeni toplayan romanı Çelişki’den sonra okurlarını her anlamda “sarsacak” bir romanla karşımızda. “İsimsiz” bir adadaki esrarengiz cinayetler, ada halkını avcuna almış, mafyalaşmış bir dini grup, bir masa etrafında toplanıp hem kaybolan arkadaşlarının hatırasıyla hem de dostlukları ve aşklarıyla hesaplaşan üç arkadaş ve tüm gizemlere ışık tutacak sahipsiz bir günlük…

Sarsıntı, yalnızca bugüne değil Türkiye’nin tüm zamanlarına, artık katran bağlamış acı gerçeklerine dair, ustaca yazılmış bir roman.

(Arka kapaktan)

 

Bu kitabı Can Yayınları indiriminden aldım. Çıktığı zaman çok görmüştüm ellerde. Herkes çok bahsetmişti. Merak ediyordum. Yazarın Çelişki diye bir kitabı daha var, onu da merak ediyorum aslında.

Hikaye adada geçiyor. İstanbul’dan bankacılığı bırakıp göçen Levent, adada meyhane işletmeye başlıyor. Benim gözümde nedense Cunda Adası canlandı ama kitapta ada ismi geçmiyor hiç. Adı bilinmeyen bir ada. İstanbul’un adaları bile olabilir aslında. Bir masa etrafında toplanmış arkadaşların konuşmaları ve Levent’in günlüğü ile ilerliyor kitap.

Tarikatlar, seri cinayetler, şiddet, deprem, çocuk istismarı gibi konular var alt metinlerde. Kolay okunur bir kitaptı, bir oturuşta bitirdim ben. Biraz Uyku Sersemi biraz da Öyle Güzel Bir Yer Ki tadı aldım zaman zaman.

Tek sıkıntım kitabın orta yerinde sonunu öğrenmemizdi. Biraz daha geciktirilebilirdi bence.

 


Bir Şehri Yok Etmek – İstanbul’da Kazanmak ya da Kaybetmek


Bir Şehri Yok Etmek – İstanbul’da Kazanmak ya da Kaybetmek

Emine Uşaklıgil

Can Yayınları

 

Türkiye’de, ekonomik gelişme ve büyümeyi sağlamak için en büyük koz olarak inşaat sektörü görüldü. Ancak bu sektörün sağlıklı ve kalıcı bir ekonomik büyüme yaratamadığına dair pek çok araştırma ve inceleme daima görmezden gelindi. Şehirler inşaat projelerinin “arazisi” haline getirildi.

Emine Uşaklıgil bu durumu İstanbul üzerinden gösteriyor. İnsanlar, mahalleler, sokaklar, çarşılar, pazarlar, kentin tarihi tanığı binalar, dereler, ormanlar, anılar ve hikayelerden oluşan şehir, özellikle İstanbul, bir rant kaynağı ve merkezi oldu. Bu rant hırsı, İstanbul’un kadim mahallelerine; Sulukule’ye, Balat’a, Tarlabaşı’na, Okmeydanı’na yöneldiği gibi “yeni” İstanbul yaratmak için ormanlara, su havzalarına ve barajlara da “arazi” mantığıyla bakmaya başladı.

Bunu engellemek mümkün mü? “Ecdat yadigarı” İstanbul’dan geriye ne kalacak? Göreceğiz! Tarihi silüeti bile giderek ve hızla bozulan İstanbul’a hala sahip çıkanlara… “Kent hakkı”nı savunan kentlilere, yurttaşlara…

Yaşam alanlarımızı, evlerimizi, sokaklarımızı, mahallelerimizi, şehirlerimizi savunmak, karamsarlığa kapılıp teslim olmaktan çok daha zor. Ama emin olun hepimiz teslim olmanın insanı yiyip bitiren öfkeye bulanmış hüznü yerine, mücadele halinin neşesini hak ediyoruz.

(Arka kapaktan)

 

Bu kitabı ne zamandır okumak istiyordum da sinirleneceğimi bildiğimden bir yandan da kitaplıkta bekletiyordum. Tarih boyunca İstanbul hep çok önemli bir şehir oldu. Cumhuriyet’in kurulmasıyla başkent ünvanını kaybetmiş olsa da yine de önemli bir şehirdi.

Kitapta ağırlıklı olarak şuan ki mevcut hükümetin İstanbul için yaptığı saçma sapan yapılaşma üzerinden gidilse de aslında onlardan çok önceden başlatılmış bir planlama(ma) varmış. İnşaatçı kafasıyla nasıl mahalle ve semtlerin yıkılıp rant uğruna başkalarına kazandırıldığını okuyoruz daha çok. Tarihi dokuyu yok ediyorlar falan diyoruz ya hep bu kitaptaki araştırmalar ve çeşitli uzmanlara göre çoktan yok olmuş bile doku, tarih, şehir.

Kitap 2014’ün başlarında yayınlanmış. O zamanın gündeminde üçüncü köprü, üçüncü havalimanı ve Kanalistanbul varmış. Bunların neden yapılmaması gerektiği de çok güzel anlatılmış. Zaten güya “intihar, imkansız” dedikleri ne varsa sonradan yapmaları da ilginç. Tabii kitap Gezi sonrasında hazırlanan bir kitap. Gezi’ye kadar 1990lardan hatta -abartı bile olmayacak bir şekilde- 1980lerden beri olanların tüm birikimi var. Şehir kurmak, şehirleşmek, şehri yok etmek… Yeni Osmanlı diye diye Osmanlı’dan kalanlar da dahil tüm şehri yıkıp yeni baştan yapmak! Otel için, avm için imara açılan her yer. Kentsel dönüşüm ayağına sürülen gecekondulular. Sınırsız yetki ile donatılan Kiptaş ve Toki. Hepsi. Hay sizin inşaat aşkınıza! İnşallah şu depremi yaşamayız ama eğer o günleri yaşarsak İstanbul’un sayelerinde nasıl darmaduman olacağını da göreceğiz maalesef.

Aslında söyleyecek çok sözüm var da susuyorum. Görmediğimiz, duymadığımız gizli gizli yürütülen çok şey var. İleride tarihçilerin tüm bunları nasıl yazacağı da belli bana göre.

Okumanızı tavsiye ederim. 

 

17 Temmuz 2020 Cuma

Dünyaya Orman Denir

 


Dünyaya Orman Denir

Ursula K. Le Guin

Çevirmen: Özlem Dinçkal

Metis Yayıncılık

 

Ağaçlarla kardeş gibi yaşayan ve düşleri en az bizim gündelik yaşamımız kadar gerçek olan bir ırk, kendini “gerçekçi” Arz’lılara karşı nasıl savunabilir? “Yazmak çoğunlukla zor ama keyifli bir iştir benim için; bu öyküyü yazması kolaydı ama pek keyifli değildi. Bana hiç seçenek bırakmadı. Ülserli bir patronun sekterine mektup yazdırması gibi yazdırdı kendini bana. Ben orman ve düş üzerine yazmak istiyordum; yani belirli bir ekolojiyi içeriden bir bakışla betimlemek, biraz da Hadfield’in ve Dement’in uyku düşlerinin işlevleri ve düşün yararları üzerine görüşleriyle oynamak istiyordum. Ama patron ekolojik dengenin tahrif edilmesinden ve duygusal dengenin reddedilesinden bahsetmek istiyordu. Ahlak ders veren öyküleri pek sevmek, çoğunlukla iyilik duygusundan yoksun olurlar. Umarım bu öykü öyle değildir. Madem bir kere ahlak dersi vermek zorunda kaldım, şunu söyleyebilirim bir tek. Don Davidson olmak Raj Lyuboy olmaktan daha da acı vericidir.”

(Arka Kapaktan)

 

Hainli Döngüsü’nden okumaya devam ediyorum. Dünyaya Orman Denir de insanlar Arz’daki kaynaklarını tükettikten sonra kaynak üretebilecekleri yerler aramaya başlarlar ve yaratıkçık dedikleri varlıkların ülkesine gelirler. Bunlar kendilerine insan, düş dünyaya gerçek dünya, Arz’dan gelenlere ise Devadam diyen savaşmayan, devlet ve yönetimleri olmayan küçük, yeşil tüylerle kaplı varlıklardır. Sürekli ama sürekli bir ağaç kesim işi olur. Ağaçları Arz’a götürmek için istiflerler, açılan araziye fiberotu ekilir. Yaratıkçıklar köleleştirilir.

Ama bir şeyler olur. Bu yaratıkçıklar ile iletişim kurabilmek için birbirlerinin dillerini, kültürlerini öğrenmek gerekir. Yaratıkçık Selver de öğrenir; Devadamların dilini, yaptıklarını, asıl yapmak istediklerini, onlara göre insanın ne olduğunu, insanın kazanmak için neler yapabileceklerini…

İnsan hep kötü. Gittiği yere yıkımla, kötülükle gidiyor. Gerçek yaşamı geçtim kitaplarda bile bu böyle. Sevmiyorum. Bu her şeyin üzerinde sonsuz hak gören yaratığı sevmiyorum.

Not: Goodreads’de Avatar’a ilha olan kitap gibi yorumlar gördüm ama ben film konusunda biraz kıt olduğum için o kısmını bilemeyeceğim.

 


13 Temmuz 2020 Pazartesi

Zaman Çarkı Serisi / Büyük Av (İkinci Kitap)


Zaman Çarkı Serisi / Büyük Av (İkinci Kitap)

Robert Jordan

Çeviren: Gamze Sarı

İthaki Yayınları

 

Terkedilmişler serbesttir. Valere Borusu bulunur ve Ölüler düşsüz uykularından uyanmaya başlarlar. Kehanetler gerçekleşmektedir…

Aes Sedailerin, Yeniden Doğan Ejder ilan ettiği Rand al’Thor ise kaderinden ümitsizce kaçmaya çalışmaktadır. Ancak bu kaçışın sonsuza dek sürmesi mümkün değildir.

Gücü her geçen gün artmakta olan Karanlık Varlık, kadim zindanından kaçmak, Çark’ı kırmak, Zaman’a bir son vermek ve Desen’in dokusunu parçalamak için uğraş vermektedir.

Ve Desen, Ejder’in ortaya çıkmasını talep etmektedir.

(Arka Kapaktan)

 

İlk kitabın sonuna doğru kahramanlarımızın yolculuğu Fal Dara’dan Dünyanın Gözü’ne dönmüştü ve oradan bir şey almışlardı.

Bu kitap ise Fal Dara’dan başlıyor. Dünyanın Gözü’nden alınan şey ile birlikte buraya dönülmüş ve bir dinlenme/düşünme evresindeler artık. Rand, olduğu söylenen şeyi reddediyor ve Aes Sedai’lerin olmadığı, hayatına karışmayacakları yerlere gitmek istiyor. Bu sırada kızlar da kendi yollarını çiziyorlar ve o yöne doğru gidiyorlar. Ama çark dönmeye ve desen dokunmaya devam ediyor. Bir felaket yaşanıyor ve Dünyanın Gözü’nden getirilen şey ve Mat’in bağlanmış bulunduğu nesne yok oluyor. Rand ve diğerleri bir orduyla hemen peşlerine düşüyorlar tabii.

Yine uzun uzun yolculuklar yapıldı kitapta. Yolculuk hikayelerine bayıldığımdan kitapları pek severek okuyorum doğrusu. :) Benim için hazine gibiler. Fantastik unsurların da çok önüne geçiyor hatta bu durum. (Deliyim galiba. :D )

Kitabın sonu bambaşka bir yerde bitiyor doğrusu. Artık Rand sürekli kendisini olduğu söylenen şey olduğuna inandıracak gibi. Bakalım üçüncü kitapta neler olacak? O kadar merak ediyorum ki sürekli bu kitapları okumak istiyorum ama başka kitaplar da var okunacak. :) Tam bir kafa karışıklığı. İşte ben bu yüzden seri kitaplardan uzak duruyordum; biliyorum kendimi. :D

Bu kitap ile ilgili tek eleştirim bir bölümün içinde yapılmış alakasız geçişlerdir herhalde. Okurken birden bambaşka birinden anlatmaya devam ediyordu. İlk kitapta böyle değildi.

 

 

9 Temmuz 2020 Perşembe

Nerde O Eski Usturalar

 


Nerde O Eski Usturalar

Rıfat Ilgaz

Çınar Yayınları

 

Rıfat Ilgaz, toplumdaki zıtlıkları ortaya çıkarmanın en iyi yolu olarak gördüğü mizahı öykülerinde ustaca kullanır.

Nerde O Eski Usturalar’da yer alan yirmi dört öyküsüyle bunu bir kez daha gözler önüne seriyor.

Edebiyatımızın “Koca Çınar”ının ne denli “gözü toplumda, kulağı halkta” bir yazar olduğunu görmek için etkileyici öyküler…

(Arka kapaktan…)

 

Rıfat Ilgaz’ın anısına bir kitabını okuyayım dedim. Elimde bu kitap vardı sadece okunmamış. :)

Kitap tanıdık… Rıfat Ilgaz’ın dilinden bildik yurdum insanı manzaraları hem de mizahlı. :)

 


3 Temmuz 2020 Cuma

Çağrışımlar

 


Çağrışımlar

Ahmet Önel

Kavis Kitap

 

Ahmet Önel, eşine az rastlanır bir çalışma yapmış: klasik romanların izinden giderek tüm okurların belleğinde yer etmiş bu başyapıtların çağrışımlarıyla, yepyeni, ufuk açıcı bir çağdaş metin oluşturmuş. Çağrışımlar, ünlü İtalyan yazar Italo Calvino’nun ünlü “Klasikleri Niçin Okumalı” yazısından el alan bir metinler toplamı. Kitap, klasiklerin göstergelerinin verdiği esinle ilerliyor. Ve her okuru kendi klasiği üzerinde düşünmeye çağırıyor.

(Arka kapaktan…)

 

Sınavlarıma çalışıp, girmem gerekirken ben neden okuyorum? Çünkü elektrik kesikti! Bütün gece sıcaktan uyuyamayıp sabah bayılmışım. :D Uyandığımda elektrik yoktu. Şu kitaba devam edeyim en iyisi mi dedim; dün azıcık okudum çünkü. Elektrik geldi öğlen ama az kalmıştı kitabın bitmesine. Bitireyim dedim. :)

Klasik birçok romanın çağrışımlarını yazmış Ahmet Önel. Kitapların çağrıştırdıklarından yeni anlatılar yani.

Enis Batur da yazmakta olduğu kitabı yazarken gelen çağrışımları, sonrasındakileri, gittiği yerlerin çağrışımlarını falan yazar ya… Bir tanışıklık hissiyle okudum o yüzden. Güzeldi. :)

 


2 Temmuz 2020 Perşembe

Mülksüzler

 


Mülksüzler

Ursula K. Le Guin

Çeviren: Levent Mollamustafaoğlu

Metis Yayıncılık

 

“…Vermediğimiz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir.” Konuşmasını bitirirken, yaklaşan polis helikopterlerinin gürültüsü sesini boğmaya başladı.

“Romanım Mülksüzler, kendilerine Odocu diyen küçük bir dünya dolusu insanı anlatıyor; Oda romandaki olaylardan kuşaklardan önce yaşamış, bu yüzden olaylara katılmıyor, ya da yalnızca zımnen katılıyor, çünkü bütün olaylar aslında onunla başlamıştı.”

“Odoculuk anarşizimdir. Sağı solu bombalamak anlamında değil; kendine hangi saygıdeğer adı verirse versin bunun adı tedhişçiliktir. Aşırı sağın sosyal-Darwinist ekonomik özgürlükçülüğü de değil; düpedüz anarşizm: eski Taocu düşüncede öngörülen, Shelley ve Kropotkin’in, Goldmann ve Goodman’ın geliştirdiği biçimiyle. Anarşizmin baş hedefi, ister kapitalist isterse sosyalist olsun, otoriter devlettir; önde gelen ahlaki ve ilkesel teması ise işbirliğidir. (dayanışma, karşılıklı yardım) Tüm siyasal kuramlar içinde en idealist olanı anarşizmdir; bu yüzden de bana en ilginç gelen kuramdır.”

(Arka kapaktan…)

 

İtiraf ediyorum Hainli Döngüsü’ne sırf Mülksüzler’i okuyabilmek için başladım. :D Tamam, hepsini merak ediyordum ama en merak ettiğim Mülksüzler idi. İsmi bile beni çekmeye yetiyor. :D

Kısaca konusundan bahsetmek gerekirse Urras isminde bir ada-gezegen ve onun uydusu konumunda Anarres isminde başka bir ada-gezegen var. Urras’tan Odo isminde bir kadın her şeyi bırakıp bu Anarres’e sürgüne gitmiş ve ondan yıllar sonraki zamanlar anlatılıyor. Her şeyin ortak kullanımda olduğu, mülkiyetçi düşüncenin bencillik hatta suç sayıldığı, evliliğin ya da bağ kurmanın falan saçma bulunduğu bir yer. İşte burada Shevek adında bir fizik kuramcı var ve Urras’a giden bir gemiye binmesiyle başlıyor her şey.

Kitap bir çember çizerek ilerliyor. Yani sonunda başladığı noktaya geri geliyor. İlk başlarda karmaşık geldi anlatım şekli bana ama (çünkü bir Urras’tan bir Anarres’ten anlatım var) daha sonra taşlar yerine oturuyor. Ama sonunda anlıyorsunuz ki bu çember önemliymiş.

Bülent Somay, kitabın girişinde Le Guin’in Mülksüzler’i (The Dispossessed); The Possessed’e (Ecinniler) bir cevap olarak yazdığını söylüyor. Her ne kadar ruhuna şeytan girmişler ya da cin tutmuşlar demek olsa da bir anlamda da sahip olunanlar demek ne de olsa.

Tabii Elif durur mu, hemen 10 (on) yıldır kitaplıkta bekleyen Ecinniler’i çıkardım ortaya. Okumam lazım. :D

Bir de makale okudum Kudret Nezir Yunusoğlu’na ait: Ursula Le Guin’in Mülksüzlerinde Ütopyanın Değişen Yüzü. Google’a sorarsanız çıkar. u

Hakkında çok konuşasım var ama Hainli Döngüsü ile ilgili video çekiyorum ama yine de bu kitabı bir bildungsroma (birey oluşum romanı) ya da bir anarko-sosyalist bir bildirge olarak okumak size kalmış tabii.

 

31 Ağustos 2018 Cuma

Kızıl

 



Kızıl

Stefan Zweig

Çevirmen: Regaip Minareci

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

 

Zweig gençlik dönemi yapıtlarından Kızıl’da öğreni için Viyana’ya giden genç bir tıp öğrencisinin büyük kentin gerçekliğine uyum sağlama ve yetişkinliğe adım atma sürecini anlatır. Kendini birdenbire ailesinden uzakta soğuk bir odada yapayalnız bulan bu “çocuksu” genç adam, zamanla girdiği bunalımın etkisiyle hayallerinden, başlangıçta büyük bir hevesle sarıldığı tıp eğitiminden vazgeçme noktasına gelmiştir. Tam da o günlerde kızıla yakalanan ve yardımına ihtiyaç duyan bir kız çocuğu onu hayata geri çağırır…

(Arka kapaktan)

 

Yalın bir anlatım. Severim böyle metinleri. Ama herkesin ayılıp bayıldığı kadar hayranlığım yok Zweig’e. 


29 Ağustos 2018 Çarşamba

Düşkaçıran

 


Düşkaçıran

Cemil Kavukçu

Can Yayınları

 

Cemil Kavukçu, tam öykü ustasıdır; küçücük bir kıvılcımdan tadına doyulmaz öyküler çıkarır. Düşkaçıran, yazarın yeni öykü kitabı. Kavukçu, bundan önceki kitaplarında doğup büyüdüğü İnegöl’den yola çıkarak taşralı gençlerin öykülerini, aşklarını, umutlarını taşımıştı okura… Meyhaneleri mesken edinmiş denizcileri, yaşadığı kasabaya sıkışıp kalmış genç kızları, çocukları… Düşkaçıran, Kavukçu’nun kitaplarında bir kırılmaya işaret eden yeni, farklı öykülerden oluşuyor. Bu öyküler gerçekle gerçeküstü arasında duruyor, öykücülüğümüze fantastik, gotik tatlar getiriyor. İnanılmazı, tedirgin edici düşleri, tuhaf hayvanları, hayaletleri konu ediniyor. Düşkaçıran Cemil Kavukçu okurları için gerçek bir sürpriz.

(Arka kapaktan)

 

Bu ayki bir diğer güzel öykü kitabı da Düşkaçıran. Kitap üç bölümden oluşuyor ve ilk bölümdeki öyküler ardışık öyküler. Yani kişiler ve olaylar bağlantılı.

Bu arada lisedeyken çok okurdum Cemil Kavukçu’yu. O yıllara gitmek güzeldi. :)

 



Komşular

 


Komşular

Tahsin Yücel

Can Yayınları

 

“Tahsin Yücel’in Komşular adlı bir hikayesi var: 16 sayfalık hikayeyi okurken, yılların alışkanlığıyla, sevdiğim, ilginç bulduğum, usta işi cümlelerin altını çiziyordum. Hikayeyi bitirip baştan sona yeniden bir gözden geçirince şaşırıverdim: 16 sayfanın bütün satırlarının altını çizmişim. Tahsin Yücel, güzel şiirlerin değiştirilemez, sözcüğü yerinden oynatılamaz biçimlerine benzer bir biçim yaratmış.” Fethi NACİ

Tahsin Yücel’i öyküleri, romanları, denemeleri, inceleme ve araştırma yazılarıyla tanıyorsunuz. Komşular adlı kitabında son öykülerini bir araya getirdi. Kitaba adını veren öyküde, apartman komşusu olan bir karı-kocanın kavgasına tanık olan Albay Atmaca’nın, kavgadan nefret etmesine karşın kendini nasıl da bu kavgaya kaptırdığını, hatta taraf olduğunu, kavganın seslerini bekler olduğunu Tahsin Yücel büyük bir ustalıkla işlemiş. Gerek Komşular öyküsü, gerekse öteki dört öykü, Tahsin Yücel’in olgunlaşmış öykücülüğünün nefis örnekleri.

(Arka kapaktan)

 

Her ay başında bu ay öykü kitabı okumayacağım diyorum ama sonra dayanamayıp yine okuyorum. Çünkü İkizler manyaklığı. :D

Neyse ki bu ay okuduklarım (çünkü bir tane daha okudum) güzel öykülerdi.

 


28 Ağustos 2018 Salı

Sonsuzla Sek Sek

 


Sonsuzla Sek Sek

Leyla Karaca Tok

Ferfir Yayınları

 

Sonsuzla Sek Sek, çağdaş dünyanın parçalanmış kişiliklerine zaman zaman nahif göndermelerle zaman zaman imgelerle dokunuyor. Şair, zaman zaman benliğin sırlarını keşfetme yolunda mistik bir dünyanın izlerini sürmekte zaman zaman da kendi içine yaptığı yolculuğun ayak seslerini duyurmakta… Sonsuzla Sek Sek, Leyla Karaca Tok’un ilk şiir kitabı… ODTÜ Felsefe mezunu olan Leyla Karaca Tok, şiirlerini Temrin dergisinde yayınlıyor.

(Arka kapaktan)

 

Yazım hatalarından yıldım. Hata kovalamaktan kitaptan hiç zevk alamadım. :(

Şiir kitaplarım bitmek üzere bir de. :( 3 tane falan kaldı sanırım, üzgünüm.

 


14 Ağustos 2018 Salı

Bojangles'i Beklerken

 


Bojangles’i Beklerken

Olivier Bourdeaut

Çeviren: Gizem Şakar

Kafka Yayınevi Gizem Şakar

 

France Culture-Telerama, Grand Prix RTL-Lire ve France Televisions-Roman gibi üç önemli edebiyat ödülüne sahip olan Bojangles’i Beklerken hayli etkileyici bir roman. Hatta çılgın aşk teması hiç bu kadar neşeli, ama bir o kadar dokunaklı anlatılmamış olabilir…

Oğullarının şaşkın bakışları altında, Nina Simone’un “Mr Bojangles” şarkısını çalıp sürekli dans eden ve bundan asla bıkmayan bir çift. Daima şölen havasında yaşanan uçarı bir aşk. Karısına sınırsız bir sevgiyle bağlı olan bir adam. Evde beslenen devasa bir kuş. Salanun siyah beyaz zemininde dev dama taşları ve bize tüm bunları anlatan bir çocuk… Sadece eğleneceye, havailiğe ve arkadaşlara adanmış bu taşkın hayatın tek orkestra

şefiyse, sağı solu belli olmayan, çılgın bir kadın olan anne. Evlerinde paytak paytak dolaşan koskoca egzotik kuş Matmazel Fuzuli’yi uzak diyarlarda evlat edinip ailelerinin değişmez bir üyesi olarak yuvalarına dahil eden de o… Dizginsiz bir eğlence, hayal ve oyun dünyasının girdabını tüm aile üyeleri için hiç sıkılmadan karıştıran da… Ne var ki bir gün biraz fazla ileri gidiyor. Ve bunun üzerine babayla oğlu, kaçınılmaz olanın önüne geçmek için ellerinden geleni yapmaya girişiyor. Çünkü parti devam etmeli, çünkü her ne pahasına olursa olsun eğlence sürüp gitmeli!

(Arka kapaktan)

 

Bojangles’i Beklerken değişik bir kitap. Sürekli Bojangles eşliğinde dans eden anne ve baba, partiler, çılgın davetler, uçarı hareketler ve evde paytak paytak dolaşan bir telli turna yani Matmazel Fuzuli. Ve bunların hepsi ailenin tek çocuğunun ağzından anlatılıyor.

Histeri, bipolarite, şizofreni… Bunları okumayı çok sevsem de ve kitap üç önemli edebiyat ödülüne sahip olsa da sanırım benim şu an içinde bulunduğum ruh halinden dolayı bana çok ulaşamadı kitap. Sevmedim diyemem, çok sevdim hatta. Ama kitapta yansıtılmak istenen o coşkulu ruh haliyle sürüklenemedim diyelim.

Belki ileride bir gün yeniden okurum.

 


9 Ağustos 2018 Perşembe

Ru

 


Ru

Kim Thuy

Çeviren: Gizem Şakar

Kafka Yayınevi

 

Kim Thuy on yaşında ailesiyle birlikte bir gemiye biner ve evini, doğup büyüdüğü toprakları ardında bırakarak Vietnam’dan ayrılır. Komünist rejimden kaçarken Siyam Körfezi’ni geçerek Malezya’daki mülteci kampına, oradan da Quebec’e ulaşır. Kim bu süreçte Fransızca ve İngilizce öğrenir, sebze toplayıp dikiş dikerek cep harçlığını çıkarır.

Göçmen kimliğini sorgulayarak tamamladığı eğitiminin ardından avukat ve tercüman olarak çalışır. Evlenip anne olunca kendini her fırsatta bir şeyler karalarken yakalar ve Vietnamlı bir göçmenin meçhul bir geleceğe yol alışının hikayesini Nguyen An Tunh adı altında baş döndürücü bir şekilde satırlarına dökerken geçmişin Vietnam’ını da yeniden yaratıp bugüne aktarır.

Governor General’s Edebiyat Ödülü dahil olmak üzere pek çok ödüle layık görülen bu kitabı okurken yoğun sis perdesini kaldırıp pencerenizden süzülerek rüyalarınıza karışan ninninin ezgisini işiteceğinizden emin olabilirsiniz…

“Güneydoğu Asya’dan Quebec’e uzanan eşi benzeri görülmemiş bir sürgün hikayesi.” The New York Times

(Arka kapaktan)

 

Ru, Vietnam edebiyatından bir eser. Daha önce hiç Vietnam edebiyatına ait bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum açıkçası. Bu kitaptan da haberim yoktu da bir Youtube videosunda görüp aldım.

Yazarı Kim Thuy, komünist bir rejimden kaçabilmek için on yaşında ailesiyle birlikte Vietnam’dan ayrılmak zorunda kalır. Bir gemide kendisi gibi bir sürü insanla üst üste bir mülteci kampına ulaşır. Yolculuğu ve hayatı boyunca çeşitli işler yaparak hayatta kalmaya çalışırken bir yandan da Fransızca ve İngilizce öğrenir. Bir yandan kendini ve göçmenliğini sorgularken bir yandan da eğitimini tamamlamaya çalışır. Anne olduktan sonra da Vietnam’dan bugüne olan hikayesini yazmaya başlar.

Acı bir hikaye ama ben sevdim yazı dilini.

 


6 Ağustos 2018 Pazartesi

Üzgün Kediler Gazeli

 


Üzgün Kediler Gazeli

Haydar Ergülen

Kırmızı Kedi Yayınları

 

İÇ NEFES

O bir çay istemişti, trenin içinde

Biz tren yolcusuyduk, çölün içinde

Ben yalnız kalmıştım, senin içinde

Oysa kaç kişinin yerine sevmiştim seni!

 

Aşkı geçtik, gözlerini açabilirsin

 

O bir dile sığınmıştı, sözü içinde

Yolu yoluma çıkmıştı, çölü içinde

Ben eski kalmıştım, senin içinde

Oysa kaç çocuğun yerine övmüştüm seni!

 

Düşü geçtik, kendine bakabilirsin

 

O bir bende kırılmıştı, hayli içimde

Issız otağ kurulmuştu, canım içinde

Ben kime kalmıştım, senin içinde

Oysa kaç bahçe yerine açmıştım seni!

 

Kimi geçtik, kimseye sorabilirsin

(Arka Kapaktan)

 

 

Biraz şiirin iyi gelmediği hiçbir şey yok bu dünyada. Bu kitabın her bir şiirini çok seviyorum.


31 Temmuz 2018 Salı

Yüzleşi


Yüzleşi

Mehmed Arif

Ferfir Yayınları

 

Hani çobanıydım

Simsiyah saçlarının

Hani umursamazdık ya

Ellerimizden kayarken hayat

Bana mısın demezdik

Papatya tarlalarını yalayan rüzgara inat

Bir anlık hevesti kursağımızda zaman

Kırlaşan saçlarımız kaldı geriye bizden

Bir de kırışık çehremiz

Geçerken serden güzelliğimiz

Neler kaçırmışız meğer habersiz

(Arka kapaktan)

 

Güzel bir kitap Yüzleşi. 

 

30 Temmuz 2018 Pazartesi

Saygılı Yosma

 


Saygılı Yosma

Jean Paul Sartre

Selahattin Demirkan

Artun Tiyatro Yayınları

 

Beyazların zencilere zulmetmediği bir dünya hayal ediyorum.

 


29 Temmuz 2018 Pazar

Kabuk

 


Kabuk

Zeynep Kaçar

Sel Yayıncılık

 

Bir ailenin tarihini, deliliğini, derinliğini, karanlığını, neşesini, acayipliğini kumaşlar ve yiyeceklerle çevrelenen üç kadının gözünden anlatıyor Zeynep Kaçar Kabuk’ta. Kendini gerçekleştirme çabası içindeki üç kuşağın hayatın gelip dayattıkları karşısında başkalaşması, kabuk değiştirmesi, kabuğuna sığamadıkça çaresizleşmesi, çaresizleştikçe gerçeklikten uzaklaşması sarmalını incelikle örüyor. Her bir birey için savaş alanına dönüşen ailenin aynı zamanda bütün yaraları iyileştirmedeki mucizevi mahirliğini de sakınmasızca ele alıyor.

Tutmaya çalıştıkça ellerinden kayan hayatlarının peşinde çözümü delirmekte bulanların hem kanatan, hem sağaltan ama hep güç veren hikayesi…

“Bense sürekli değişmek, savaşmak, kendimle dalaşıp uğraşıp hep bir mantıklı yol bulmak zorundayım. Olağan güzel, olağan iyi, olağan makul değilim çünkü. Neyim varsa olağandan epey uzak. Sürekli kendimi akla yola uydurma çabası.”

(Arka kapaktan)

 

Zeynep Kaçar’ın hep tiyatrocu kimliğiyle biliyordum ama yazar kimliğinden hiç haberdar değildi açıkçası. Kitabı elime alınca öğrendim bu bilgiyi. 😊

Kabuk, geçen yıldan beri merak ettiğim bir kitaptı ama bu aya gelinceye kadar okumamak için çok savaş verdim kendimle. 😊

Kitabın başlarında birçok arkadaşım gibi ben de kim kimdir bocalamasını yaşadım. Birazcık kişiler yerine oturmaya başladıktan sonra aklım hep Efsun’daydı. Bir tek onunla ilgili taşlar yerine oturmuyordu. Aslında bir tahminim vardı ama sabırlı davranıp okumak istedim. Ama kitabın tümü boyunca onun peşindeydim.

Kitaba başlamadan önce uzun uzun kapak resmini incelemiştim. Matruşka, hep kadının içindeki katmanlarla ilişkilendirdiğim bir figür olmuştur zaten hayatım boyunca. Bence kitaba daha çok uyan bir kapak yazısı daha olamazdı.

Üç nesilden üç kadının hayat hikayesi çok tandıktı bana göre. İçinde olduğumuz, belki de birçoğumuzun yaşadığı o delilik halini çok iyi anlatıyordu bu üç kadın.

Okurken hep Sabiha olmak nasıl olur, ya Sezin, peki ya Füsun olsaydım diye okudum ben. Çok fazla içselleştirdiğim ve etkilendiğim bir kitap oldu. Ve evet Efsun konusundaki tahminim doğru çıktı ama hikayesine üzüldüm. Vazgeçtiğine üzüldüm en çok da.

 


26 Temmuz 2018 Perşembe

Başbakan'ın Krallığı


Başbakan’ın Krallığı

Süreyyya Evren

Alakarga Yayınları

 

Sürayyya Evren’in ele avuca sığmaz novellası Başbakan’ın Krallığı, bir grup genç yazarın başından geçen hiciv dolu bir hikayeyi anlatıyor. Öyküyü Cem, yeni bir kitabı için bir türlü yayıncı bulamamaktadır. Yazar arkadaşları, bu sorunu aşmak için bir araya gelir ve bir plan yaparlar. Planlarına göre, kitabı yayınlatmak için başvuracakları en garanti yetke, başbakanın bizzat kendisidir. Bu noktadan sonra tam bir kara komedi başlar. Öykü kitabının yayımı için başbakan, genç yazarlardan akla hayale sığmaz bir istekte bulunur.

Süreyyya Evren, politik ince alayla dolu bu kısa romanında, zamanımızın politikacısına, aydınına, gazetecisine hiciv oklarını yöneltiyor. Okumaya doyamayacağınız, kısalığına hayıflanacağınız bir kitap…

(Arka kapaktan)

 

 

Yine her kitabı aynı anda okumak isteyip ama bir yandan da hiçbirini bitiremediğim saçma bir dönemin içindeyim. Hem okumak isteyip hem de okuyamıyorum. İşte o arada bu kitabı bitirdim neyseki. Son bitirdiğim de bu oldu ama sanırım bu ay başka kitap bitmeyecek. (Ve aslında odaklandığım başka bir şey var, kafam ondan dağılıyor aslında.) Neyse…

Kitaba gelecek olursak, yazdığı öykü kitabına bir türlü yayıncı bulamayan Cem, arkadaşlarıyla konuşurken Başbakan’a ulaşmaya karar veriyor. Ona ulaşabilmek için türlü planlar yapıyorlar birlikte. Ulaştıktan sonra da olaylar katlanarak ilerliyor.

Bence o krallığın bugünkü krallıkla hiçbir farkı yok ne yazık ki.

Güzel ve akıcı bir kitaptı. Severek okudum.